Atatürk: Asıl kurtuluşa ulaşmak, mücadeleyi tatil etmekle değil, ilelebet devam ettirmekle mümkün olacaktır! Mevlana: Sende; nerede o akıl ve fikir ki, ey bilgi düşmanı, tutup da şarap içeceksin! Mademki şarap içmiyorsun; sen evinde otur da, tarhana çorbası iç! Kilitli kapı sana açılsın istiyorsun fakat sen anahtara düşman kesilmişsin! Prof. Dr. Y.Nuri Öztürk: Anahtar, Mustafa Kemal'dir! Konfiçyus: Karanlığa küfredeceğine bir mum yak!?

GERÇEK DİN?!

Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk'ten: Şimdi Aydınlık zamanı!
Aydınlık gazetesinin aydınlık okuyucularını selamlıyorum! Yerel basında yazdıklarımı bir kenara koyar, yazı hayatımı ulusal basında, Babıali’de yazmaya başladığım günü esas alarak tarihlendirirsem tam kırk küsur yıldır aralıksız yazıyorum.Bu yarım asırlık koşunun Cağaloğlu’nda başlayan serüveni çok kısa olarak şöyle: 1971-72 Son Havadis, 1972-1980 Tercüman, 1980-2000 Hürriyet, 2000-2007 Star, 2007-2009 Habertürk, son 4 yıl boyunca Yurt gazetesi. Ve şu andan başlayarak Aydınlık... Artık Aydınlık vaktidir. 
ÜÇÜNCÜ YOL 
Yazdıklarım ülkeye ne getirdi, insanımıza neler kazandırdım? Bunların tartışılmaz cevaplarını elbette tarih verecektir. Ama bugün, yaptıklarım ve yazdıklarımla ilgili Türkiye’de ve dünyada söylenenleri, yazılanları, özellikle üniversite düzeyinde yapılan araştırmaları, doktora tezlerini dikkate alarak konuşursak şu noktaların altını şimdiden çizebilmekteyiz: 1. Genelde İslam dünyasına, özel olarak da Türk halkına, yaşadığı dinin Kur’an’dan onay alamayacak bir duruma getirildiğini söyledik. Ve bu söylem, sahte dini sömürmeyi meslek haline getirenler dışında herkes tarafından kabul edildi. 2. Türk insanına, Kur’an’ı kendi dilinde okuyup anlamanın kaçınılmazlığını ve bunun aksini sürdürmenin din adına bir felaket olduğunu söyledik; geniş halk kitleleri nezdinde bu da kabul gördü. Temsil ettiğimiz düşünceye katılanlar kadar katılmayanlar da itiraf etmekteler ki, bugün Türk insanı evinde, işyerinde, kışlığında, yazlığında Türkçe Kur’an meali bulunduruyor, okuyorsa bunun arkasında bizim gayret ve çilemiz vardır. 3. Berlin Duvarı’nın yıkılışı ardından, dine sırt dönmekle din adına hurafeye, karanlığa ve sömürüye teslim olmak arasında bir tercihe zorlanan ve bu yüzden derin bir bunalıma düşen Türk halkı, bizim ortaya koyduğumuz “Kur’andaki İslam” perspektifiyle bir “Üçüncü Yol” keşfetmiş, böylece hem dinine bağlı kalmak hem de çağla barışık yaşamak şansını yakalamıştır. İşte bu olgu yüzündendir ki bendeniz, milyonların şükranlarını aralıksız dinlemek gibi eşsiz bir mutluluğu yaşamaktayım. 
AKILCI VE KUR’ANCI İSLAM 
İnsana hizmeti unutarak dini siyaset, yalan, talan, menfaat ve fesat aracı haline getiren “kutsalsömürücüler”e yönelik uyarımız devam edecektir. Onlardan beklediğimiz, Allah ile aldatma zulmüne son vermeleridir. Kur’an da onlardan bunu istemektedir. Er geç bizi anlayarak, sonsuzluk değerlerini geçici hesapların üstüne çıkaracaklarını umuyoruz. Bu yolda halk, önemli bir mesafe almıştır. Siyasetçilerle aydınların bu işin ciddiyetini kavrayıp aymazlığı ve “kenarda durma” tutkusunu terk etmeleri halinde amaca tam anlamıyla ulaşılacak ve insanlık tarihinin en mükemmel dini olan İslam, hayatımıza bir tahrip ve kaos aracı olarak değil, bir mutluluk ve ahenk unsuru olarak girecektir. Aydınlık bu niyet ve gayrette pay sahibi olmak isteğini ortaya koyarak, sayfalarını “akılcı ve Kur’ancıİslam” düşüncesine açtı. Aydınlığın bu hamlesini, Türk basın ve düşünce tarihinin en hayırlı ve bilinçli gelişmelerinden biri olarak görüyorum. Aydınlığa ve Aydınlık’tan merhaba, aziz okuyucularım... Güzel ve aydınlık yarınlara gönül gönüle, el ele!..
Ahlâk, din ve dürüstlük
Dinin de ahlakın da esası dürüstlüktür. Yani olduğun gibi görünmek veya göründüğün gibi olmak... Akıl, Kur’an ve Peygamber bize şunu söylüyor: Müslümanlık namazsız olur ama ahlaksız olmaz. Türkiye’de dayatılan Arap-Emevî yapımı din, bunun aksini iddia ediyor. Ona göre, Müslümanlık namazsız olmaz ama ahlaksız olur. Meseleye Kur’an penceresinden baktığınızda şunu görüyorsunuz: Zaafların bulunması insanı ahlaksız yapmaz, hatalı yapar, günahkâr yapar. Hatalar tamir edilir, günahlar ise tanrısal rahmet tarafından affedilir. Hatalı olmak bir zaaftır, sürçmedir. Ahlaksızlık ise kötü niyet ürünüdür, bir temel çürümedir. Türkiye’deki akıl almaz çarpıklıkların başında din-ahlak ilişkisindeki çelişki gelmektedir. Türkiye, görülmedik bir hızla dincileşirken, görülmedik bir hızla da ahlaksızlaşmaktadır. Yalancılık, dolandırıcılık, yolsuzluk, düzenbazlık gibi temel bozukluklar listesinde her gün biraz daha yukarılara çıkışımız, dünyanın izlediği ve bizim de önümüze koyduğu bir gerçektir. Ne yazık ki Türkiye, yalandan hırsızlığa, kamu kaynaklarını talandan mafya zulümlerine kadar her türlü suç ve rezilliğin, her türlü ahlaksızlık ve düşüklüğün doruğa tırmandığı bir ülke haline gelmiş bulunuyor. Bundan daha korkutucu ve ürkütücü olanı ise şu: Türkiye’deki özellikle son yarım asrın tarih kayıtlarına geçmiş, afişlere çıkmış diri diri adam yakma, yalan, talan, iftira, hırsızlık, soygun, vurgun, kamu hakkı ihlali, cinayet, kadına şiddet, çocuk katli cürümlerinin tümünün arkasında dincilik saltanatının öncüleri vardır. Mercümek talanından, Sivas Neronik katliamına, Deniz Feneri soygunlarından 17-25 Aralık Maun talanlarına kadar bütün bu insanlık suçları, dincilerin eseridir. 
DİNCİ DİNSİZLİK’ 
Dikkat edilsin, bu suçlar, öyle, din dilinde ‘günah’ denen ve Allah ile insan arasında kalması gereken, ibadet eksikliğinden kaynaklanan sürçmeler değildir. Bunlar, Kur’an’ın genel çerçevede ‘zulüm’, hukuksal çerçevede ise ‘cürüm’ dediği, temel insanlık suçlarıdır. Dinciler bu büyük cürümleri hep kendileri işledikleri için bunlardan hiç söz etmezler, namaz kılanların bu cürümlerden zarar görmeyeceğini söylemek gibi bir imansızlık ve namussuzluğa da tevessül ederler. Son on küsur yılda bunun sayısız örneğiyle karşılaştık. Öte yandan aynı dinciler, Kur’an’ın insan müdahalesine izin vermediği, Tanrı ile kulu arasında tuttuğu basit günahları büyüterek birer dinsizlik kanıtı gibi öne çıkarır, namazı, orucu eksik olan insanları din dışı ilan ederler. Dinciliğin bu tavrı, sadece vahim bir imansızlık değil, aynı zamanda vahim bir namussuzluktur. Ve dincilik bu imansızlık ve namussuzluğu, bir tür ‘din’ gibi lanse etmekte ve kitleleri bu aldatmayla, ‘dinci dinsizliğin’ girdabına yuvarlamaktadır. Sadece Türkiye’nin değil, tüm insanlığın en büyük tehdidi ve sıkıntısı budur. İnsanlık bu tehdidi aşıp etkisiz kılmadıkça, huzur yüzü göremez. Bir şey daha: Bu suçların tümü, dinciliğin hiç utanmadan ‘Allah’ın evi’ diye yaftaladığı camiden kotarılmıştır. O camiler ki, Kur’an onlara ‘insanlara zarar veren tefrika camileri’ diyor. Ve yine Kur’an, bu camilerde kılınan namazların lanetten başka bir şey getirmeyeceğini haykırıyor.
Dinci dinsizliği tanıyalım!
Kur’an, Maun Suresi’nde, fiilî dinsizliği deşifre ediyor. Teorik dinsizlik zaten sahibi tarafından ilan edilmektedir. Onu tanımak için sıkıntıya düşmeye gerek yok. Ama teoride dine inanmış görünüp fiiliyatta din dışı olanların, deşifre edilmesini bırakın, fark edilmesi bile çok zordur. Kur’an işte bu zor işi halledip bizim önümüze net bir çözüm koymaktadır. Ne ilginçtir ki, tarih boyunca fiilî dinsizliğin en zorlu temsilcileri daima dinciler içinden çıkmıştır, inkârcılar içinden değil. Maun Suresi bize en zalim dinsizlik türünün dinci dinsizlik olduğunu göstermek gibi, insan aklının asla keşfedemeyeceği bir yardımda bulunuyor. Kur’an bize gösteriyor ki, dincilik, esası itibariyle kılık değiştirmiş bir dinsizlik türüdür. Dinci dinsizlik yani dincilik, kurduğu aforoz ve tekfir mekanizmalarını işleterek dinin hurafe ve saptırmalardan arınmış gerçek yapısını hayata geçirmek isteyenleri ‘zındık, reformcu, sapık, sosyete hocası’ vs. ithamlarıyla etkisiz kılmakta, böylece dinin, bu insanlardan öğrenilebilecek gerçeğinin yaşanmasını engellemektedir. Dincilik dinsizliği, dini Allah’ın iradesine uygun olarak yaşamak isteyenlere rahat yüzü göstermemekte, onların dinin mensubu olduğunu kabul etmemekte, onları dindışı ilan ederek kararsızlık ve perişanlığa itmektedir: Dini, dinciliğin istediği gibi yaşasalar akılları, vicdanları isyan ediyor, gerçeğine uygun yaşasalar dinciliğin ithamlarından kurtulamıyorlar. Böyle zalim bir tezgâhı, hiçbir ateizm veya zulüm ideolojisiyle kıyaslamak mümkün değildir. Bu bela, bu kahır, bu alçaklık sadece ve sadece dinci dinsizlik tarafından üretilmektedir. ‘Maun Suresi Böyle Buyurdu’ adlı kitabımda, ‘dinci dinsizlik’ yerine ‘maskeli dinsizlik’ tabirini kullandım. İsteyen o tabiri de kullanabilir. ‘Dinci dinsizlik’ kavramına, benim bildiğim kadarıyla, yer veren tek kitap Kur’an’dır. Ve yine bana göre, böyle bir kavramın kullanılması, insanlık tarihinin, özellikle dinler tarihinin en büyük devrimidir. Dahası var: Kur’an, dinci dinsizliği tanıtırken, o kendine özgü gerçekçilik, samimiyet, tutarlılık ve insana saygıya bağlı kalarak kendisinin mensup olduğunu iddia eden yalancı kahpeleri örnek veriyor. Hiçbir korumacılık,tarafçılık, ikiyüzlülük yapmadan.Dinci dinsizlik kavramının kullanıldığı sure Maun Suresi’dir. Kur’an burada, muntazam namaz kılan yani görüntü ve resmiyet itibariyle ‘mükemmel’ sayılan bazı insanların bazı kötülükleri yüzünden dinsiz-imansız inkârcılar olduğunu, bu örtülü dinsizlerin namazlarıyla bile lanetlendiklerini bildirmektedir. Maun Suresi’nin insanlık dünyasına tanıttığı dinci dinsizliğin temel göstergeleri de sarsıcı birer ibret dersi taşımaktadır ve şunlardır: 1. Yetimi yoksulu itip kakmak, yoksulların toplumsal servetten pay almalarını özendirmemek yani paylaşımı engelleyerek kitlelerin sefaletine sebep olmak. Bugünkü dile çevirirsek, sosyal devleti yok etmek veya işlemez hale getirmek. 2. Bütün bu kötülükleri yaparken bir yandan da muntazam namaz kılmak, 3. Riyakârlık yani ikiyüzlülük yapmak, 4. Kamu hak ve imkânlarının gitmeleri gereken yere ulaşmalarına bir biçimde engel olmak. Bu engel olma o imkânları çalıp çırpmak şeklinde olabileceği gibi, çalıp çırpanlara seyirci kalmak şeklinde de olabilir. Maun Suresi bu iki şeklin her ikisini de lanetliyor. Kur’an, ‘dinci dinsiz’ tiplere, Müslüman muamelesi değil, müşrik muamelesi yapıyor. Çünkü dinci dinsiz tip, mümin sıfatını kaybetmekle kalmamış, şirkin en namert şekli olan riya şirkine batmıştır. Böyle birisi, kâfir olma şansına da sahip değildir. Çünkü o, inanç kimliklerinin en kötüsünü taşıyan müraî (riyakârlığı din diye pazarlayan) tiptir. Günümüz Türkiyesinin su başları bu tiplerle doludur. Ve Türkiye’nin en büyük felaketi de budur.
Dinci dinsizliğin üç saltanat dönemi
Dinci dinsizliğin dinler tarihi boyunca üç büyük saltanat dönemine tanık olmaktayız: 1. Emevî dinci dinsizliğinin saltanatı, 2. Engizisyon dinci dinsizliğinin saltanatı, 3. Anadolu dinci dinsizliğinin saltanatı. Bir tarih terimi olarak engizisyon, din adına saltanat kurmuş birilerinin güdümündeki mahkemeleri ve bunları kotaran çıkarcı Allahsızların zulümlerini ifade etmek için kullanılır. Bu dincilik zulmünün Batı’daki ana vatanı İspanya, kotarıcıları ise dinci dinsiz kilise babalarıdır. Engizisyonun kelime anlamı ‘soruşturma’ demektir. O halde din adına soruşturmanın bulunduğu her yerde engizisyon var demektir. Soruşturmanın, engizisyon mahkemelerinde yapılmaması işin esasını değiştirmez. Engizisyon ortaçağda, Katoliklerde kilisenin dayattığı inançlara karşı gelenleri cezalandırmak için kurulan Katolik kilisesi mahkemelerinin adıdır. Meseleye dinci dinsizliğin insanlığa, özellikle gerçek dindarlara yaptığı zulümlerden bakarsak, engizisyonun tarihi Batı’dakinden çok önceye gider. Anavatanı da Emevî halifelerinin egemen oldukları Müslüman coğrafyalardır. Başka bir deyişle, meleye kavramsal ve işlevsel zeminde bakarsak, engizisyonun öncüleri Emevîlerdir. Bu demektir ki, esas engizisyon, Batı’dakinden yaklaşık 7 asır önce Arap-Emevîzorbalarınca Müslüman dindarlara uygulanmıştır. Bu Emevî engizisyonundan en büyük kahrı çekense İslam düşüncesinin aşılmamış hukuk dehası ve Müslüman tarihte akılcılığın öncüsü olan İmamı Âzam Ebu Hanîfe’dir. Şöyle veya böyle, tüm engizisyonlarda, din ekipleriyle siyaset ve yönetim ekiplerinin el ele vermesi kaçınılmazdır. Birinden biri yan çizerse engizisyon uygulanamaz. Zulmün en kanlı kurumu olan engizisyonun her kanadında soruşturma daima kutsala vekâleten yapılır. Zulüm omurgası da işte bu ‘kutsala vekâlet’ kavramıdır. Hıristiyan engizisyonu bunu Tanrı’ya vekâlet, Emevî engizisyonu ise Peygamber’e vekâlet (halifelik) olarak yürüttü. ‘Peygamber’e vekâlet’ kurumu kabul edilen hilafet, engizisyonun Emevî sistemindeki dayanağıdır.  
ENGİZİSYONDA İHBAR SİSTEMİ 
Engizisyon mahkemelerinin tüm delilleri, çalıştırdıkları ihbarcıların söz ve iddialarıydı. İhbarcılar, bir kişinin bu günahlardan birini işlediğini yetkililere bildirirlerse günahkâr kişi hemen yakalanıp içeri tıkılırdı. Davalı, mahkemede kendisini kimin ihbar ettiğini asla öğrenemezdi. Bu sistem, 2000’li yıllarda Türkiye’yi kasıp kavuran dinci Emevîfaşizminin insanları zindanlara tıkamak için kullandığı sistemin aynısıdır. Hıristiyan Batı’da ortaçağ engizisyonunun başlangıcı 1184 episcopal dönem veya 1230 Papalık dönemi olarak bilinir. Bu da gösterir ki, ilk ve kurucu halifesi Hicrî 60, Miladî 679’da ölen Emevî dönemi engizisyonu, Batı-Haçlı engizisyonundan asırlar öncedir. İsim meselesine takılmazsak Emevî hilafeti, insanlık tarihinde dinci dehşet ve terörün yaratıcısı, sistemleştiricisi ve prototipidir. Bu prototip engizisyonun ilk büyük mağdur ve mazlumları ise Peygamber’in seçkin arkadaşları ve ailesidir.  
DİNCİ DİNSİZLİĞİN ÜÇÜNCÜ DÖNEMİ 
Dinci dinsizliğin üçüncü saltanat dönemi 2000’li yılların Türkiyesi’nde Batı emperyalizminin desteğiyle yönetime gelen dincilik kadrolarının egemen olduğu dönemdir. Bunların insanlık suçları, hem Emevî engizisyonundan hem de Batı engizisyonundan çok daha ağır oldu. Hukuk hayatı katledilerek onun yerine iftiraya dayalı bir engizisyoncu itham ve cezalandırma sistemi geçirilmiş, dincilik dinsizi kadroların çıkarları dışında hiçbir değere hayat hakkı tanınmamıştır. Eski engizisyonlardan farklı olarak, Türkiye engizisyonu, âlet ve araç yaptığı dinle, hatta Tanrı ile alay etmekten bile çekinmeyecek kadar pervasızlaşmış, bu haliyle tarihte eşi görülmemiş bir dinci dinsizlik hegemonyasını kitlenin kaderi haline getirmiştir. Türkiye şu anda bu kaderi yaşamaya devam ediyor.
Dinci dinsizlikle savaşalım!
Kur’an kriterleriyle baktığımızda dincilik şöyle tanımlanabilir: Dinde, Allah’ın irade ve isteğinin yerine kısmen veya tamamen insanın irade ve isteğini geçirmek. Bu yer değiştirmenin gerekçesi değişik olabilir: Çıkar, siyaset, cehalet, egoizm, hatta sadizm... Dinciliğin kaynak kurumu olan Yahudilikte tanrısal iradeyi dışlama gerekçelerinin tümü vardır. Hz. Peygamber’in, sahabe neslini Ehlikitaplaşma (Yahudi ve Hristiyanların izledikleri yolu izleme) konusunda ısrarla uyarması sebepsiz değildir. Dincinin tek amacı vardır: Dini kullanarak kinleri tatmin etmek, menfaat ve itibar sağlamak. Dincilik sömürü ve aldatma aracı yapacağı sahte din yaşasın diye, gerçek dinin hayata girmesini, insanları kucaklamasını sürekli engeller. Bunun içindir ki dincinin, din adına verdiği mücadelenin sonucu, gerçek dini hayatın dışına itmek olmaktadır. Dincilik, dinin tüm değerlerinin birer maskesinin kullanıldığı şeytanî bir sanayi ve siyaset koludur. Dinciliğin bu imansız ve idraksiz sefaletini en doyurucu ve etkili biçimde tanıtan beyanlar da Kur’an’ındır. İşte bu beyanlardan bazıları: “İnsanlara çalım satarak, gösteriş yaparak yurtlarından çıkanlar ve Allah yolundan usandırarak vazgeçirenler/ insanları Allah yoluna karşı konuma getirenler/insanları, su yolunu kesmiş zehirli yılanlar gibi ürkütenler türünden olmayın.” (Enfâl, 47)“İnsanlar içinde öylesi vardır ki, Allah konusunda ilimsiz, kılavuzsuz ve aydınlık getiren bir kitaba sahip olmaksızın mücadele edip durur. Yanını eğip bükerek uğraşır ki, Allah yolundan saptırıversin. Böyle kişiye dünyada bir yüz karası öngörülmüştür. Ve kıyamet günü biz ona, o kasıp kavuran yangının azabını tattıracağız.” (Hac, 8-9)Kur’an, özellikle Maun Suresi bize öğretiyor ki, din, din adı altında da dışlanabilir, etkisiz kılınabilir. Namaz-niyaz, dini bu şekilde dışlamanın maskesi ve aracı yapılabilir.  
DİNDAR VE DİNCİ  
Dindarların en zararlı düşmanı dincilerdir. Tabiî ki, dincinin en tehlikeli düşmanı da dindarlardır. Çünkü dinci, dindarın en yüce, en kıymetli sermayesini kirleten, çalan, istismar eden bir namerttir. Dinci, dindarın hayatı pahasına koruduğu ve yaşama sebebi bildiği yücelikleri birer maske gibi kullanarak hesaplarını denk getirmeyi esas alan hayasız bir hırsızdır, gaspçıdır. Dincilik; dini, çıkar, koltuk, baskı, egemenlik aracı yapan bir sanayi koludur. İşin esası bakımından ne dini vardır ne de imanı. Dinciler arasında işin farkında olmadan aldatılıp kullanılan bir miktar dindarın bulunması bu gerçeği değiştirmez. Hüküm çoğunluğa göre verilir, istisnalara göre değil.Dincinin dini-imanı, Tanrısı, ibadeti hep çıkarı ve hesabıdır. Dincilik, tarihin en verimli ama en namussuz iş koludur. Dinci ise bu sanayi kolunu meslek edinmiş olanların adı-unvanıdır. Bu sanayi kolu, şimdilerde tüm dünyanın nefesini kesiyor, uykularını kaçırıyor; o arada Türkiye’nin de gırtlağını sıkıyor. Ne yazık ki, tek kutuplu dünyanın süper zalimleri, sömürülerine destekçi bulmak için, dinci sektörün her türüyle işbirliği içine giriyorlar. Özellikle, kendilerine ‘İslam dünyası’ diyen aldatılmış kitlelerin aymazlarıyla... İtham ve iftira, dincinin temel ibadeti, var oluş nedenidir. İftira ve itham, dincinin hayatında maruz kaldığı haysiyetsizlik düşüşüne başka hiçbir zihniyette kazanamaz. Çünkü dinci, itham ve iftirayı ‘fî sebîlillah’ (Allah yolunda) yaptığını söyleyerek, alçaklığı akıl almaz bir iblislikle kutsallaştırır. Bu alçak sanayi koluyla bütün bu gerçekleri unutmadan mücadele etmeliyiz.
Dinciliğin temel sermayesi: Riyakârlık
Dinciliğin bütün zamanlarda ve bütün toplumlarda hem temel göstergesi hem de temel sermayesi riyakârlıktır. Dinci, olduğu gibi görünmeyen ve göründüğü gibi olmayan bir varlıktır. İşi gücü insanları aldatmak, uğraşı sürekli gömlek değiştirmektir. Bunun içindir ki bütün dincilerin akıbetleri, er veya geç, dünya ve ahirette rezil olmaktır. 
Dincinin temel karakteri riyakârlık olduğu için dinciyi dost edinenlerin sonu hüsran olur. Çünkü dincinin yıldızlar kadar uzak olduğu birinci gerçek, vefadır. Dinciliğin hareket noktasında Peygamber’in evladını katletme ihaneti bulunduğu için bütün dinciler derece derece birer haindir.  
Dinciliğin temel göstergesi olan riya, Kur’an açısından bakıldığında en zararlı düşman sayılan şirkin en zehirli şeklidir. Riya, Mevlana Celaleddin’in deyimiyle, ‘olduğu gibi görünmemek veya göründüğü gibi olmamak’tır. Riya, Maun Suresi’nin açık beyanına göre, örtülü bir din inkârı yani dinsizliktir. Ve en kötü dinsizliktir. Çünkü riya, sinsi ve kahpe bir tahripçidir. Bu yüzden riya, son Peygamber tarafından gizli şirk olarak adlandırılmıştır.  
Allah’a giden yola en amansız pusuyu kuran ve dini içinden çürüterek insanlığı bunalıma ve onursuzluğa mahkûm eden bir numaralı illet, riyakârlıktır. Bütün erdirici ve yaratıcı atılımların belini kıran ve insanoğlunu hiçliğe esir ederek ömür sermayesini boşa harcatan kahredici bir beladır riyakârlık. Bu belaya çarpılmış birey ve toplumlar kalıcı, huzur ve mutluluk getirici hiçbir değer üretemiyorlar. Çünkü riya, güzeli ve iyiyi öldürmekle kalmaz, güzele ve iyiye yönelik ümitleri de mahveder. 
Kur’an’ın ve Son Peygamber’in hayatının incelenmesi bizi şu sonuca götürüyor: Riyakârlıkla icra edilen en ideal ibadetlerden, samimiyet içinde işlenen en büyük günahlar bile yeğdir. Çünkü birinci halde, ibadetin karşılığı olmadığı gibi, ümit ve bekleyiş de silinir. İkinci halde ise ümit ve bekleyiş vardır. Çünkü eksiğini, günahını bilen kul, Allah önünde boyun büker ki, en emin kurtuluş yolu budur. 
Rahatlıkla diyebiliriz ki, Allah’a kulluk ve sonsuz kurtuluş konusunda “Hiçbir şey yapamadım” itirafı, “Her şeyi yaptım” iddiasından çok daha üstün ve çok daha erdiricidir. Çünkü birincide riya söz konusu değildir. Bu yüzdendir ki, gerçek dindarlar, Allah karşısında ibadetleri değil, boyun büktüren eksikliği tercih etmişlerdir. Kur’an’ın önerdiği ahlakın en ideal şekli kabul edilen melâmet de budur. Melâmet gerçeği bize göstermektedir ki, tamlık kapısından Allah’a gitmek, hemen hemen hayal ve muhaldir; insana yakışan, eksik ve boyun büküklük kapısından Hakk’a sığınmaktır. Çünkü bu ikinci kapı, gizli şirk olan riyaya asla geçit vermez. Ve gizli şirkin giremediği bir gönül, sonsuz kurtuluşa mutlaka erer. 
RİYANIN BİR NUMARALI MALZEMESİ: NAMAZ 
Hem Kur’an hem de Hz. Muhammed, riya konusunu örneklendirmede namazı seçmektedir. Bilindiği gibi, namaz, Müslümanın hayatında en sık ve yoğun biçimde yer alan bir ibadettir. Böyle olunca vitrinlenmeihtiyacı duyan riyakâr ruhun en verimli istismar metaı namaz olacaktır. Dincilerin en düşkün oldukları şov da namaz şovudur. Durmadan namaz şovu yaparlar. Vakitli vakitsiz, abdestli abdestsiz, yerli yersiz. Maun Suresi, riya bulaşan namazları kılanları lanetleyerek dinciliğin bu temel istismar metaını yerle bir etmiştir. Bu ölümsüz mesajda şöyle deniyor: “Lanet olsun o namaz kılanlara ki namazlarından gaflet içindedirler. Riyaya sapandır onlar/gösteriş yaparlar.” (Maun, 4-6) Yakasını riyaya kaptırmış kitlelerin din adına durmadan cami duvarı dikmelerinin sırrı da budur. Bu insanlar hep cami yaparlar ama o camilerin insan yaptığını göremezsiniz. Ne ilginçtir ki, Hz. Muhammed, mabet sayısını artırmayı, mabetleri görkemli yapmayı, süslemeyi ümmetler için çöküş alâmeti olarak gösteriyor. Bunun sebebi, işte şurada izaha çalıştığımız gerçekte saklıdır. Kur’an’dan çıkarılabilecek en hayatî ilkelerden biri de şudur: Günahtan korkma, şirkten ve onun en kahpe şekli olan ikiyüzlülükten kork. Çünkü Allah, günahını itiraf edip boyun bükenleri affedecektir. Ama şirke bulaşanları asla affetmeyeceğini açıkça bildirmiştir.
Makbul görünümlü melunlar
Maun Suresi bize gösteriyor ki, insanlar arasında makbul görünümlü melunlar olabilir, vardır. Mevlana Celaleddin’in oğlu Sultan Veled (ölm. 712/1312), makbul görünümlü melunlar tabiriyle aynı anlamı ifade etmek üzere, ‘İdris suretinde iblisler’ tabirini de kullanıyor. (Sultan Veled, Maarif, 334) Sultan Veled, bu tabiri kullanırken dayandığı gerçeği de açıklamıştır. Diyor ki Sultan Veled, “Eğer engel Tanrı ise onu hangi lahavle uzaklaştırabilir?!” (Maarif, 12)  
Tüm aldanış ve aldatışların yıkımını bertaraf etmek için sığınılacak son dayanağın bizzat kendisinin yıkım aracına dönüştürülmesi halinde insan ne yapacaktır? Düşünmek bile ürpertiyor. Sultan Veled, bu bitmez-tükenmez aldatış ve aldanış serüveninin en kahırlısına dikkat çekmiştir. Bu, bizzat Tanrı’nın aldatma ve engelleme aracı yapılmasından doğan kahırdır. Tüm kahırların içinden sıyrılmak için sığınacağımız son gücün de kahır aracı haline getirilmesi, ümidin bitişi demektir. Sultan Veled, bu zamanüstü saptamayı yaparken, Kur’an’ın, hayatî mesajlarından birine dayanmaktadır.  
Kur’an’a göre, tüm aldanışlardan sıyrılmak için sığınacağımız en güvenli dayanak olan Allah bile, aldatıcıların oyunlarıyla aldatma aracı haline getirilebilir. İşte bunu, makbul görünümlü melunlar veya İdris suretindeki iblisler yapar. İşte bütün bu sebeplerden ötürü, insanı Allah’tan uzaklaştıran bela olarak dincilik, dinsizlikten daha tehlikelidir.  
Unutmayalım ki, makbul görünümlü melunlar dinsizliğin değil, dinciliğin ürünüdür. Dinsizlik, en kötü ihtimalle, makbul görünümlü melunlar değil, melun görünümlü melunlar üretir. Hatta bazen melun görünümlü makbuller bile üretir dinsizlik.  
Haram yemeyen, dürüst, insan haklarına saygılı, büyük değerler üretici nice dinsizler gördük. Tabii ki, aynı haklara saygılı çok dindara da rastladık. Ama insan haklarına, insana saygılı bir tek dinciye rastlayamadık. Kur’an, Maun Suresi’nde, bu paradoksu çözüyor.  
Makbul görünümlü melunlar dincilik ürünü ise insan haklarına saygılı namuslu adamların dincilikle mücadeleleri, dinsizlikle mücadeleden önce gelmelidir.  
EN BÜYÜK TEHDİT DİNCİLİKTİR 
Tarihi dikkatle ve tarafsız bir bakışla okuduğumuzda şunu apaçık görmekteyiz: Allahsızlığa fatura edilen zulümler, Allah’ı aldatma aracı yapan zulümlerin yanında çok hafif kalmaktadır. İnsanoğlu, Allahsızlığa fatura edilen zulümleri teşhis ve bertaraf etmede, Allah ile aldatanların zulümlerine karşı mücadeleden daha başarılı olmaktadır. Sebep açık: İnkâr zulümleri kutsalı paravan yapmadıklarından insanın iç dünyasına sokulamıyorlar. Böyle olunca da başarı şansları ve ömürleri fazla olmuyor. Kutsalı maske yapan, yani Allah ile aldatmaya dayanan zulümler ise insanı ta can evinden yakalamakta, gönlünü, vicdanını prangalamakta ve zulmü fark edemez hale getirmektedir. O halde, Kur’an’ı bir kez daha dinleyelim: “Dikkat edin; aldatan, sizi Allah ile aldatmasın!” 
Biz burada insanlığın vicdan ve idrak kulağına şunu bir kez daha ulaştırmak isteriz: Hiçbir devirde ve hiçbir ülkede, hiçbir bela Allah ile aldatma belasından daha kötü, daha yıkıcı olamaz. Bütün zamanlarda ve bütün mekânlarda en yakın ve en tehditkâr düşman daima dinciliktir. Tüm milletler ve tüm dinler için böyledir. Çünkü her dinde dindar vardır ve o, rahmettir. Ve her dinde dinci vardır ve o, musibettir. Allah ile aldatmanın yıkımını ifade ederken gericilik denen uydurma tabiri değil, Kur’an menşeli ‘Allah ile aldatmak’ veya ‘dincilik’ tabirini kullanmamız lazım. Öteki düşmanlar ve tehditler dinciliğin ardından sıralanmalıdır. Kur’an’ın riyakârlığa bir numaralı düşman gözüyle bakması sebepsiz değildir. Çünkü şirkin en namerti olan riya, melunu makbul, iblisi İdris göstermeyi meslek edinmiş alçakların maskesi, aracı ve sığınağıdır. Tanrı’nın riyaya duyduğu öfke, kendisini inkâr da dahil, bütün olumsuzluklara duyduğu öfkeden daha büyüktür.
Gulûl suçunu tanıyalım!
Gulûl en yaşamsal Kur’ansal terimlerden biri. Dinciler, özellikle hırsız takımı ondan hiç bahsetmez. Kur’an, gulûl sözcüğünü fiil halinde üç kez kullandığı ayetinde şöyle diyor: “Her kim hıyanet edip kamu malından bir şey aşırırsa, aşırdığını kıyamet günü yüklenip getirir. Sonra her benliğe; kazandığı tam olarak ödenir. Hiçbirine zulmedilmez.” (Âli İmran, 161)  
Toplumların üstüne lanet yağmasına sebep olan gulûl suçunu çok iyi tanımalıyız. Bu suçu tanımamakta ısrar edersek Allah düşmanlarını Allah’ın dostları zannederiz ve farkında olmadan biz de ‘Allah düşmanı’ oluruz. Böyle olunca da gulûl hırsızlarının gasp ettikleri topraklar üstüne gulûl domuzlarının haram paralarıyla kurulan camilerin sayısı, değil yüz bin, iki yüz bin de olsa Allah yakamızı bırakmaz; sürünmek kaderimiz olmaya devam eder.  
Gulûl suçlularının akıbetlerini anlatan eserlerde, İslam Peygamberi’nin, bütün vicdanlara, özellikle yaşadığımız günlerin İslam dünyasında anahtar olması gereken şu sözü de var: “Eğer ümmetim kamu malından çalma günahını işlemese karşılarına ebediyen düşman dikilemez.”  
Halkın, devletin malını çalıp çalıp yiyen, kitleleri Allah ile aldatıp sömüren, dini ve Kur’an’ı bir pazar yeri metaına çeviren hükmî domuzlar yani firavun takımı, toplumun omurgasını kırıp onu kötülüklere karşı koyamaz duruma getirmektedir. Böyle olunca da sömürü ve istilayı hayat tarzı bilen emperyalist sırtlanlar, omurgası kırılmış böyle bir toplumun tepesine üşüşerek onu yiyip bitiriyorlar. Hz. Peygamber, işte bu büyük belaya dikkat çekiyor. O, ümmetinin yumuşak karnının burası olduğunu biliyordu. Ümmetinin bu yumuşak karından çürümeye başlayarak çökeceğine defalarca dikkat çekmiştir. Bizim eserlerimizi okuyanlar, bu dikkat çekişin, sarsıcı örneklerini bol bol göreceklerdir.  
GULÛLÜN HUKUKSAL FIKIHSAL YAPISI 
Bir fıkıh terimi olarak gulûl, kamu mal ve imkânlarının zimmetlendiği görevlilerin bu zimmet görevine ihanet ederek devlet mallarını çalıp çırpmalarıdır. Yani gulûl, devlet malına ilişkin zimmete bir biçimde hıyanet etmektir. (bk. Fahri Demir, İslam Hukukunda Mülkiyet Hakkı ve Servet Dağılımı, 232-233)  
Bu hıyanet çalıp çırpıp bizzat yemek olabileceği gibi, çalıp çırpanlara göz yummak şeklinde de olabilir. Günümüzdeki kamu mallarının ‘özelleştirme’ adı altında yurt içi veya yabancı kodamanların talanına açılması da fıkıh açısından bir gulûl suçudur. Böyle baktığımızda, iki binli yılların Türkiye’sindeki dinci talan iktidarının, örneği görülmemiş bir gulûl suçlusu olduğunu ve üstüne lanet yağdığını anlamakta gecikmeyiz. Gulûlün en kötüsü kamunun topraklarına el koymak veya el koydurmaktır. Bu, Hz. Peygamber’in tespitidir. Bir yerde şöyle diyor: “Allah katında en kötü gulûl, bir karışlık da olsa toprak gulûlüdür.” (İbnHanbel,Taberânî, AbdülhalimMahmud, Ebu Zer, 32) Tekrar edelim: Maun suresi, gulûl suçu işleyenleri dinsizlik ve melunlukla itham etmektedir.  
ÇOK HAYATÎ BİR SORU 
Siz hiç, Kur’an’da gulûl diye bir suçun bulunduğunu, bu suçu işleyenlerin, ibadetleri ne kadar fazla olursa olsun, cehenneme gideceklerini anlatan bir vaiz, bir din temsilcisi dinlediniz mi? Okullarda ‘zorunlu’ olarak okutulan din derslerinde, öncelikle öğretilen namaz sureleri içinde yer alan Maun Suresi’nin mesajıyla ilgili bir tek cümlenin çocuklarınıza öğretildiğine bugüne değin tanık olabildiniz mi? Ve mesela, Türkiye Cumhuriyeti’nin üç katrilyonluk bütçeyle kotarılan Diyanet İşleri kurumunun bu konuda bir bildirisine, bir demecine, bir hutbesine rastladınız mı? Ben, camide ve tekkede büyüyen bir insanım. Maun suresi mesajıyla ilgili tek cümle, kendi araştırmalarımla tespit ettiğim güne kadar ne gördüm ne de duydum. Tanrı ve tarih şahittir ki, ben bir Kur’an mümini olarak görevimi çok erkenden ve çok onurlu bir biçimde yaptım. ‘Maun Suresi mesajı’ tabirini Türk literatürüne, Türkiye’nin basın lügatine, hatta siyaset lügatine sokan, bu satırların yazarıdır. Halk, siyaset ve aydınlar bu bilgilendirmenin gereğini yapmamışlarsa bu onların sorunudur.
Kamu malı talancılarının cenaze namazları kılınmaz!
Fıkhî ifadesiyle ‘gulûl suçluları’nın cenaze namazları kılınmaz. Çünkü Hz. Peygamber kılmamıştır. Bir yandan ‘Hz. Peygamber’in sünneti’ diye yeri göğü inleteceksiniz, öte yandan o peygamberin insan hayatına, adalet, düzen, mutluluk getirecek en hayatî uygulamalarını görmezlikten gelecek, yok sayacaksınız. Ve bütün bunlardan sonra, birkaç rekât Maun namazı kılıyorsunuz diye size ‘birinci sınıf Müslüman’ muamelesi yapmamızı bekleyeceksiniz. 
Bu tavır, sadece vahim bir imansızlık olmakla kalmaz, aynı zamanda vahim bir namussuzluk olarak da vicdanları titretir.  
Şimdi size, halkımızın aydınlık, akılcı, helal lokmacı zümrelerinin bana verdiği ‘Milletimizin Öğretmeni’ unvanının bir gereği olarak hayatî bazı bilgiler ve belgeler sunacağım. Bunları Lokman Hekim reçetesi gibi kullanmaya mecbursunuz. Aksi halde, ağır ihmal faturalarının ağır cezalarını çocuklarınız ve torunlarınız öder. 
Hadis ve fıkıh alanının en büyük isimlerinden biri olan İbn Hemmam (ölm. 211/826), eseri el-Musannef’te bize bildiriyor ki, Hz. Peygamber, kamu malından birkaç kuruşluk bir miktarı çalan Eşca’lı sahabîsinin cenaze namazını kılmamıştır. (el-Mu-sannef, 5/244)  
Hadis ve fıkıh alanının önemli isimlerinden bir diğeri olan İbnül Kayyım el-Cevziyye(ölm.751/1350 ) ise İslam düşüncesinin zirve kaynaklarından biri olan Zâdü’l-Meâd adlı eserinde şunu bildiriyor: 
Hz. Peygamber, kamu malı çalmış, kamu hakkına tasallutta bulunmuş olanların cenaze namazlarını kılmamıştır. (Zâdü’l-Meâd, Beyrut 1981 baskısı, 1/515, 3/107-108)  
Olayı, İbnül Kayyım’ın eserinden verelim:  
“Bir harp sonrasında Peygamber’e: ‘Filanca, filanca, falanca şehit oldu’ diye tekmil verdiler. O, bunlardan birisi için şöyle dedi: ‘Hayır! İşte o dediğiniz kişi şehit olmamıştır. Ben onu cehennemin içinde görüyorum. Sebebi de, kamu mallarından çaldığı bir giysidir.’ Peygamber bunun ardından Hattap oğlu Ömer’i çağırarak şu talimatı verdi: ‘Git, ey Hattaboğlu, git de insanlara şunu duyur: Cennete yalnız ve yalnız müminler gidecektir.” (Zâdü’l-Meâd, 1/515, 3/107/108; ayrıca bk. Müslim, iman bahsi; İbn Hanbel, Müsned, 1/30, 47) 
Peygamberimizin Hz. Ömer’e söylediği söz, kamu malı hırsızlarının mümin niteliğini yitirdiklerine bir kanıttır. Maun Suresi’nin söylediği de budur. Peygamberimizin Ömer’e söyledikleri, anılan surenin Peygamber diliyle bir tefsiridir. 
Gerçek şu ki, İslam din ve imanının, insan hayatına ışık ve ufuk verecek en ciddî mesajları, İslam’ı temsil ve savunma iddiasıyla ortalığı kasıp kavuranlar tarafından saklanmakta, savsaklanmakta veya saptırılmaktadır. Bu hayatî mesajlar yerine kitlelere, avutucu, uyutucu bir takım ‘dinleştirilmiş uydurmalar ve yapay kutsallar’ ‘İslam’ diye dayatılmaktadır. 
Halk bu yutturma ve dayatmalarla avunurken gulûl suçluları, Müslümanları ülkenin içinde ve dışında soyup soğana çevirmekte, edindikleri muazzam servetleri de aydınlığın ve çağdaşlığın yok edilmesi için şerir bir güç olarak kullanmaktalar. ‘Yüzde doksan dokuz buçuğu Müslüman’ (!) Türkiye halkları bu olup bitenleri sessiz sedasız izlemektedir.  
Anlaşılan o ki, Maun suresi, İslam dünyasını, o arada Türkiye’yi çok daha ağır tokatlarla sarsmaya devam edecektir. 
AKP DİNCİLİĞİNİN FIKIH AÇISINDAN DURUMU 
Şuraya kadar sıraladığımız Kur’ansal ve Muhammedî gerçeklere imanı olan herkes, eğer bu imanının korumak istiyorsa şunu itiraf etmek zorundadır: 
On küsur yıllık icraatı gulûl suçlarıyla dolu olan AKP iktidarının bu gulûl siyasetlerini kotaran kodaman kadrolarının hiçbirinin cenaze namazı ‘Müslüman’ sıfatıyla kılınmaz. Hatta onların katıldığı saflarda, girdikleri camilerde namaz kılınamaz.  
İslam’ın çekirdek nesli sahabîler, bu noktada tarihin en muhteşem ve en sarsıcı örneğini önümüze koymuştur. Üstü örtülen bu ürpertici ama hayat verici gerçeği de açıklayacağız.
Sahabe neslinin gulûl suçlarına karşı tavrı
Gulûl suçlarına yani devlet ve millet malının talan edilmesine karşı ilk radikal tavrı koyan kuşak, Muhammedî sünnetin Kâbesi sayılan Medine’nin sahabe neslidir. Sahabe kuşağı, Müslümanların üçüncü halifesi seçilen Osman bin Affân’a karşı koyarak, kamu malı talanına bula-şanların aflarının söz konusu olamayacağını göstermiştir. Yani Hz. Peygamber’in bu konudaki sünnetinin gereğini bihakkın yerine getirmiştir.  
Emevîci saltanat dinciliği, tarihin bu sarsıcı gerçeğini Müslümanlardan saklamış, gulûl suçu yüzünden Müslüman mezarlığına defnedilmesine bile izin verilmemiş bir yöneticiyi, sırf Emevî kodamanlarının hatırı için bu suçla hiç ilgisi olmayan biri gibi göstermiştir.  
Şimdi biz, Emevî hanedanına yüz yıllık saltanat yolunu açan üçüncü halife Osman’ın, sahabe nesli tarafından ağır biçimde cezalandırılan gulûl suçu serüvenini kısaca verelim: 
OSMAN’IN GULÛLCÜ İCRAATI VE BUNUN YOL AÇTIĞI FELAKET 
Tarih, imkânları ve mevkii Halife Osman kadar sömürülen devlet adamına çok az tanık olmuştur. Emevî zihniyeti, Osman’ın önce dirisinden yararlanmak için onu korkunç yanlışlara sürüklemiş, sonra da onun ölüsünü iktidar aracı olarak sömürmüştür. 
Halife Osman’ın tüm halifelik dönemi, özellikle döneminin ikinci yarısı, tarihin enyük gulûl ihlalleriyle doludur. Osman, Müslüman hazinesini ve devlet mallarını akrabasıEmevîlerle yandaşlarına hiç sınır ve kural tanımadan talan ettirdi.  
Osman, Irak’ın en verimli yerleri olan ve öncelikle oraları fetheden gazilerin hakkı olması gereken toprakları “Sevad-ı Irak Kureyş’in bahçesidir” diyerek yandaşlarına ikram etti.  
Osman, akrabası Emevîleri, her türlü melanetlerine rağmen devletin en iyi yerlerine getirdi. Özellikle maliyeyi onlara teslim etti. Ve maliye, Emevî kodamanları tarafından fütursuzca yağmalandı.  
Muhammedî sünnete sahip çıkma mevkiinde olan sahabe nesli, Halife Osman’ı, gulûl suçları yüzünden dinden çıkmış sayıyor, ona Müslüman muamelesi yapılmasına izin vermiyordu.  
MÜSLÜMAN MEZARLIĞINA GÖMDÜRMEDİLER 
Osman’ın, halifeliği boyunca, özellikle halifelik döneminin ikinci yarısında akrabası, yandaşları hesabına talan ettirdiği devlet hazinesi Müslümanlara yardım ve yarar üreten bir hazine olmaktan çıkmış, Emevîlerin özel ‘talan havuzu’na dönüşmüştü. Bunun adı, Maun suresi ihlali veya gulûl suçu idi. Ve Maun suresi ihlali, insanı dinden çıkarıp lanetlik hale getirirdi. Bu suçu işleyenlerin cenaze namazları Hz. peygamber tarafından kılınmamıştır.  
Halife Osman, İslam dışına çıkmış kabul edilen gidişini düzeltmesi için, Müslüman toplumun aydın ve bilge kişileri tarafından çok ısrarlı biçimde uyarıldı ama bu uyarılar hiçbir işe yaramadı. Tam tersine, Osman, kendisini uyaranları kendisine darbe yapmakla suçluyor, onları olabilecek en ağır cezalarla, hatta işkencelerle cezalandırıyordu. Bunun en ürpertici örneği, büyük sahabî Ebu Zer’dir. 
GULÛL SUÇLULARI MÜSLÜMAN MEZARLIĞINA DEFNEDİLEMEZ! 
Osman, nihayet, maruz kaldığı bir halk hareketiyle makamından indirildi ve halka çektirdiklerinin cezasını hayatıyla ödedi. Ama iş bununla bitmedi: Sahabe nesli, Osman’ın yaptığı kötülüklerin sadece başını vermekle ödenemeyeceği kanısındaydı. Osman’ın cenazesinin bir Müslüman cenazesi olarak Müslüman mezarlığına defnedilmesine izin vermedi.  
Osman’ın cenazesine Osman’ın üç kölesi, bir kızı ve bir de Mervan bin Hakem katılmıştır. (Taberî, Tarih, 35. yıl olayları; İbnül Esîr, el-Kâmil, 3/76; Askerî, Âişe, 1/172-173)  
Daha da ilginci, Medine halkı, özellikle Medine’nin esas yerlileri olan Ensâr, Osman’ın, Müslümanların gömülü bulunduğu Bakî’ mezarlığına defnedilmesine izin vermemiştir. Bakî’in bitişiğinde ve Bakî’den bir duvarla ayrılan Haşşukevkeb adlı bir Yahudi mezarlığı vardı; Osman oraya defnedildi. Daha sonraki zamanda, Haşşukevkeb’le Bakî’ arasındaki duvar, Muaviye tarafından yıkılıp Osman’ın da gömülü bulunduğu Yahudi kabristanıyla Müslümanların mezarlığı olan Bakî’ birleştirildi. Ve o günden sonra “Osman Bakî’ mezarlığına defnedilmiştir” sözü yaygınlaştırılarak defnin yarattığı utanç tablosu örtüldü.
Güneş ve katran
Başlığımızın esin kaynağı olan peygamber sözü şudur: “Allah’a yemin olsun ki, sizi, güneş gibi aydınlık bir din üzerinde bıraktım. Bir din ki, aydınlıkta gecesi de gündüz gibidir.” (İbn Mâce, es-Sünen, 1/4) 
Böyle bir din bıraktı Hz. Muhammed. Aradan 1400 küsur yıl geçmiş bulunuyor.  
Daha Peygamberimizin son nefesini verdiği anda başlayan yozlaşmalar, bir süre sonra Emevî Arabizmi’nin müşrik karşı devrimiyle köşe taşlarını örseledi ve buna bağlı olarak büyüyen yozlaşma ve sömürü ‘güneş ve ışık’ dini, bir ‘saltanatçı Arap katranı’ ile örttü. 
Bugün dünyanın hemen her yerinde ‘Müslüman ve Müslümanlık’ dendiğinde insanlar şöyle bir ürperiyor ve içlerinden âdeta “İyi ki ben bunlardan değilim” diyor. Çünkü ‘Müslümanlık’ geriliğin, kirliliğin, sahteliğin, sürünmenin, sahtekârlığın, şiddet ve dehşetin alâmeti farikası haline getirilmiş. 
Müslüman dünyanın bugün kendisine Allah rızası kazandıracak bir tek ibadeti olabilir: Hz. Muhammed’in bıraktığı ışık-aydınlık dine bulaştırdıkları kir ve karanlığı bu dinin bünyesinden temizlemek.  
Bunun için yapılacak ilk şey, son beş yüzyılın en büyük Müslüman düşünürü olarak gördüğümüz Muhammed İkbal’in 1920’lerde söylediğidir: 
“Bizim İslam’a yapacağımız en büyük iyilik, dünyaya, bizim Müslüman olmadığımızı ilan etmektir.” 
Ne yazık ki, bunun tam tersi yapılıyor. Örnek olarak, İslam dünyasının en önde ve din açısından da en iyi durumda olan ülkesi Türkiye’yi seçiyorum.  
İKBAL’İN PENCERESİNDEN TÜRKİYE 
İkbal söyleminin araladığı pencereden Türkiye’ye bir göz atalım.  
Son yıllarda din adına ortalığa fırlayarak Allah’ın avukatı gibi onu bunu hesaba çeken, ağzını açana, “Bizden onay aldın mı da dinden söz ediyorsun?” diyecek kadar pervasızlaşan maskeli müşrik din bezirgânlarına bakalım. Dinin insan hayatından kovmak istediği ne kadar ahlaksızlık varsa bunlarda. 
Kanıt bulmak için yorulmanıza gerek yok. İki binli yılların dinci siyasal iktidarının icraatına bakın. Ve mesela, ‘Avrupa tarihinin en büyük dinci soygunu’na imza atan Deniz Feneri hırsızlarına bakın. 
Son yıllarda bunların yalnız ekranlara yansıyan rezillikleri bile dini ağızlarına almamaları için yeterli gerekçedir. Ama nerede o vicdan, o insanlık! 
Hâlâ onu bunu kâfir ilan etmeye, hâlâ kendilerinden başkasını Müslüman görmemeye devam etmekteler. Yani din çapulculuğunu, namı diğer, dinci dinsizliği bütün hızıyla sürdürmekteler. 
DİN ÇAPUCULUĞU AŞILMADIKÇA... 
Türkiye örneği bize gösteriyor ki, din çapulculuğu aşılmadıkça Müslümanların iflah etmesi mümkün olamaz. Kur’an, zulümden arındırılmamış bir dinin mutluluk getirmeyeceğini, böyle bir dinin dinsizlikten daha beter olduğunu bildirmektedir.  
Işık-aydınlık dine inkârcılardan hiçbir zarar gelmez. Onların zararları, ışığa karşı olmaları yüzünden, kendilerinedir. Ama dini, nefislerinin menfaat, koltuk ve kinlerine paravan yapanların sergiledikleri karanlıklar, bütün dünyayı İslam’a karşı tavır almaya itiyor. 
Işık ve aydınlık din, yüzyıllardan beri, mezhep ve tarikat tahribiyle katranlaşmıştı. Monarşik-teokratik despotizmler döneminde, Kur’an’ın dinini, mezhep ve tarikat yobazlığı perişan ediyordu. Cumhuriyet döneminde bunlara parti, cemaat ve şirket sömürüsü eklendi.  
“Din, benim tarikatim, benim mezhebimdir” söylemindeki Kur’an dışı dayatma, günümüzde, “Dini ve İslam’ı benim partim, benim şirketim, benim cemaatim temsil eder’ söylemiyle birleşmiş bulunuyor. Yani bela çift çatallı hale gelmiştir. 
Ne diyelim, Allah âdildir; herkes, o arada Türkiye halkı da müstahak olduğunu buluyor. 
Allah, Anadolu halklarını, sadece imanı bozuklara teslim etmekle yetinmemiş, vicdanı ve kanı da bozuk olanlara teslim etmiştir.
Mustafa Kemal’e kahpelik!
“Komünizm geliyor” yaygarasıyla Türkiye’yi ürkütüp yarattığı Yeşil Kuşak İslamı ile bizi Demir Perde’ye karşı bedava şövalye olarak kullanan Haçlı Batı, şimdi aynı şeyi ‘Ilımlı İslam’ slogan ve projesiyle yapıyor. Tek fark, Türkiye’nin bu kez, gayri Müslimlere karşı değil, doğrudan doğruya İslam âlemine karşı kullanılmasıdır. 
Yeşil Kuşak oyunundan çok daha zor bir iştir bu. Çünkü artık “Allahsız komünizme karşı dine inananlar birleşmeli” edebiyatı yeterli olmuyor. O edebiyatın ne kadar namussuz bir emperyalist edebiyat olduğu, asıl Allahsızların o edebiyatı üretenler olduğu anlaşılmış bulunuyor.  
Ucuz şövalyeyi cepheye sürmek için belli ki yine ‘İslam’ kullanılacak, ama bu sefer İslam’ı İslam’a karşı kullanmak söz konusu olduğundan Haçlı iblisler çare bulmakta zorlanıyor. Nasıl yapacaklar bunu? 
Önce, bir numaralı direnç noktası olabilecek değerleri yıkmak, Türkiye’nin omurgasını kırmak lazım. Omurga, Türkiye’yi farklı kılan Kemalist mirastır. Onu işe yaramaz hale sokmak gerekiyor. Onun petrolden daha güçlü olduğu anlaşılmıştır. Petrolün işini bitirdiler ama Kemalist mirasın işini bitiremiyorlar. Bu onları çıldırtıyor. 
Çare şöyle bulundu: “Sizi model yapacağız” diyerek Türkiye’yi model olmaktan çıkarmak.  
İlk iş, Kemalizm’in teorik koruyucu güçlerini, yani akılcı aydınları etkisizleştirmek, ikincisi, Cumhuriyet ordusunu saf dışı etmektir. İki binli yılların başından itibaren subaşlarına oturttukları imanı ve kanı bozukları kullanarak bu projelerinde büyük mesafe aldılar. Bir yandan bunu yapıyorlar, bir yandan da bize “Size İslam dünyasına model yapacağız” diyorlar. Ve bu halk sormuyor:  
“Bizi İslam dünyasına model yapacaksanız bu modelin kaynağı olan mirasın yaratıcısına neden savaş açmış durumdasınız? Neden Atatürk’ten ve laiklikten vazgeçin diye avazınız çıktığı kadar bağırıyorsunuz?” 
İngiliz yazar Andrew Mango oyunun belini kıran şu sözleri söylüyor: 
“İslam coğrafyasındaki ülkeler tabii ki laik ve demokratik Türkiye’den ders alabilirler. Ama bugünkü Türkiye yerine 1930’ların Türkiye’sine bakarlarsa ve o Türkiye’nin bu hale nasıl geldiğini incelerlerse. Bunu yaparlarsa kendilerini düzeltecek daha birçok şey öğrenebilirler.” 
Atatürk’ü niçin sevmediklerini anlamanıza yardımcı olsun diye bir olayı anımsayalım: 
DAVET EDERLERSE KATILIRIZ’ 
Yıl 1932. Birleşmiş Milletler’in nüvesi veya ilk şekli olan Milletler Cemiyeti (veya Cemiyeti Akvam) kurulmaktadır. Dünyanın bu en büyük uluslar topluluğuna katılmamız için Atatürk’e çevresi telkinde bulunuyor. Cevabı şu oluyor Atatürk’ün: 
“Başvurmayı düşünmüyoruz, ama davet ederlerse katılırız.” 
Ve topluluk, 43 üyenin oybirliğiyle Türkiye’yi katılıma davet kararı aldı. Ve Türkiye, işte bu davet üzerine o topluluğa katıldı.  
Atatürk Türkiye’sinde o idik; bugün ABD ve AB önünde ne olduğumuz belli. Oradan buraya nasıl gelindiğini anlamak için Atatürk’ün şu sözü bize yardımcı oluyor: 
“Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak evvela biz, kendi benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti hissen, fikren, fiilen bütün iş ve hareketlerimizle göstermeliyiz!” 
Atatürk mirasının bütün nimetlerini nankörce, melunca, patlayasıya-çatlayasıya yiyen kanı bozuk, beyni uyuşuk dinci hainler bu gerçekleri bilmiyorlar mı? Bilmiyorlarsa yazıklar olsun onlara. Bilip de gereğini yapmıyorlarsa lanet olsun onlara! 
Haçlı Batı, Türk halkının Atatürk mirasından yararlanmasına seyirci kalır mı? Sen gel de bunu anlat emperyalizmle işbirliğini ‘en büyük keramet’ sayan bilcümle dinci alçaklara. Analarının bacılarının yatak odalarına giren Yunan işgalcileri çoktan unuttular; Atatürk’ün içtiği rakıların kadeh çetelesini tutmaya devam ediyorlar. İman ve namus kıratları işte bu!  
Haçlılar; Atatürk’ün yıkılması için Kâbe’nin yıkılmasını şart koşsalar, İslam dünyasında, bu imansız ve namussuz şartı zevkle kabul edecek çok sayıda alçak bulabilirler.
‘Değerlerin hastalanması’
Değerlerin hastalanması, değerlerin hastalığı veya hastalanan değerler... Deyim; Amerikalı yazar Henry Clausen’in ‘Alelâdenin Ötesi’ (Beyond the Ordinary) adlı eserinde, çağımızın bunalım sebeplerinden biri olarak gösterdiği ‘Value Sickness’in karşılığı.
Değer yargılarının altüst olmasıyla ortaya çıkan rahatsızlık, gelecek doğuşların habercisi olduğu kadar eşiğinde bulunduğumuz çöküşlerin de habercisidir. Esasen, hayatın kanunlarından biri de, ölüş ve oluşların sürekli birbirini izlemesidir. 
Çağımızın büyük beyinlerinden biri olan Toynbee, 1940’lı yıllarda, Batı uygarlığını sanık sandalyesine oturttuğu eseri ‘Civilization on Trial’ (Medeniyet Yargılanıyor)da şu tespiti yazıya geçirirken, zaman üstü bir gerçeği dile getiriyordu: 
“Medeniyetlerin ölümüne yol açan yaralar, esasında maddesel yaralar değildir.” 
Gerçekle dost olanlar bilirler ki, insanı acıların kucağına atan ve medeniyetleri çökertip kavram ve kurumları yozlaştıran, insanın insanı horlaması, insanın insana ihanetidir. İnsanın korunan onuru her türlü eksiğe ve acıya göğüs gerebilirken, aynı onurun ayak altına alınması, maddesel ihtişamların yaşama şansını yok etmektedir. 
İnsanı kahreden en zehirli bela, onun, hemcinslerinin ihanet ve sömürüsüne maruz kalmasıdır. 
İnsanın insanı horlaması, yalanı egemen kılmayı zorunlu hale getiriyor. 
Bizim ülkemizin de içinde bulunduğu koca bir ‘İslam dünyası’, yalanı iyi söyleyen ve iyi kullanan kadroların pençesinden kurtulamıyor. Yaratıcılık ve erdem gibi değerler açısından son derece yetersiz olan bu kadrolar, büyük kitleleri kandırmakta, hatta kendilerini onlara ‘alternatifi olmayan adamlar’ diye kabul ettirebilmekteler. 
Tespitleri ideolojik olmaktan çok bilimsel ve nesnel veriler sunan bir dizi düşünür (Toynbee, Sorokin, Ortega Y Gasset, Guénon, Garaudy, From vs.) çağımızı ‘bunalım çağı’ ilan ederken, daha çok, değerlerin yozlaştırılmasına dikkat çekmektedirler.
Değerlerin hastalanmasını önleyen, hastalanan değerlerin tedavisini sağlayan temel disiplin felsefedir. 

TÜRKİYE’DE FELSEFE NEDEN KATLEDİLİYOR?
Bir toplumda, hastalanan değerlerin ölümcül bir noktayı gösterip göstermediğini anlamak isterseniz, orada felsefeye itibar edilip edilmediğine bakın. 
Felsefeye itibar zayıfsa, hele hele felsefeden nefret varsa değerler ağır biçimde hastalanmıştır ve bu hastalığın sonu büyük ihtimalle felç veya ölümdür. 
Türkiye’de değerlerin ağır biçimde hastalandığını çok iyi bilenlerden biriyim. Allah ile aldatmanın saltanat dönemini temsil eden iktidarların Millî Eğitim’i kotaran adamları, okullarda bir zerrecik kalmış felsefe derslerini katletmek üzere, yoz bir ‘tarikat dalaveresi’ ile bu dersin de üstüne gittiler. Felsefeyi sağlam bir din anlayışının güdümüne vermenin bile yanlış olacağı bilinen bir gerçek iken, bunlar tuttu, kendi sakat din anlayışlarını felsefe derslerinin denetçisi ve yönlendiricisi yapacak düzenlemelere gittiler. Aslında, şaşılacak bir yanı yok bunun. 
Allah ile aldatanların bir numaralı düşmanı ‘düşünen adam’dır. Bundan yaklaşık bin iki yüz yıl önce ölmüş bulunan anıt İslam filozofu el-Kindî (ölm. 252/866), alameti farikası akıl düşmanlığı olan dinciliği eleştirirken şunu söylüyor:
“Felsefe düşmanlığı yapanların ne Allah’ı olabilir ne de dini!”
Düşünen adamı inşa eden disiplin felsefedir. Böyle olduğu içindir ki, Allah ile aldatanlar, bir yandan günlük hayatı ilkelleştirirken, bir yandan da düşünebilecek insanlara ufuk açması söz konusu olan felsefe derslerini ağır bir insanlık suçu işleyerek katlediyorlar. 
Düşünen insandan nefret, Allah ile aldatanların şiarıdır. Ben bu şiarın, saltanat dincileri tarafından işlevsel kılınmasına hayret etmiyorum; benim hayret ve nefret ettiğim, ‘düşünen adam’ sayılan birtakım kalem erbabının, bu ‘felsefe katilleri’ne, ABD ve AB’nin talepleri (ve buyrukları) istikametinde ve üstelik, hiç utanıp arlanmadan, ‘demokrasi’ diye diye yıllardan beri destek verme gafletleridir.
Son sözüm, giydiği elbisenin parasını etmeyen sözde aydınlaradır ve şudur:
Yazıklar olsun size! Ve size, ‘düşünen adam’ muamelesi yapanlara!
Kur’an devrimcilik şirk muhafazakârlık ister
Kur’an, mensuplarının hanîf yani devrimci olmasını, eski kabullere, ecdat tabularına karşı çıkmasını istiyor. Hanîflerin mücadele etmesi gereken temel belaların başında, geleneğin dinleştirilmesi yani ecdatperestlik veya ‘muhafazakârlık’ gelmektedir. Böylece hanîflik, eskiyi ilahlaştırmayı, yeniye göz açtırmamayı egemenliğinin olmazsa olmazı gören dinciliğe karşı çıkışın yolunu açan idrakin metafizik temelidir. 
Ecdatperestliğin, yani muhafazakârlığın esasını değişmeye tahammülsüzlük oluşturduğuna göre, hanîfliğin esasını da sürekli değişme, sürekli yeninin peşinde koşma oluşturacaktır. Hepimiz biliriz ki aydınlanmanın esası da budur. 
Türk siyasal hayatına saltanat dincisi siyasetlerin bir sloganı olarak Yahudi teorisyenlerin tavsiyesiyle vurulan ‘muhafazakârlık’ damgası, dinci siyasetlerin kuramcılarından birinin kalemiyle (ve tabiî ki dincilik adına) şöyle tanımlanmıştır:
“Muhafazakârlık, rasyonalist siyaseti sınırlamayı ve toplumu devrimci dönüşüm projelerinden korumayı amaçlayan yazar, düşünür ve siyasetçilerin eleştirilerinin biçimlendirdiği bir siyasal ideolojiyi ifade etmektedir.” (Koç, 85)
Batı’da, aydınlanmanın önemli filozoflarından biri sayılan Hegel (ölm. 1831), Doğu’nun kör-topal kalmasının sebeplerinden birinin de muhafazakârlık diye anılan yeniye karşı çıkış, yeniye hayat hakkı tanımamak olduğunun altını çizmekte ve bu yaptığıyla âdeta onlarca Kur’an ayetini tefsir etmektedir. Kur’an; muhafazakârlığı, ecdat kabullerini dokunulmaz kılmayı, şirkin temel belirtilerinden biri saymakta ve müminlerini ‘hanîf’ olmaya, yani, muhafazakârlık prangalarını parçalamaya, sürekli yenilenmeye, bizzat onun tabiriyle ‘her an yeni bir iş ve oluşta olmaya’ (Rahman, 29) çağırmaktadır. 
O halde, hanîf olmak veya muhafazakâr olmamak, ‘töresel ve alışılmış olanı ilkeleştirmemek’tir. Bizzat Hegel bu tanımı kullanmakta ve buradan hareketle, Doğu’yu, âdeta devrimci bir Kur’an mümini gibi (örneğin bir Muhammed İkbal gibi), şu yolda eleştirmektedir. 
“Asya’da ilke, töresel olandır. Töresellik bireyin içine işlemiştir. Ve töresellik zamanla bireyin özgür iradesi gibi algılanır olmuştur. Töresellik henüz ahlaklılık düzeyine çıkmamıştır.” (Kula, 117)

İKİ TEZ, İKİ KANIT
Kur’an, peygamberlerle onların karşısına dikilen şirk zümreleri arasında tarih boyunca sürüp giden kavganın esasını, ecdatperestlikle akıl ve bilginin mücadelesi olarak tescil etmektedir. 
Temelde iki tez söz konusudur: 
1. Şirkin tezi: 
Güvenilir, dokunulmaz ve kutsal olan, atalardan bize devredilen gelenek ve kabullerdir. İyinin, doğrunun ve güzelin ölçütü bu geleneksel değerlerdir. Bunların muhafaza edilmesi ise dinin ta kendisidir.
2. Tevhidin tezi: 
Güvenilir, dokunulmaz ve kutsal olan, aklın ve bilimin verileridir. İyinin, doğrunun ve güzelin ölçütü bu verilerdir. 
Bu iki tezin kavgası çok zorludur. Birinci tezin temel söylemi şudur:
“Ayetlerimiz, karşılarında açık seçik kanıtlar halinde okunduğunda, delilleri sadece şöyle demek olmuştur: ‘Doğru sözlüler iseniz atalarımızdan kanıt getirin.” (Dühan, 36; 45/25)
İkinci tez, yani peygamberler tezi ise şu söylemi öne çıkarmaktadır:
“Eğer doğru sözlü kişiler iseniz bundan önceki bir kitap yahut bir bilgi kalıntısı getirin bana!” (Ahkaf, 4)
“Eğer doğru sözlü iseniz bana ilimle haber verin.” (En’am, 143)
Kur’an, gelenekçiliğin yani ecdatperestliğin karşısına akılcılık ve bilimciliği koymaktadır. Temel karşıt kavramlar bizzat Kur’an tarafından belirlenmiştir: Akıl ve ilim. Kur’an bu noktada, âdeta felsefî tanımlamalar getirmektedir. Sarsıcı eleştirilerden bazıları şunlardır:
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun!’ dendiğinde: ‘Hayır! Biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler. Peki, ataları bir şeyi akıl yoluyla kavrayamıyor, doğruya ve güzele ulaşamıyor idiyseler?!” (Bakara, 170)
“Onlara, Allah’ın indirdiğine ve resule gelin dendiğinde şöyle derler: ‘Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter.’ Peki, ataları hiçbir şey bilmiyor, doğru yolu bulamıyor idiyseler de mi?” (Mâide, 104)
Müşrik mantık, ecdadı izlemeyle Allah’ı yani evrensel yasaları izlemenin aynı anlamı ifade ettiğinde ısrarlıdır.
Muhafazakârlık şirkinin iki rahatsızlığı
Şirkin veya ecdatperestliğin tevhit dininden ve peygamberlerden iki büyük rahatsızlığı var: 
1. Ataların dokunulmazlığına karşı çıkılması, 
2. Mal ve servetlerle ilgili statükoya karşı çıkılması.

Şirkle tevhidin bütün kavgası budur. Peygamberlerle şirkin kavgasının esası, teolojik cedel değil, şirkin yaşamasını sağlayan panteon statükoculuğuna karşı çıkılmasıdır. İlk peygamberden sonuncusuna kadar dava hep budur. Kur’an’ı okuyan bunu hemen görür. Hiçbir şeyi göremese de bunu görür. Eğer bunu da göremiyorsa Kur’an’ı okumasın. 
Peygamberler ve tevhit devrimi, şirkin ‘dokunulmaz’ ilan ettiği iki şeye ‘dokunuyor’, hem de çok sarsıcı biçimde dokunuyor: Ecdat kabulleri, mal ve servet. 
İslam adına iddiası olan bir söylem ve siyasette bu dokunma yoksa onda tevhidin imanı yok demektir. Böyle bir söylem, bu iki şeye dokunmak yerine bir de onları ‘daha da dokunulmaz’ kılmaya âlet oluyorsa onun imanı ve dini olmadığı gibi, namusu da yoktur. Çünkü inanmamakla kalmıyor imanı paravan yaparak kitleleri aldatıyor. Bu ikincisi namussuzluktur. Kısacası, bu tür söylemlerle din avukatlığı yapanlar, Maun Suresi mücrimi melun alçaklardır.
Şimdi, şirkin ikinci büyük rahatsızlığına vurgu yapan ayeti görelim: 
“Dediler ki, ‘Ey Şuayb! Namazın/duan mı emrediyor sana, atalarımızın tapar olduğunu terk etmemizi yahut mallarımızda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi?” (Hûd, 87)
Karşı çıkışın gerekçesi şirkin en beyinsiz söylemi halinde önümüze konmuştur:
“Biz, eski atalarımız arasında böyle bir şey duymadık.” (Mü’minûn, 24; 28/36)

ALLAHSIZLIĞIN TEMEL GÖSTERGESİ PAYLAŞIMA KARŞI ÇIKMAKTIR
Gelenek ve ecdat şirkinin istediği, Allah’ın tamamen terki değildir; ataların ve geleneklerin terk edilmemesi, bir de mala mülke yani mal ve servet konusunda oluşturulmuş despotizme dokunulmaması. 
Ataların kutsallığı ve servetler korunmak şartıyla Allah’a, ibadete, mabede yer verilmesi, muhafazakârlık şirkini rahatsız etmemektedir. Tam aksine (Emevîlerin Cahiliye’yi öne çıkaran hilafetleriyle küresel kapitalizm hizmetkârı Ilımlı İslamcı siyasetlerin icraatında da gördüğümüz gibi), bu anlamda bir uzlaşı, gelenekçilik şirkinin sevdiği ve ustalıkla uyguladığı bir yöntemdir. Tevhidin asla kabul edemeyeceği bir numaralı uzlaşı ise işte bu uzlaşıdır. 
Gelenekçi-muhafazakâr putçuluğun bütün derdi, atalarından görüp öğrenmediklerini, yani yeniyi tepelemektir. Çünkü yeni onlara ‘atalarının ve kendilerinin bilmedikleri bazı şeyleri öğretiyor.’ (bk. 6/91) Eşyanın, atalarının koymadığı isimlerle anılmasına bile tahammülleri yoktur. (bk. 7/71; 12/40; 53/23) 
Atalarından miras almadığı şeylerin onun hayatına girmesi şirk zihniyetini kudurtuyor. Kur’an bu noktaya parmak basarken şöyle diyor:
“Ayetlerimiz size okunuyordu da siz ökçeleriniz üzerine gerisin geri dönüyordunuz. Büyüklük taslayarak, gece boyunca hezeyanlar savuruyordunuz. Sözü gereğince düşünmediler de ondan mı, yoksa kendilerine, ilk atalarına gelmeyen bir şey geldi diye mi? Yoksa resullerini tanımadılar da bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar? Yoksa ‘Onda bir cinnet mi var’ diyorlar! Hayır, o kendilerine hakkı getirdi ama onların çoğu haktan tiksinen kişilerdir.” (Mü’minûn, 66-70)
Şirkin paylaşım isteğine ve yedek tanrıların kabul edilmemesine isyanı çok zorludur. Şu ayetler, bu isyan ve panik halinin volkanik kükreyişini önümüze koyuyor:
“Kendi içlerinden kendilerine bir uyarıcı geldi diye şaşıp kaldılar. Ve şöyle dedi bu nankörler: ‘Bu adam yalanlar düzen bir büyücü. İlahları bir tek tanrı mı yapmış? Bu, gerçekten hayret edilecek bir şey!’ İçlerinden kodaman bir grup öne çıktı: ‘Haydi, yürüyün! İlahlarınıza sahip çıkmada kararlı davranın! Gerçek şu ki, istenip beklenen şey budur. Öteki millette işitmedik böyle bir şey. Bu bir uydurmadan başka şey değildir.” (Sâd, 4-8)
Beslenmenin kişilik yapısına etkileri
Önce, konunun uzmanı bir hekimin mektubunu okuyacağız. Dr. Odhan Yüksel yazıyor:
“Tasavvuf ve Tarikatlar isimli eserinizi neredeyse her cümlesinin üstünde düşünerek, notlar alarak okumuştum. Kitabın birinci cildinde, beslenmenin ruhsal etkileriyle ilgili bölümü de aynı titizlikle okudum.”
“Son zamanlarda epigenetik dediğimiz bir alan hızla gelişmektedir. Epigenetik, mevcut genetik yapının dış çevresel etkilerle yeniden düzenlenmesini sağlayan, bir tür gen regülasyonu yapan genom bölgelerinin bulunmasıyla popülerlik kazandı.”
“Bugün okuduğum bir yabancı makalede, son olarak mevcut epigenetik kontrolün davranışlarla da yakından ilgili olduğu, kişinin yediği içtiği her şeye bu epigenetik alanların tepki verdiği ve gen regülasyonu ile davranışa yansıttığı gösterilmiş.”
“Kuran’ın beslenme ile insanın kişiliği arasında ilişki kuran beyanları bugün epigenetik başlığıyla bilim çevreleri tarafından insanlığa sıkça duyurulur hale gelmiştir. Bu bilgileri ve bilimi gerçeğe kılavuz yapan Kuran’ı, en güzel şekilde biz gençlerin okuma ve araştırma dünyasına soktuğunuz için size sonsuz teşekkür ederim.”
KUR’AN’IN BESLENME KONUSUNA YAKLAŞIMI
Kur’an, gıdalarla insanın düşünce ve davranışlarının kalitesi arasında ilişki kurmaktadır. Bu ilişki sadece Son Peygamber’in ümmeti için öngörülmemiş, bir hayat kanunu olarak tüm zamanlar için geçerli gösterilmiştir. Temel ilke, tüm peygamberlere hitaben şöyle verilmiştir:
“Ey resuller! Güzel/hoş/taze/leziz/temiz şeylerden yiyin ve barışa/hayra yönelik iş yapın!” (Müminûn, 51)
Bu ayetin cümle yapısı, şöyle tercüme edilmesine de uygundur: 
“Ey resuller! Temiz yiyeceklerden yiyin ki, barış ve iyiliğe yönelik işler yapasınız.”
Evrensel-kozmik gerekçe nedir? “Her ruhun kendine özgü bir cevheri vardır. Ve evrensel ruh her ruhta, o ruhun kendisine has kapasitesiyle belirginleşir.” (Dehlevî, Eltaf, 65) Başka bir deyişle, kozmik benliğin sınırlı benlikteki tecellisi, sınırlı benliğin kapasitesiyle, beden şartlarıyla bağlantılıdır. Gıdalar sınırlı benliğin oluşmasında, kalitesinde rol oynamaktadır. 
Mistikler, gıdaları değerlendirmede tıbbın verileriyle yetinmemişlerdir. Tıbbın çok değer verdiği gıdalar, insan bünyesinden daha başka şeyler bekleyen mistisizm için hiç değer taşımayabiliyor, hatta zararlı sayılabiliyor. 
Gıda konusunda tıpla dinin ayrıldıkları noktalardan biri de dinin, besinleri, insanın ruhsal yapısına etkileri bakımından da bir ayrıma tâbi tutmuş olmasıdır. O halde, öncelikle şunu bilmek gerekir: Dinin haram-helal ayrımında tıbbî gerekçelerin yokluğu emir ve yasağın lüzumsuzluğu anlamında yorumlanamaz. Dinin maksat ve gayesi farklıdır. Örneğin, domuz eti yasağında böyle bir durumla karşı karşıyayız.
Gıdaları, manyetik gücü artırmaları veya tahrip etmeleri açısından sınıflamak son derece bilimsel olduğu halde tıbbî noktadan bir değer taşımaz. Çünkü bu ayrımın bilimselliği parapsikoloji açısından söz konusudur, tıp açısından değil. Demek oluyor ki, tıbbın kabul edemediği her izah, gıdalar ve gıdalanma konusunda redde mahkûm değildir. 
ALEXİS CARREL’İN DİKKAT ÇEKİŞİ
Yirminci yüzyılın önemli bilgin düşünürlerinden biri olan, Nobel sahibi Fransız Alexis Carrel (ölm. 1944), bu konuyu eşsiz bir vukufla ele alan ilk hekim-düşünürdür. Ona göre, mevcut bilgilerimiz henüz gıdaların zihinsel ve fizyolojik yapımız üzerindeki kimyasal etkilerini tam olarak açıklığa kavuşturmaktan uzaktır. Bilinen bir şey varsa, aldığımız gıdaların zihin yapımız ve karakterimiz üzerinde, tıbbın tespitlerinin ötesinde etkiler yaptığıdır. (Carrel, l’Homme C’est Inconnu, 100 vd. 369 vd.)
Besinler ve manyetik enerji
Manyetik enerji veya ‘hayatî enerji’ (magnetisme animal), Alman fizikçi Franz Anton Mesmer (ölm. 1815) tarafından keşfedilip adlandırılan bir doğal enerji türüdür ki, insan vücudunun ürettiği ve başkalarına aktarabildiği ciddi bir güçtür. Hipnotizmanın büyük ustası James Braid, 1842’de manyetik enerjiyi hipnotizma alanına aktardı ve hipnotizmanın esas gelişimi de bundan sonra oldu.
Mesmer bu enerjiyi, sadece insandan insana aktarmakla kalmamış, bizzat kendisinin sahip bulunduğu yüksek manyetik enerjiyi bazı madenlere yükleyerek o madenlere dokunanların da bu enerjiden etkilenmesinin yolunu açmıştır. Mesmer, kendisinden manyetik enerji takviyesi veya manyetik enerjiyle tedavi isteyen ‘hastalarına’, enerji yüklediği demir çivileri veriyor ve onların bu çivilere bir süre dokunarak gerekli enerji takviyesini almalarını öneriyordu.
 
YAPICI VE YIKICI BESİNLER
Mesmerism akımının popülarite kazanmasından sonra yapılan araştırmalar göstermiştir ki, bazı besinler, besleyici özelliklerine rağmen, insan şahsiyetine canlılık ve çekicilik veren manyetik gücü tahrip edebilmekte, bazı besinlerse aksine, besleyici güçleri az olduğu halde sözü geçen gücü kuvvetlendirmektedir. Toksinli besinler, baharatlar, ekşiler, yaşlı hayvanların etleri manyetik enerjiyi tahrip etmektedir. Buna karşın meyveler, hafif tatlılar, körpe etler, süt bu enerjiyi güçlendirmektedir.
Hz. Peygamber’in besinler karşısındaki tavrı incelendiğinde görülüyor ki, onun sevdiği besin maddeleri, insandaki manyetik gücü artırıcı besinlerdir.
En yıkıcı gıda, başkalarının emeğinin ürünü olan ve haksız yollarla elde edilen ‘haram’ gıdadır. Kur’an, insan kişiliğinin insanlık değerlerine kaynaklık etmesi için yenen gıdaların kişinin bizzat kendi emeğinin ürünü olmasını ısrarla istemektedir.
Başkalarının emeğinin ürünlerini bir biçimde aşırarak yiyenler, domuz eti yemiş ve domuzlaşmış kabul edilirler. Mevlana Celaleddin Rumî (ölm. 1273), bu tür gıdalarla beslenenleri domuz etiyle beslenen ve domuzlaşan yaratıklar olarak görmektedir. Mevlana’nın bağlılarından biri olan Eflakî, helal lokma gerçeğini şu satırlarda çok güzel anlatmıştır:
“İnsanın nurunu ve kemâlini artıran lokma, helal kazanılmış lokmadır. Eğer bir lokmanın içinde hile ve kıskançlık görürsen ve ondan cehalet ve gaflet doğarsa, o lokmanın haram olduğunu bil! İlim, hikmet, aşk ve incelik helal lokmadan doğar.”
“Lokma bir tohumdur, meyvesi düşüncelerdir. Lokma bir denizdir, cevheri düşüncelerdir.” (Eflakî, Menâkıb, 1/231)
 
GÖBEK SALDIRMAYAN YİYECEKLER
Göbek salma, İslam Peygamberi tarafından, ‘ümmet adına en korkutucu’ gelişmelerden biri olarak gösterilmiştir. Bir toplumda iri göbekler gafletin, haram yemenin, geri zekâlılığın, vurdumduymazlığın, tembelliğin, estetik zevkten yoksunluğun sembolü sayılmıştır. Müslüman mistikler, iri göbek musibetine imkân hazırlamayacak besinleri seçmekte çok ısrarlıdırlar. Günümüz ‘uygar’ toplumlarının, özellikle bir zulüm imparatorluğu olan ABD’nin en korkutucu musibetinin obezite (şişmanlık) olduğunu bilmeyen yoktur. Obezite israf, haram ve sömürünün âdeta göstergesi olan bir beladır. Aşırı beslenme zihin ve ahlak yapısı üzerinde kötü etkiler yapmaktadır. İnsanlık tarihinin en büyük tarih felsefecisi ve bu disiplinin kurucusu olan İbn Haldûn (ölm. 808/1405) bu etkilere şöyle temas ediyor:
“Çok besin almak vücutta pis kokan bozuk artıklar, safra, kan, balgam vs. meydana getirir. Bunun bir sonucu olarak renkler bozulur, şekil ve suretler çirkinleşir. Zihinler ve fikirler körleşir. Açlık, çöl hayvanlarının şekil ve suretlerini güzelleştirmiştir. İnsanların hali de böyledir. Verimli iklimlerin, ekinleri, hayvanları, katık ve meyveleri bol olan ülkelerin ahalisi ekseriyetle zihinleri ve fikirleri zayıf insanlardır. Açlık yıllarında ölenleri açlık öldürmez; onları, alışmış oldukları tokluk öldürür.” (İbn Haldûn, Mukaddime, 209, 212)
Sürüleşmiş kitlelerin kurtarıcı bekleme hastalığı
Firavun yönetimlerin ezip horlamasından âdeta zevk alan mazoşist ruh hali, kitlesel tezahürlerinde daha çok bir kurtarıcı beklentisine bürünür. Kurtarıcı bekleyen kitle psikolojisi, tarihin en uzun ve en yoğun mazoşizmini sergilemiştir. Erich Fromm’u dinleyelim:
“Bireysel benliğin yok edilmesi ve böylece dayanılmaz yalnızlık ve güçsüzlük duygularının yenilmesi çabası, mazoşist çabaların yalnızca bir yönüdür. Öteki yönü, kişinin kendisi dışında daha büyük ve güçlü bir bütünün parçası olma, bunun içinde erime ve buna katılma çabasıdır. Bu bütün bir kişi, bir kurum, tanrı, ulus ya da ruhsal bir zorlanım olabilir. Sarsılmaz derecede güçlü, yıkılmaz ve görkemli olduğu düşünülen bir bütünün parçası olarak kişi bunun gücüne ve görkemine katılmış olur. Kendi benliğini bütüne adar ve benliğine ilişkin bütün güç ve gururdan vazgeçer, birey olarak bütünlüğünü yitirir ve özgürlüğünden de vazgeçer.”
 
BÜYÜLÜ YARDIMCI BEKLEMEK
“Mazoşist kişi, benliğinin yazgısının sorumluluğundan ve böylece de hangi kararları alması gerektiği kuşkusundan kurtulmuştur. Ayrıca hayatın anlamı ya da kim olduğu gibi kuşkulardan da kurtulmuştur. Bu soruların yanıtını, kendisini bağladığı güçle ilişkisinde bulur. Hayatının anlamı ve benliğinin kimliği, benliğin içinde eridiği büyük bütün tarafından belirlenir.” (Fromm, Özgürlük Korkusu, 135-137)
Kurtarıcı beklemeye Fromm’un verdiği bir diğer ad, ‘büyülü yardımcı beklemek’ olmuştur. ‘Büyülü yardımcı’ (magic helper) beklemenin insan hayatındaki şaşmaz sonucu hayal kırıklığı ve hüsrandır. Akıl ve mücadelenin yerine ‘kurtarıcı beklemeyi koyan toplumların tarihi bunun en şaşmaz kanıtı ve tanığıdır.
Dahası var: Ezilip horlanarak sömürülen kitle, hayal ettiği ‘kurtarıcı’yı bulamayınca, kendisini sömüren efendilerini bir tür kurtarıcı gibi algılamaya başlar. Sadomazoşizmin kahırlı tecellilerinden biri de budur.
“Sömürülen grubun gücü, durumunu değiştirmeye yetmediğinden ya da herhangi bir değişiklik fikrine sahip olmadığından bu grup, efendilerine, ‘yaşamlarını sağlayan kimseler’ olarak bakma eğilimini gösterecektir. Kölenin efendisinden elde ettiği ne kadar az olursa olsun, o, kendi çabasıyla bunu bile elde edemeyeceğini düşünmektedir.” (Fromm, Kendini Savunan İnsan, 84)
 
DİNCİ İKTİDARLARIN İSTEDİKLERİ
Erich Fromm (ölm. 1980) eserlerinden birinin adını ‘On Disobedience’ (İtaatsizlik Üstüne) koymuştur. Bu eserin küçük adı, onun mesajının da özetidir: ‘Why Freedom Means Saying No to Power’ (Özgürlük Neden Otoriteye Hayır Demek Anlamındadır?) Fromm bu isimlendirmesiyle, âdeta, Kur’an’ın Zühruf Suresi 54-56. ayetlerinin mesajını özetlemiştir.
Emevî ve Osmanlı tağutizmlerinin genetiğini tevarüs eden günümüz dinci iktidarlarının zorbaları, eskiye nispetle çok değişik unvanlar taşımaktalar. İş adamları, din baronları, kan içen mafya efeleri, parti ve tarikat şefleri bu çağdaş zorbaların başta gelenleridir. Özgür birey olmayacak, raiyyenin değişik gruplarını egemen buyruğa göre güdecek ve baş tağut padişah, sultan veya başkanla uyum içinde olacak bir ‘alt firavunlar ordusu’ sahnede devamlı hareket edecek. Günümüzde bu hayalin ifadesi, daha çok ‘başkanlık sistemi’ isteğidir. Oradaki ‘başkanlık’, etrafı kandırmak için kullanılan morfin türünden bir söylemdir. İstedikleri, yukarıdan beri anlattığımız ‘zorbalar düzeni’ni yerleştirmektir.
Bugünün Ortadoğu’suna, o arada Türkiye’sine bakın!
İcraatı akla ve Kur’an’a tamamen aykırı despotik kadrolar, yönettikleri kitle tarafından ‘Allah’ın vekili, gölgesi’ ilan ediliyor. Bu tağutî kadrolar, Maun harcamalarıyla kurulmuş zulüm ve israf saraylarında oturtuluyor, onlara din adına sürekli destek veren din baronları, havuz medyası Nemrutları, havuz talancısı Karun çeteleri her türlü imkânla taltif ediliyor. Ve bu Maun israfının finansını alın terleriyle yapan halk, kendisine bunları reva görenleri sürekli ödüllendirip taçlandırıyor. Lütfen, söyleyin: Tanrı ve tarih, böyle bir kitleye rahmetiyle muamele eder mi?
Evlerin mescit edinilmesi neden isteniyor?
Firavun saltanatlarına özgürlükçü karşı çıkışın icaplarından ve göstergelerinden biri de firavun yönetiminin denetim ve kotarımındaki mabetlerde ibadet edilmemesidir. Çünkü Firavunî toplumun mabedinde ibadetin iki şekli söz konusu olabilir:
1. Allah’ın iradesine uygun ibadet: Bu ibadeti yapmaya kalkarsanız canınızı alırlar, en azından canınızı yakarlar.
2. Firavun’un iradesine uygun ibadet: Bu ibadeti yaparsanız Allah’a isyan etmiş olursunuz.
Yani Firavun yönetiminin kotardığı Maun mabedinde ibadet etmeniz durumunda ya Firavun’a düşman hale gelerek belaya uğrarsınız yahut da Allah’a düşman hale gelerek mahvolursunuz. Kur’an, bu muhteşem nükteye, kendine has üslup ihtişamıyla şöyle değinmektedir:
“Hiç kuşkusuz, mescitler/secdeler Allah içindir. O halde, Allah ile birlikte bir başkasına yakarmayın /Allah’ın yanında bir başkası için çağrıda bulunmayın. Allah’ın kulu kalkmış ona yakarır, onun için çağrıda bulunurken/Allah’ın kulu kalkıp ona dua ettiği, onun adına çağrıda bulunduğu için, onun üzerine keçeleşir gibi üşüşüyorlardı.” (Cin, 18-19)
Firavun mabedinden uzak kalarak ruhu selamete çıkarmanın yolu gösterilmiştir: Herkesin kendi evini, barınağını mescit ve kıble edinmesi. Beyyine şöyledir:
“Evlerinizi kıble yapın/karşılıklı yapın ve namazı/duayı orada yerine getirin! İnananlara müjde ver.” (Yunus, 87)
Kur’an, burada evlerin mescit edinilmesini, özgün tabiriyle ‘evlerin kıble edinilmesini’ istemektedir. Bu, ilk bakışta, Firavun yönetiminin müminlerin ibadetlerine musallat olmaları yüzünden ibadetlerin evlerde gizlice yapılması şeklinde değerlendirilir. Oysa ki durum hiç de öyle değildir.
 
KUR’AN’IN İBADETLERİ DİNCİLİĞİN KOTARDIĞI MABETLERDE YAPILAMAZ!
‘Evleri kıble edinin’ mesajının amacı çok başkadır. Bu beyyine, Firavun saltanatının kotarımındaki mabetlere devam ederek, oralarda görünerek firavun despotizmine dolaylı biçimde destek vermekten uzaklaştırma amacına yöneliktir. Emevî despotizmi sırasında, sahabe bunu bizzat uygulamış, Emevîlerin kotarımındaki camilere gitmemiş, namazlarını evlerinde kılmışlardır. Onlar, elbette ki şurada bahis konusu yaptığımız ayeti biliyorlardı.
O halde, gerçek bir Kur’an mümini, her biri birer ‘zarar mescidi’ne dönüşmüş, şirk ve bid’at unsurlarıyla kirlenmiş bugünkü camilere abone olarak veya oralara devam ederek Allah’ı memnun edemez, sadece dinci çıkar hesaplarına destek ve dinciliğe güç vermiş olur. Bu durumda bu camilerde kıldığı namazlar, dinci aldatma ve talana verdiği desteğin yarattığı ağır suç faturasının bedeline ödemeye yetmez.
Tek çare, Kur’an’ın önerisine uyarak ibadetleri, namazları evlerde yerine getirmek, böylece Maun suresinin tanıttığı dinci dinsizliğe destek vermiş olma konumundan uzak kalmaktır. Aksi halde, kılınan namazlar, Maun suresinin lanetlediği ‘talancı ve yalancı namazlar’ listesine girerek kılanların lanetlenmesine yol açar.
Bugünkü Türkiye’de olan da galiba budur. Aksi olsaydı, yüz bini aşan caminin yer aldığı bir ülke cennete dönerdi.
Atatürk joker mi, tez mi?
Atatürk, bugüne kadar, bir tez olmaktan çok, istismarcıları tarafından bir joker olarak kullanıldı. Onu sevip saydığını söyleyenlerce kendilerini yüceltmek için, ona karşı olanlarca eksiklerini kapatmada bahane bulmak için jokerleştirildi Atatürk.
Tarih yaratan bir adam joker olabilir mi? Jokerlik tarih yaratmaya yetmez.
Tarih yaratan adam baştan başa tez olan adamdır.
Tez olmak, mevcuda karşı yeni bir cihanın temellerini, dayanaklarını, ilkelerini ortaya koymak demektir. Tez olmak, egemen bütün güçlere karşı özgür yaratıcı bir ben olarak ortaya çıkmak ve bu çıkışın gereğini yapmaktır.
Atatürk, özgür yaratıcı bir benlik olarak altı hayatî noktada tezdir:
1. Zulüm ve sömürüye karşı çıkış,
2. Emevîci saltanat dinciliğine karşı çıkış,
3. Emperyalizme karşı çıkış,
4. İslam’la laikliğin birbirini tamamladığının ispatlanması,
5. İslam’la modern hayatın bağdaştığını ispat,
6. Müslümanların asırlardır Allah ile aldatıldıklarının gösterilmesi.
Atatürk, bu mesajların tümünde İslam’ın teze dönüşmesini ifade ediyor. Ve Batılı strateji Neronları bunu çok iyi biliyor. Bilmeyenler Müslüman kitleler. Batı, Atatürk’e karşı olan dinci unsurları yanına alarak, Müslümanlar adına öne çıkarılması gereken önderi etkisiz kılıyor. Dincilik, işte bu ‘etkisizleştirme’de haçlılarla işbirliği yapmanın tarihî vebalinin tam ortasında oturmaktadır. Bilmiyorum; tarih, dincilerin en azından bir kısmının vicdan derinliklerinde bu gerçeği bir gün anlayıp tövbe ederek sadede gelmelerini sağlayacak bir nüve saklıyor mu? Allah’tan ümit kesilmez, belki de o nüve henüz çürümemiştir ve bir gün filizlenecektir.
 
BUGÜNKÜ İSLAM DÜNYASINDA YARATICI İSYAN
Bugünkü İslam dünyasında, Atatürk’ün öncülük ettiği yaratıcı isyan haykırışları tamamen yok olmamışsa da çok azalmıştır. Haçlı Batı, haykırışların işe yarar olabileceklerinin yankılanmasına asla izin vermemektedir. Bilmektedir ki, bu haykırışların başarılı olması halinde Müslüman dünya üzerinde kurduğu gütme ve sömürme siyasetlerinin beli kırılacaktır. Batı’nın Mustafa Kemal düşmanlığının sebebi budur.
Bu yüzyılın zulme, emperyalizme karşı çıkan, hatta onları dize getiren özgürlük haykırışlarının en etkilisi Atatürk haykırışı olduğu için haçlı Batı ile onun güdümündeki ‘Müslüman’ yaftalı dinci ekiplerin en amansız savaşları Atatürk mirasına yönelik olarak yürümektedir.
 
EN BÜYÜK SAVAŞ ALANI TÜRKİYE
İşte bunun içindir ki, İslam dünyasının günümüzdeki ‘en büyük savaş alanı’ öyle sanıldığı gibi Afganistan, Irak, Libya, Suriye falan değildir; Türkiye’dir. Geleceğe yönelik en büyük etkiler Türkiye’de verilen savaşın sonuçlarıyla belirlenecektir.
Türkiye’de son yıllarda verilen Atatürk’le saltanat dinciliği, Cumhuriyet mirasıyla geleneksel Emevî şirk mirası arasında Batı’nın destek ve kontrolünde sürüp giden büyük savaş, Arap Baharı denen lanetli güdümün yarattığı savaşlardan da Suriye ve Irak’taki savaştan da çok daha büyüktür, çok daha anlamlıdır.
Özgür yaratıcı benlik haykırışlarının yaşadığımız günlerdeki en güçlülerinin yankılandığı coğrafya da Türkiye’dir. İslam düşüncesi açısından baktığımızda bu yankılanmaların en güçlüsünün, bu satırların yazarı olduğunda hemen hemen ittifak vardır. Batı üniversitelerinin bizimle ilgili on küsur doktora tezine imkân vermesinin ve Time Dergisi anketinde Batı kamuoyunca ‘Yüzyılımıza etki etmiş en büyük 100 adam’ listesinde 9. sıraya konmamızın anlamı üzerinde bu açıdan da durmak gerekiyor. Türkiye, birçok konuda olduğu gibi bu konuda da bir ‘fark ediş tembelliği’ içinde olabilir ama Batı, durumun farkındadır.
Batı çapulculuğu Atatürk ve Doğu maneviyatı
ABD dış politikalarının filozofu, rota çizicisi ve CIA’nın beyin adamlarından biri olan Samuel Huntington, medeniyetleri çatıştırmaya ve Doğu’nun Batı uygarlığından yararlanmasını engellemeye me- mur edilmiş bir istihbaratçı -bilgindir. Huntington’a göre, Batı’nın bugün temsil ettiği değerler sadece Batı’nındır; dünyanın ortak malı değildir. Batı bu değerleri üretmede tek olduğu gibi, bunlardan yaralanmada da tek hak sahibidir. Bu değerlerden yararlanan ötekiler, bunun faturasını ödemek zorundadırlar. Bu değerlerden Batı’ya fatura ödemeksizin yararlanmak kimsenin hakkı ve haddi değildir.
İslam dünyası, Haçlı Batı’ya tüm servet kaynaklarını verse de (ki büyük ölçüde vermiştir) bu olgu değişmez.
Batı’nın tüm diplomasi kodamanlarının ortak kanaati olan bu sav, bu egoizm, teoride Muhammed İkbal, uygulamada ise Atatürk tarafından kırılmıştır. Büyük Atatürk şunu göstermiştir:
Evrensel bilim ve fikir değerlerinin esas sahipleri Doğululardır.
Atatürk bu değerlere ‘maneviyat’ diyor ve ‘Doğu maneviyatı’ tâbirini gündeme getiriyor.
Atatürk’e göre, biz esasında Doğu maneviyatına bağlıyız.
Atatürk’ün Pakistan’daki fikirdaşı, Müslüman düşünür Muhammed İkbal (Atatürk’le aynı yılda öldü), bu noktanın altını çizerken şu yolda konuşuyor:
Batı’nın bugün sahip bulunduğu ilim ve akıl değerlerini biz ondan almaya kalktığımızda yaptığımız iş, o değerlerin esas sahipleri olan Müslüman ecdadımızın malını, mirasını geri almaktır. Bu yüzden biz, Batı’daki evrensel değerleri alırken aşağılık kompleksine düşmeyelim.
Ne yazık ki, Müslüman atalarımızın yarattığı ve asıl sahibi oldukları bu değerler bugün Batı’nın kontrolüne girmiş ve Batı bunlar üzerinde hegemonya kurmuştur. Bu hegemonya, emperyalist Batı zulmünün besleyicisi olarak insanlığın aleyhine kullanılıyor.
 
ATATÜRK DEHASININ FARK EDİŞİ
Bu değerler Batı’dan geri alınmalı ve ardından da Batı’nın zulüm ve hegemonyasını yıkmak için kullanılmalıdır.
Atatürk bunun teorisini yapmakla kalmamış, uygulamasını da göstermiş ve tam başarıyla uygulamıştır. Bugün bu işi, bir ölçüde Çin yapmaktadır. Atatürk’ün Çin’de yıllardan beri ders gibi okutulması boşuna değildir. Çin dehası, reçeteyi tam göbekten yakalamıştır. Yakalamış ve getirisini elde etmiştir.
Çin, esas değerler sahibinin Doğu olduğunu ispatlama noktasına gelerek, Atlantik İmparatorluğu’nu bunalıma sokmuştur. Atatürk, işte bu oluşumların ilk ve unutulmaz öncüsüdür.
Attila İlhan, bu noktaya parmak basarken şöyle diyor:
“Türklerde, kurtuluşu Doğu’da gören ilk ihtilalci Mustafa Kemal idi.”
Atatürk’ün Batı’yı çıldırtan yanı işte budur. Batı, Atatürk’ü işte bunun için asla hazmedemiyor, asla hoş göremiyor.
Batı, şu hedefi öne çıkarmıştır: Atatürk’ün hayallerimize indirdiği darbe, Batı emperyalizminin canına okumadan, onu ölümsüzleştiren Türk Kurtuluş Savaşı karartılmalı, kirletilmelidir.
Hedef, Ortadoğu coğrafyasında, İsrail’den daha büyük devlet bırakmamaktır. BOP, işte budur. ‘Yeni Osmanlı düzeni, halifeli bir İslam’ gibi mel’un fısıltılarla siyasal İslamcı güdüklerin ağzına bal çalmaları sebepsiz değildir.
Kısacası, Batı biliyor ki, Mustafa Kemal, Müslüman kitleler tarafından bir öncü ve kurtarıcı olarak algılandığı sürece, İslam dünyasına yönelik işgalci-sömürgeci politikaların başarıya ulaşması mümkün değildir. Bu politikaların rahat yürümesi, Türk Kurtuluş Savaşı’nın kirletilmesiyle sağlanabilir.
Akıl ve işletilen akıl
Akıl sözcüğü malum. Kur’an, akıl sözcüğünden türetilen takkul fiilini defalarca kullanır ve insanoğlunu, taakkule çağırır.
Takkul, aklı işletmek, akletmek, akıl yoluyla bilip anlamak, aklın verilerini esas almak gibi anlamlar taşıyor.
Ne ilginçtir, Kur’an taakkul tâbirini defalarca kullandığı halde akıl kelimesini hiç kullanmaz.
Bu demektir ki, Kur’an, cevher olarak aklın varlığını yeterli görmüyor; o hepimizde var. Kur’an’ın istediği, aklın işlevsel olması veya işlevsel akıl.
Kur’an, aklın çıplak mülkiyetini yeterli görmüyor, aklın intifa (kullanım) hakkını esas alıyor.
Aklın çıplak mülkiyetine sahip olmanız ‘akıllı adam’ olmanız için yeterli değildir. Önemli olan şu:
Sahip olduğunuz akıl, işletilen akıl mı, bloke edilmiş, üstüne oturulmuş, şunun bunun vesayetine terk edilmiş akıl mı? Bunu soruyor ve nihayet şunu ilkeleştiriyor Kur’an:
“Allah, aklını işletmeyenler üzerine pislik atar.” (Yunus suresi, 100)
Taakkul yoksa insan, görüntüyle insan, hakikatte hayvandır. (Furkan, 44)
Peygamberliğin bitişinin bir anlamı da artık aklın sınırsız kullanım döneminin açıldığıdır.
Kur’an, aklın işletilmesine, kullanımına hiçbir sınır koymamıştır.
GAZALÎ’NİN VURDUĞU DARBE
İslam’ın mistik düşünce sistemlerine, özellikle ‘tasavvufun bir yozlaştırılması olan tarikatlar’ bünyesine Ebu Hâmid el-Gazalî (ölm. 505/1111) tarafından sokulan, “Akıl, vahiy ve aşkla sınırlıdır” yolundaki kabul Kur’an’la asla bağdaşmaz.
Gazalî, felsefeyi dine mahkûm hale getirerek, İslam düşüncesinin kaderini kararttı;  İslam’a da insanlığa da büyük kötülük etti. Fransız filozofu Descartes (ölm. 1650) ise felsefeyi dinin uydusu olmaktan çıkararak, başka bir deyişle aklı kilisenin ‘vahiy adına’ (!) vurduğu prangadan kurtararak insanlığın yükselişi yolunda müthiş bir adım attı.
Ne yazık ki, İslam dünyası hâlâ Gazalî rotasında gidiyor. Bu yanlış rota, büyük Atatürk tarafından gerçek yönüne çevrildi ama İslam dünyası Atatürk’e sırt dönerek rotadan yararlanma imkânını kendi eliyle yok etti.
Kur’an’a göre, vahyin ilk görünümü, ilk ürünü akıldır. İlk ve esas peygamber de akıldır.
Kur’an dilinin aşılmamış ustası Isfahanlı Râgıb (ölm. 502/1108) diyor ki,  “ilk peygamber, içsel peygamber akıldır. Önce o devreye sokulmalıdır ki, dışsal peygamberler, bizim bildiğimiz peygamberler işe yarasın. Akıl komutan olmalıdır ki, vahyin diğer ürünleri sonuç versin.”
İSLAM DÜNYASININ BAŞ DÜŞMANI
Akla bakışı bu olan Kur’ansal fikir mirasından şu önümüzde duran İslam dünyasının yeterince nasipli bulunduğunu söylemek mümkün mü? Asla! O halde, İslam dünyasının en büyük belası, ondaki akıl düşmanlığı değil de ne?
İslam dünyası denen âlemin en büyük düşmanı bizzat kendisi...
Akıl düşmanı dinci söylem tarafından şeytanî bir morfin gibi tekrarlanan, “Aklın din ve sünnetle sınırlanması esastır” sloganı veya bugünlerde bazı hurafe hamallarının icat ettikleri ‘İslamcı akıl’ deyimi Kur’an dışı bir bühtandır. Emperyalizmin has ajanı oryantalistlerin siyaset dincisi çevrelere yutturdukları bir haçlı zehridir.
Aklın gayri İslamîsi de mi var, behey sersem! Allah’ın elinden gayri İslamî şey çıkar mı?
İşletilen aklın meyvesi: Bilim
Emperyalizm morfiniyle uyuşturulanlar aklı mahkûm ettikten sonra, bilimin katline giriştiler.
Şimdilerde, ABD ve AB’de bir yığın sözde ‘İslamcı akademisyen’, daha doğrusu ‘oryantalist beslemesi aydın’ ‘bilimin İslamîleştirilmesi’ söylemini yaygınlaştırmaktalar.
Şu aldanışa, şu zavallılığa bakın! Birileri bilim üretecek, bunlar da onu ‘İslamîleştirecek’...
Bu emperyalizm hizmetkârları‚ İslamî akıl’dan da dem vuruyorlar. Aklı işleten başkaları,  İslamî akıldan söz eden bunlar...
Evrensel aklın içi boşmuş; akıl İslamî akıl olmalıymış... Peki, neden bu içi boş aklı kullanmayı size öneren emperyalist kodamanlar bunu kendileri kullanmıyor?
Sizi kendilerinden çok mu düşünüyorlar dersiniz?
Kur’an’da, Peygamber öğretisinde, akıl ve bilimin İslamî ve gayri İslamî türlerinden bahis var mı ? Böyle bir ayrım var mı ?
Bırakın böyle bir ayrımı, böyle bir ima var mı? Hayır ! Ama akılla bir türlü barışamamış olan hurafe hamalları, bir yolunu bulup aklı kötürümleştiriyorlar…
Son geveledikleri hezeyan, işte, bu İslamî akıl  bühtanı…
Hal bu iken, İslam dünyasında uyanış koca bir hayal olmaz da ne olur?
AKIL PRANGALANINCA…
Özetleyelim: İslam dünyasında akıl sekiz yüzyıldan beri prangalandı.
Bunun sonucu bilimin çöküşü oldu. Akıl işletilmediği için bilimsel üretim durdu. Bilimin onur burcuna, tarikatçılığın ‘keramet’ safsataları oturtuldu. Sonuç elbette ki, sadece hezimet olabilirdi. Ve aynen öyle oldu. Daha doğrusu Kur’an’ın dediği gibi oldu:
“İlimden nasipsizlerin kalpleri üzerine Allah işte böyle mühür basıyor.” (Rum suresi, 59)
Hal böyle olunca, ‘ilhamî bilgi’ veya ‘kalp gözüyle elde edilen bilgi’ nasıl ve nereden elde edilecektir. Mühürlenmiş kalbin ilham ve irfan üretmesi mümkün müdür.
İLİMSİZ DİN HİÇBİR İŞE YARAMAZ
Kur’an’ın mucize devrimlerinden biri de şudur: Kur’an, ilim ve tabiat üstü bir gerçek olan vahyi bile, özellikle yeryüzüne indiği andan itibaren ‘ilim’ diye nitelemekte ve böylece, vahyin yeryüzüne inişinden itibaren ondan yararlanmak isteyenlerin bunu ancak ilim saye-sinde gerçekleştirebileceklerine dikkat çekmektedir. Kur’an o esrarlı üslûbuyla bu gerçeği şöyle ifadeye koyuyor:
“Eğer sen, ilimden nasibin sana geldikten sonra onların boş ve iğreti arzularına uyarsan, işte o zaman, kesinlikle zalimlerden olursun.” (Bakara, 145. Ayrıca bk. Âli İmran, 19, 61; Ra’d, 37)
 
Peygamberlik aynı zamanda ‘ilimde genişlik ve üstünlük’ anlamı taşır. (Bakara, 247)
Peygamberler vasıtasıyla gelen ayetleri anlamak da ilimde derinleşmiş olanların nasibidir. Kur’an’ın yüzde doksanı aşan kısmını oluşturan müteşâbih (çok anlamlı, çok boyutlu) ayetleri anlamak, Allah ile ilimde derinleşmiş olanların hakkı ve yetkisi içindedir. İnsanlar arası ilişki ve çekişmelerde de iki tanık güvenilir kılınmıştır: Tanrı, ilim sahipleri:
“Kitabı sana indiren O'dur. Onun ayetlerinden bir kısmı muhkemlerdir ki; onlar kitabın anasıdır. Diğer ayetlerse müteşâbihlerdir. Şu var ki, kalplerinde bir eğrilik bulunanlar, fitne aramak, onun teviline öncelik tanımak için kitabın sadece müteşâbih kısmının ardına düşerler. Onun tevilini ise bir Allah bilir, bir de ilimde derinleşmiş olanlar. Bunlar, ‘Ona inandık, hepsi Rabbimizin katındandır’ derler. Gönül ve akıl sahiplerinden başkası gereğince düşünemez.” (Âli İmran, 7)
Dokunulmazlara dokunmadıkça olmaz!
Kur’an, İslam‘dan nasibin oranını, bilgiden nasibin belirlediğini ifade etmektedir. Buna dayanarak diyebiliriz ki, bugün Müslüman olmayan ama bilgiden nasibi daha çok olan toplumların Kur’an’dan yararlanma oranları Müslümanlardan çok fazladır.
Bunda şaşacak bir yan da yoktur. Kur’an tüm insanlığa hitap ediyor. Nüfus kağıdına Müslüman yazanlara veya kendilerine‚ Müslüman diyenlere değil...
Kendini sürekli eleştiren benliğe yemin eden bir Tanrı’nın kulları, “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin” diyen bir Peygamber’in ümmeti kendini değil, dünya âlemi hesabı çekmenin peşinde. Perişan haline şöyle bir bakmak yerine cennete ve cehenneme kimlerin gideceğini listelemenin derdinde. Yazık ki ne yazık! Varlık, var oluş, insan ve evrenle ilgili binlerce soru soran ve sorduran bir kitabın müminleri olduklarını söyleyenlerin yüzlerce yıldan beri bir gün olsun, “Biz ne yapıyoruz, ne yapmalıyız? Acaba şu perişanlığa düşmemizde bizim de bir hatamız olmuş olabilir mi?” diye asla sormuyorlar. 
İslam dünyası, hayatı, evreni, varlığı, olayları, kültürleri, geçmişi sorgulamayı bırakalı yaklaşık bin yıl oldu. Bu bırakmışlığın temelinde‚ benliğin kendi kendini sorgulamayı bırakması, Kur’an’ın deyimiyle melâmetin (özeleştirinin) terk edilmesi vardır. O melâmet ki, Kur’an ahlakının ve yaratıcı disiplinin ruhudur. Emevî İslam’ı, Muhammedî İslam’daki melâmetin yerine riyakârlığı koydu ve dinleştirdi. Yani Kur’an’ın temel düşmanı olan şirk, Kur’an’ın dini adına egemen kılındı. Türkiye’de din adına egemen olan da işte o. Şimdi, bu bin yıl sürüp giden yıkımı, akıl ve Kur’an denetiminde durduracak mıyız, durdurmayacak mıyız?
Olmak, ya da olmamak sorusu budur. Gerisi hikâye... İnsan, bir anlamıyla da sorgulayan varlıktır. Sorgulamasız her şey olunur ama insan olunamaz. İslam dünyası hem sorgulamayı terk etmiş hem de ‘Mükemmel insan’ olma iddiasıyla kasılıyor.
MUSTAFA KEMAL’DEN ÖZÜR DİLENMEDİKÇE OLMAZ!
ÖNCE şu anda elimizde olanı sorgulayacağız, sonra da mirası sorgulayacağız. Bize, “Alın yaşayın!” diye dayattıkları ne varsa sorgulayacağız. Kur’ansal ilke açıktır: “Atalarımız hangi hal üzere idiyseler biz onu izleriz...” diyen putperestliğe isyan etmek zorundayız. Bugüne kadar putperestliğe ters düşmeyi değil, bunun tam aksini ilkeleştirerek, bize dayatılan ve tabulaştırılan ne varsa kutsadık. İşte belanın esası bu şirk takıntısıdır.
Mustafa Kemal mirası bu sorgulamayı yaptığı için, Allah ile aldatma saltanatının şeytanî simsarlarınca din dışı gösteriliyor. Elbette ki meseleleri din değil, din üzerinden sağlanan saltanat ve rant. Mustafa Kemal işte o rant tezgâhını yıktı. Gerçek dini güçlendirdi ama onu yıktı. Dinci saltanat odaklarının, haçlı emperyalizmle işbirliği halinde bir asra yakın zamandır yürüttükleri ‘Mustafa Kemal’i İslam dışı gösterme operasyonu’, tarihin en namert nankörlüklerinden birdir. İşte bu nankörlük durdurulup Müdafaai Hukuk Başbuğu’ndan özür dilenmedikçe iflah olası değil.
Tarihin diyalektiği, o nankörlüğün faturasını İslam dünyasına ve Türkiye’ye ödetecektir. Ya ödeyeceksiniz ya da tövbe edip özür dileyeceksiniz. Başka bir yolun olmadığını Batı da onun hizmetkârlığına soyunan siyaset dinciliği de görecektir. Bu, Allah’ın vaadidir. ABD’nin olabildiğince insan yürekli başkan’ı Bill Clinton 1999 Kasım’ında yani Berlin Duvarı’nın yıkılışının onuncu yıldönümü münasebetiyle Georgetown Üniversitesi’nde verdiği bir konferansta Türkiye ile ilgili bir tespitte bulunarak şunu söylemişti:
“İnanıyorum ki, önümüzdeki yüzyıl büyük ölçüde, Türkiye’nin geleceğine, Türkiye’nin bugünkü ve yarınki rolünü nasıl tanımlayacağına bağlı olarak şekillenecektir...”
Clinton’ın söylemek istediği, 21. yüzyılda Türkiye’nin misyonunun Hıristiyan Batı veya Müslüman Doğu’da hiç kimse tarafından oynanamayacak bir misyon olduğudur. Bu misyon, İslam dünyasının öteki ülkelerince üstlenilemez, çünkü onlarda Atatürk ve laiklik yok. Bu misyon, Hıristiyan Batı ülkelerince de üstlenilemez; çünkü onlarda da İslam yok. Türkiye, İslam ile akılcılığın, bir başka deyişle, İslam ile laiklik kucaklaşmasının mümkün ve mutlu bir tablosu olarak, bir başkası tarafından oynanamayacak bir rol oynamaktadır. Bu rolü layıkıyla oynayıp misyonunu tamamlarsa insanlık bundan büyük yararlar sağlayacaktır. Aksi olur, Türkiye diğer Müslüman ülkelerin oturduğu kefeye oturtulursa (ki bugün ABD-AB-saltanat dinciliği ittifakıyla yapılmak istenen budur) bunun sonuçları hem İslam dünyası için hem de Batı için çok kahırlı olacaktır.
Atatürk’ü niçin seviyorum , O’nunla neden meşgulüm?
Son otuz yıllık çalışmalarımın önemli bir kısmını Türk Kurtuluş ve Aydınlanma Savaşı ile o savaşın başbuğu Mustafa Kemal’e ayırdım. Neden?
Gazi ile ilgili araştırmaların hayatımı vakfettiğim Kur’an araştırmalarının bir parçası olduğunu açıkça gördüğümden.
Benim Atatürk’le meşguliyetimin sebebi, bazı eblehlerin (ve bazı namussuzların) iddia ettikleri gibi ‘ulusalcılık takıntısı’ falan değildir. Ben hayatımın hiçbir döneminde kendimi ulusalcı olarak tanımlamadım, tanımlamam. Toplamı otuz bin sayfayı aşan eserlerimin hiçbir yerinde kendimi ulusalcı olarak tanımladığımı gösteren tek cümle yoktur. Çünkü benim, ulusalcılık diye bir meselem yoktur. Benim şahsiyet, iman, ideal dayanaklarım son  derece açık ve şu iki kelimeyle özetlenmiştir: Akılcılık, Kur’ancılık. 
Bir fikir, eylem, anlayış, siyaset ve şahıs bu iki ana değerden birini veya her ikisini taşıyorsa o benim otomatik olarak meşgale alanıma girer. Mustafa Kemal Atatürk, bu iki değerin ikisini de taşıyor ve bu yüzden, benim meşgale alanıma girmektedir. 
Gazi Mustafa Kemal, birçok boyutu olan bir liderdir. Egemen boyutu hangisidir, tartışılır. Tartışmasız olan gerçek şu: Atatürk, aynı zamanda teolojik bir fenomendir ve bu yanıyla bir ilahiyatçı olan Yaşar Nuri’nin doğrudan doğruya çalışma alanı içindedir. Aynen bunun gibi, Atatürk’ün zafere ulaştırdığı Türk Kurtuluş ve Aydınlanma Savaşı da aynı zamanda bir teolojik fenomendir. Ve bunun böyle olduğu, benim bir yorumum veya iddiam değildir, çağın en büyük tefsir bilginleri (ki büyük çoğunluğu Araptır) tarafından da tescil ve ifade edilmiştir. O halde, Türk Kurtuluş Savaşı ve onun muzaffer kumandanı, akılcı ve Kur’ancı ilahiyat bilginlerinin meşgale alanı içindedir. Mesela ben, ‘Kur’an Penceresinden Kurtuluş Savaşı’na Bir Bakış’ı yazarken, bir ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’yu, bir ‘Allah İle Aldatma’yı, bir ‘İmamı Âzam’ kitabımı yazmak gibi bir iş yaptım. Çünkü bu konuların tümü, Kur’an penceresinden baktığımda Kur’an’ın bana “Gör ve değerlendir” emrini verdiği konulardır. Biri neyse öteki de odur.
VAROLUŞSAL GAYEMİZ AYNI
Atatürk’ün, kendi varoluşsal amacını ifadeye koyan cümleleri, benim ve akılcı-Kur’ancı birçok selefimin varoluşsal amacının da aynen ifadesidir. Burada sadece üç sözünü verebileceğim:
“Bu milletin şimdiye kadar Arapların, Acemlerin din maskeli iğfalleriyle aldatılmış olduğunu ispat etmek isteyen bir adamım.” 
“Kur’an’la uyarmak istiyorum!”
Dini yozlaştırıp yalan ve hurafeyi din diye pazarlayarak halkı perişan edenlerle mücadelenin gereğinden söz ederken de şöyle diyor:
“Tek başıma kalsam yine de gider onları tepelerim.” 
Elli yılını Kur’an’ı anlayıp anlatmaya adamış bu satırların yazarının varoluşsal amacı bu sözlerde ifade bulan idealden başka nedir ki?! Atatürk, imanı ve eylemleri bakımından benim, aynen İmamı Âzam gibi, Kadı Abdülcebbar gibi, Necmuddin Tûfî, İzzüddin bin Abdüsselam gibi akılcı seleflerimden biridir. Dahası, Atatürk, akılcı din bilginlerinin hasret ve ideallerini hayata geçirmede başarılı olmuş tek selefimdir. Benim selefim, öncekilerin halefi. Öyleyse, ben, benim tarih yaratmış böyle bir selefimi nasıl göz ardı ederim?! Atatürk’ü anlayıp anlatmak benim hem imanıma hem de akılcı ve Kur’ancı teolog seleflerime saygımın bir gereğidir.
Benim Kur’an’a iman ve hizmetimin varlığını kabul eden herkes, benim Atatürk’ü anlamak ve anlatmak gibi bir görevimin olduğunu da kabul etmek zorundadır. Bu görevi bana Kur’an yüklüyor. Yalnız ve sadece Kur’an…
Atatürk, bir teolojik fenomen olarak benim selefimdir. Böyle olunca, tarih yaratmış bir lider sıfatıyla benim önderimdir. Ulusalcı olduğu için değil, teolojik bir fenomen olduğu için. Atatürk, elbette ki, birçok insanın meşgale alanına ulusalcılık, askerlik, siyaset yanlarıyla girmektedir. O meşgaleler de önemlidir ve saygındır ama ben onlarla meşgul değilim. Ben, teolojik fenomen olan Atatürk’le meşgulüm. Yani ben kendi işimi yapıyorum. 
Son bir söz: Bu yazımı, “Tutturmuşsun bir Atatürk, bırak şu işi” diyen iyi niyetli zavallılarla kötü niyetli namussuzlara ithaf ediyorum. Umarım beni artık anlarlar.
HALA AN­LAŞILMADI MI?
Ba­tı'nın en bü­yük ta­rih fel­se­fe­ci­si ola­rak ka­bul edi­len İn­gi­liz düşünürü Ar­nold Toynbee (ölm.1975), 1940'lı yıllar­da dün­ya­ya şu­nu söy­lü­yor­du: Ya­kın­da in­san­lık, mut­lu bir gelece­ği din­le­rin mi­ra­sı içinden çıkar­ma gay­re­ti içi­ne gi­re­cek­tir. İde­o­lo­ji­ler dev­ri bitmiştir...
Toyn­bee'nin kırk­lı yıl­lar­da gör­dü­ğü­nü, ay­dın­la­rı­mız, Ber­lin Duvarı yıkıl­dı­ğın­da ya­ni elli yıl  ka­dar son­ra görebil­di. Ve do­ğal olarak, Batı’yı ve çağı yanlış okumamız, sırtımıza el­li yıl­lık bir gecikme­nin ağır fa­tu­ra­sı­nı yük­le­yi­ver­di.
Toyn­bee, özel­lik­le, Ba­tı'nın ya­rın­la­rı­nı ko­ta­ra­cak olan­la­rın dik­ka­ti­ne sun­du­ğu uyarısında bir şe­yin da­ha al­tı­nı çiz­miş­tir: ‘Ye­ni­den Din­ler Dev­ri’nde, en bü­yük şans İslam'ın olacaktır. Hı­ris­ti­yan­lık, ta­rih önünde­ki sı­na­vın­da ba­şa­rı­sız ol­muş ve in­san­lı­ğı ko­mü­niz­me tes­lim et­miş­tir.
Toyn­bee'nin bu öngörüsünün ta­kip­çi­si idik. Böyle olduğumuz içindir ki Ber­lin Duvarı yı­kıl­dı­ğı gün­den be­ri bağıra ba­ğı­ra şu­nu söy­le­dik: İde­o­lo­ji­ler sahneyi boşalttı. Din­ler yeni­den başkö­şe­ye otur­du. Şim­di iki te­mel soru var:
1. İn­san­lık, en­gi­zis­yon de­ne­yim­le­rin­den ders al­mış ola­rak di­nin, Allah ile aldatanlar tara­fın­dan sö­mü­rü ara­cı ya­pıl­ma­sı­na gi­den yol­la­rı tıkama ve din­den bir ba­rış ve mutluluk reçetesi çıkarma ba­şa­rı­sı­nı gös­te­re­bi­le­cek mi? Yok­sa kit­le­ler; açık ve­ya maske­li en­gi­zis­yon­la­rın ye­ni­den sah­ne­yi dol­dur­ma­sı üze­ri­ne, es­ki­sin­den güç­lü bir dinsizlik ide­o­lo­ji­si­ne da­ve­ti­ye mi çı­ka­ra­cak­lar?
2. İs­lam, es­ki en­gi­zis­yo­nun to­run­la­rı ta­ra­fın­dan, in­san­lık­la kucaklaşsın di­ye ra­hat bırakı­la­cak mı­dır, yok­sa yirmi ­bi­rin­ci yüz­yı­lı pe­şi­ne tak­ma­sı­nı ön­le­mek üze­re bir­ta­kım siyasal oyun­lar­la sah­ne­den uzak­laş­tı­rıl­ma­sı mı de­ne­ne­cek­tir?
 
Za­man, ne ya­zık ki, bu so­ru­la­rın iki­si­ne de mut­suz­luk ve umut­suz­luk ser­gi­le­yen cevaplar ver­mek­te­dir. Baş­ta ABD ol­mak üze­re, çağın egemen kuvvetleri, sah­ne antiemperyalist İs­lam'a kal­ma­sın di­ye büyük bir seferberlik içi­ne gir­miş bulunuyor. Temel he­def, en­gi­zis­yo­n ve emperyalizmin bir nu­ma­ra­lı düş­ma­nı olan Kur'an di­ni­ni, emperyalizm yamağı bir ideolojiye dönüştürmek ve Müslüman kitleleri gardiyansız hapishaneler haline getirilen camilerdeuyuşturup etkisizleştirmek. Atatürk devrimciliği işte buna engel olduğu içindir ki, ilk yüklendikleri kale Atatürk aydınlığı olmaktadır.
ANA HEDEF CUMHURİYET TÜRKİYESİ
Sa­ğa so­la hiç çek­me­den ve büyük bir üzüntü duyarak söy­le­ye­lim ki, Müs­lü­man dün­ya, ken­di­si­ne ku­ru­lan emperyalist tu­za­ğa düş­müş­tür. Cum­hu­ri­yet sa­ye­sin­de bir is­tis­na gi­bi du­ran Tür­ki­ye de ayak­la­rı­nı ve kanatlarını tu­za­ğa kap­tır­mak üze­re­dir.
1950’lerden sonra oynanan, Yeşil Kuşak İslamı, Afganistan'daki Taliban oyu­nu, şimdilerde yine bizim üzerimizden oynanan Ilımlı İslam oyunu bü­yük haçlı senaryonun muhtelif perdeleridir.
İs­lam bir ‘il­kel­lik ve deh­şet sis­te­mi’ ola­rak lan­se edi­le­bil­miş­tir. Ki­ni­ni din, kan dökmeyi iba­det, oyuna gelmeyi za­fer sa­nan akıl ve aydınlık düşmanı birta­kım dinci çe­te­ler aracılı­ğı ile...
Son ve ke­sin za­fer, Tür­ki­ye'nin dü­şü­rül­me­siy­le el­de edi­le­cek­tir. Ana hedeflerden birincisi Türkiye’dir. Ön hazır­lık­lar, Cum­hu­ri­yet düş­ma­nı hu­ra­fe ve sö­mü­rü din­ci­li­ği­ne za­ten yap­tı­rıl­mış bu­lu­nu­yor.
Yaşadığımız günler, hazırlık döneminde ekilen fidanların meyvelerinin devşirilmekte olduğu günlerdir. Ancak karanlığın kesin zafer göstergesi, Anıtkabir’in dümdüz edilmesidir. Emperyalizm ve yamakları, olanca gayretleriyle bunu sağlamanın peşindeler. Televizyon ekranlarını taradıkça içimden hep şu ses yükseliyor:
“Acaba Türk televizyonları, özel olarak Atatürk’e ve Millî Mücadele’ye sövmek için mi kuruldu?! Ve, Halâskâr Gazi’nin milleti bu kadar nasıl düşebildi?!”
Şimdi, şu anda bu topraklarda ‘olmak ya da olmamak’ kaygısıyla ilgili soru şudur:
Tarihin diyalektiği, emperyalizm ve işbirlikçilerine Anıtkabir’i dümdüz etme şansını verecek mi?
İbadet kavramını doğru öğrenelim!
Yaratanla yaratılanın diyalogu, yukarıdan aşağı, yani Allah'tan insana doğru olan şekliyle vahiydir. Diyalogu aşağıdan yukarı, bir başka deyimle insandan Allah'a doğru düşündüğümüzde, karşımıza ibadet veya dua diye andığımız faaliyet çıkıyor. Nereden bakarsanız bakın, ibadet edenle ibadet edilen (âbidle mâbud), bir daire üzerinde, bir noktada kucaklaşacaktır. Esas olan da bu kucaklaşmadır. Bu nokta, Japon profesör Toshihiko İzutsu tarafından, ‘Kur'an'da Allah ve İnsan’ adlı eserde çok güzel incelenmiştir.

Kur’an’ın ibadet anlayışı meselesinde düzeltilmesi gereken çok ciddi ve tarihsel bir hata vardır. Kur’an’daki ibadet, ubûdiyet (kulluk), âbid (ibadet eden), abd (kul) kelimelerini geleneksel kabule uygun olarak ‘kulluk’ eksenli sözcüklerle Türkçeleştirmeyi sürdürmekteyiz. Bu tümden yanlış değildir ama işin yarısıdır.  Gerçeğin bir diğer yarısı, ibadet sözcüğünün etimolojisinde saklıdır.

İbadet sözcüğünün semitik menşei İbranice'deki ‘aboda’ dır. Aboda iş yapmak, değer üretmek, birisi adına çalışmak demektir. Bu durumda Kur’an’daki ibadetin esas anlamı, iş yapmak, değer üretmek olur. Abd veya âbid bu işi yapan kişidir.

İbadetin bu anlamı Kur’an’daki amel (iş yapmak, değer üretmek) kavramıyla birlikte düşünüldüğünde iyice yerine oturmaktadır. İnsan, sürekli amele yani iş ve üretime çağrılmakta, ölümsüzlüğün temel şartı olarak amel gösterilmektedir. Dahası, Kur’an, mensuplarına “Allah’ın yardımcısı olun” (Saff, 14) emrini vermekte ve “Allah, kendisine yardım edene elbette yardım edecektir” (Hac, 40) demektedir. Tüm bunlar üst üste konduğunda Allah’a kul olmak sürekli amel yani sürekli iş ve üretim olarak karşımıza çıkar.

Şimdi, insanların ve cinlerin yaratılma amaçlarını gösteren temel ayete bir göz atalım: “Ben cinleri ve insanları bana ibadet etmeleri dışında bir şey için yaratmadım.” (Zâriyât, 56 )

Arapça karşılıkla, ibadet sözcüğünün esas kaynağındaki aboda karşılığını birleştirirsek bu ayetin bizim için sonuç anlamı şu olur: “Ben, cinleri ve insanları bana ibadet etmeleri/benim için iş yapıp değer üretmeleri dışında bir şey için yaratmadım.”

Kur’an’daki ibadet ve ubûdiyet öyle sanıldığı gibi basit bir kölelik ve köleleşme değildir; hür ve atılgan bir benliğin Yaratıcı ile bütünleşerek varlık ve oluş bünyesinde faal bir rol almasının ifadeye konuluşudur. Böyle olunca, ibadet belirli bir mekâna hapsolup tespih çekmek veya irade ve düşünceyi tabularla prangalayıp uyuşmak değil, tüm yeryüzünü bir mabede dönüştürerek insanlığın hayrına ve hayatın tekâmülüne hizmet amacıyla sürekli değer üretmektir. Bunun Kur’ansal ve ilkesel sonucu şudur:

Tüm yeryüzü mabet, tüm meşru fiiller ibadettir. İbadetin Kur’ansal ruhu, ölümsüzlüğü yakalamak için sürekli iş yapıp değer üretmenin kutsallaştırılmasıdır.

İBADETLERİ ŞİRKE DÖNÜŞTÜREN BELA: RİYA

Müfessirler (Kur’an’ı yorumlayan bilginler), ibadetin üç derecesinden söz ederler: Bu derecelerin en basitinde bile riya, yani Tanrı’dan başkalarına ibadet ettiğini gösterme düşüncesi olmamalıdır. Aksi takdirde, şekliyle ibadet adını alan davranış, hakikati bakımından şirk yani Allah'a ortak koşmak olacak ve Mâûn suresinin açık beyanıyla, yapanın lanetlenmesinden başka bir işe yaramayacaktır. İş buraya geldiğinde dehşet verici bir tablo ile karşılaşıyoruz:

Şunu asla unutamayız, unutturamayız: Namaz kılmayanları lanetlemeyen Kur’an, namazında Tanrı rızası dışında bir şey bekleyenleri veya namazı birtakım çıkarlara araç yapanları lanetlemekte, hatta dini inkârla itham etmektedir.

Kıldıkları namazlar sadece lanet vesilesi olanların kimlikleri ve belirtileri hakkında ayrıntılar için bizim ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’ adlı eserimiz okunmalıdır.
Rızıkta eşitlik yoksa iman da yoktur!
Temel ilke, Nahl suresi 71. ayette konulmuştur:
“Allah, rızıkta kiminizi kiminize üstün kılmıştır. Kendilerine fazla verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere aktarıp da hepsi onda eşit hale gelmiyor. Allah'ın nimetini mi inkâr ediyor bunlar?”

Bu ayete göre, servet sahipleri mallarından, emrinde çalışanlara, her iki taraf rızıkta eşit oluncaya kadar vermelidir. Bunun yapıl­maması Allah'ın nimetlerine nankörlüktür, küfürdür:

Eşitliğin her konuda değil, rızıkta istendiğine dikkat edelim. Demek ki Kur’an, insan haklarının bir uzantısı olarak, bütün insanların insan sağlık ve onuruna yakışır bir gıdalanma imkânına eşit olarak sahip bulunmalarını istemektedir. Bu eşitliği, genelde evrensel liderler ve ya-salar, özel olarak da toplumsal liderler ve yasalar sağlamalıdır.

Kur'an'ın bu yaklaşımına bakarak bazı Müslüman düşünürler Marksizm’le İs­lam arasında benzerliği de aşan bir yakınlık görebilmişlerdir. Muhammed İkbal bunların başında gelir. Onun bu konuda Hallâc ve Karmatî felsefeyle örtüşen düşünceleri, ‘Hallâc-ı Mansûr’ adlı eserimizin ‘Hallâc’ın Etkileri’ bölümünde tahlil edilmiştir. 

Servet, en iyi paylaşımın varlığı halinde bile kin ve hırsı tahrik eder. Alman filozofu Nietzsche bu gerçeğe işaret ederken şöyle demiştir: “Nerede bir vaha varsa orada bir put vardır.” Vahadaki nimet, put ve­ya putlar tarafından tekele alınıp aç mideler nefretle kabardığında vahanın altı üstüne gelir. Tarihin her devrinde ve dün­yanın her yerinde terör ve dehşetin altında bu nefret vardır.

Terör; mahrum bırakılmış, sözü dinlenmeyen benliklerin dilidir. Yıkıcı bir dildir ama nihayet bir dildir. Mevlanâ Rumî, asırlar önce bu gerçeğe işaret ederken Konyalı servet babala­rına şöyle sesleniyordu:

“Kendi rızasıyla yok­sullara vermeyenlerden, eli topuzlular gelip zorla alır.”

İslam tarihinde bu Kur’ansal anlayış, Emevîler işe ilk el koydukları sırada sahabî Ebu Zer el-Gıfârî (ölm. 32/652) tarafından, Abbasîler döneminde Hallâc-ı Mansûr (ölm. 309/921) ve mensubu bulunduğu Karmatî devrimciler tarafından, modern zamanlarda da Ebu Zer-Hallâc ruhunun bir devamı olan çağdaş İslam düşünürü Muhammed İkbal (ölm. 1938)  tarafından temsil edilmiştir. Ve ne yazık ki hiçbirisi başarılı olamamıştır. İlk ikisi devrim mesajlarının faturasını başlarıyla ödemiş, üçüncüsünün nasibi de unutturulmak olmuştur.

İSLAM TARİHİNİN ÇİĞNEDİĞİ ÜÇ TEMEL YASA

Ebu Zer-Hallâc-İkbal üçlüsündeki yaklaşımın bugünkü dille ifadesi şu üç ilke-yasadır:

1. Toprakta sınırsız özel mülkiyet yoktur, 2. Yer altı kaynakları (başta su olmak üzere), kamunun ortak malıdır, 3. Sınırsız kazanç ve serbest kâr anlayışı tartışmasız zulümdür.

İkbal, bu anlayışı, eserlerinde değişik vesilelerle defalarca dile getirmiş, sa­vunmuştur. Ve bu anlayışının bir uzantısı olarak, Kur'an verilerinin dün­yaya ilanı açısından övgüye layık bul-muş, Karl Marx’ın mesaisi­ni ve eserini takdirle karşılamıştır. Bu konuda bütün rahat­sızlığı, Marks'ın Kur’an adına değil de ateizm adına konuşmuş olması idi. Marx’ı, savunduğu ekonomik anlayış yüzünden değil, bu anlayışı, esas öncüleri olan peygamberlere ve Kur’an’a değil de materyalizme monte ederek öne çıkarması yüzünden eleştirmiştir. 

İkbal, en vurucu fikirlerinden bir kısmını, Marks'a söyletmekten asla çekinmemiştir. Bâl-i Cibril adlı eserindeki ‘Lenin ve Allah’ şiirinde, felsefesinin en önemli ideallerinden birini, Allah'tan Lenin'e bir emir olarak verdirişi ise gerçekten sarsıcıdır. Allah, devrimci lider Lenin’e, kapitalizme bir Kur’an tokadı gibi inen şu emri veriyor:

"Ben bü­tün bu mermer ibadethanelerden usandım; git, bana ibadet için basit bir kerpiç kulübe yap!"
 
Şirke bulaşmış dinin götüreceği yer
Basiret ve bilgi yüklü mektuplar alıyorum. Ve çok mutlu oluyorum. Çünkü hemen hepsi, benim aydınlatma hizmetlerimin açtığı yoldan yürüyerek gelmişler buralara. İşte, adı bizde mahfuz bir kişinin yazdıkları:

“Önce Allah'ın, sonra sizin sayenizde Kur'an bağımlısı olmuş insanlardan biriyim. 10 seneyi aşkındır sizi okuyorum. Ve namaz da kılıyorum. Sayenizde uyananlar çoktan uyandı hocam.”

“Sizin bu toplumun uyarıcısı olduğunuzu birçok kişi biliyor. Peygamber gelmeyeceğine göre, uyarıcılar gelecektir. Tüm Kur'an âşıkları biliyorlar ki, Allah'ın kızdığı her şey bu toplumda mevcuttur. Hûd suresinin tümü gibi. Ama en kötüsü ‘Allah'la aldatmak’ ve şirk. Sırf bu günah yüzünden helâk olabiliriz. Eğer kitaba ve peygamberimizin ahlakına sahip çıkılsaydı, Kur’an Türkçe okutulup anlaşılmasına kapı açılsaydı kimse dinci müşriklere inanmazdı. Emperyalizm ve siyonizm bu uydurma dine eklenince bugünkü vahim tablo ortaya çıktı.”

“Ben Kemalistim ve sosyalist İslam’a tarafım. Yani Kur'an sosyalizminden yanayım. İslam’ı arıyorum ama bulamıyorum. Bu yüzden de birçok insan gibi kitaba, namaza sarıldım; sabrediyorum. Haram lokma yemedim.”

“Size katılıyorum, büyük bir sınavdayız, ya karanlık ya aydınlık. Benim ümidim var. Sanki Mustafa Kemal yine şaha kalkıyor, Atatürk yine şaşırtacak. İmamı Âzam'ı okuyorum. Mücadele aynı. Hep hortluyorlar sonra devrilip gidiyorlar. Haram yeme doruk noktada.  Hak ve hukuk yok, kendini dindar gösterip haçlılara ve siyonistlere kul köle olmak, dini değiştirip başka din yaratmak, ölçüde tartıda hile zirvede. Irak'ta, Filistin'de, Libya'da, Mısır'da çocuklara ve kadınlara yapılanları saymıyorum. Böyle bir camia helâk olur, Hocam. Sadece Allah'ın yanındakiler  ayakta kalacaktır. Bunların gemisine binen batar. Bu gemi şeytanın gemisidir.”

YIKICI İMANI TANIMALIYIZ

Okuyucumun söylediklerine aynen katılıyorum. Ve küçük bir ilave, kısa da bir yorum yapmak istiyorum.

Yaşadığımız toplum, yıllar ve yıllardır kendisini ‘yüzde doksan dokuzu Müslüman’ toplum olarak tanıtır. Hem de, haşa, Allah’ın oğluymuş gibi kasıla kasıla söyler bunu. Söyler ama her geçen gün, bunun aksini ortaya koyar. Ahlaksızlık, yolsuzluk, hırsızlık ve bozuklukta en önde gidenlerinden biri de bu toplumdur. Son günlerde yapılan bir istatistiğe göre, Türkiye, yardımseverlik konusunda 146 ülke arasında 137. sırada. Organ bağışında Avrupa ülkeleri Müslüman ülkelerin 10 kat önünde. Yani, ‘yüzde doksan dokuzu Müslüman’ ülkemizin sakız gibi ağzında tuttuğu lafa göre ‘gâvur ülkeler’ önde.

İstatistiğe bakınca kimin gâvur olduğunu sormamak vicdan ve akla ihanet olur.
Bu gerçekleri insana yakışır bir samimiyetle değerlendirdiğimizde şunu söylemek borcundayız: Yüzde doksan dokuzu Müslüman ( !) ülkemizin imanı, Kur’anî bir iman olmaktan uzaktır. Kur’an, imanın yıkıcı, kötülük emredici bir kuvvete de dönüşebileceğini bildirmektedir. (Bakara, 93; Secde, 29-30) Yani, imanın da yapıcısı ve yıkıcısı var. Anadolu Kurtuluş Savaşı’nda olup bitenler bu iki imanın savaşını da gündeme getirdi. Yıkıcı imanın en tipik örneklerine o savaşta tanık olduk ve gördük ki, yıkıcı iman aynı zamanda hain ve namerttir. Siyaset dinciliği veya dinci siyaset, yıkıcı imanın en tipik örneğidir...

İslam dünyasındaki iman yıkıcı tür kulvarına girdiği içindir ki felaketten başka şey getirmiyor. Fesat dinciliği ekipleri bundan kurtulmak için “İsa gelecek, insanlık kurtulacak” demeye başladılar. Aklı ve bilimi egemen kılmak yerine birilerinin gelmesini bekliyorlar. Sonuçta İsa elbette ki gelmiyor ama ona vekâleten olacak, ABD ve AB geliyor. Geliyor ama bize yarar hiçbir şey vermiyor; kendine yarar ne varsa alıp götürüyor.

Türkiye’de, yüz bin camiye rağmen Tanrı’nın dininden eser bulunmamasının sebebi, Kur’an’dan nasipli olanlar için belli: İmanın yıkıcı türden oluşu. İman bu hale nasıl geliyor? Tevhit patenti altında şirk yaşandığında. Bu ne demek? Lütfen, yeni çıkan, ‘Din Maskeli Allah Düşmanlığı: Şirk’ adlı kitabımı  okuyun.
‘Ulema çoğunluğu’ gerçeğin ölçüsü mü?
Kur’an bize gösteriyor ki; tevhit kişileri değil, ilkeleri şirk ise ilkeleri değil, kişileri esas alır. Bunun içindir ki, tevhit kanıttan söz ederken ilme ve kitaba, şirk kanıttan söz ederken atalara, ecdada yollama yapar.

Müslüman tarihin her döneminde, egemen gücün güdümüne alınmış ‘konuşan ulema’yı gerçeğin ölçüsü yapmak ‘şirk omurgalı Emevî dinciliği’nin belirgin niteliği olmuştur. İlginçtir, Kur’an, şirk dinciliğinin bu niteliğine, ilkelere yollama yaparak karşı çıkmaktadır. İşte ana ilkeler:

“Yeryüzündeki insanların çoğunluğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Sadece sanıya uyarlar onlar ve sadece saçmalarlar.” (En’am, 116)

“De ki, ‘Pisin çokluğu seni hayrete düşürse de pisle temiz bir olmaz!" (Mâide, 100)

“Onların çoğu sanıdan başka bir şeyin ardınca gitmiyor. Doğrusu şu ki, sanı, haktan hiçbir şey ifade etmez.” (Yunus, 36)

Bu beyyineler şu gerçekleri açıkça gösteriyor:

1. İnsanlığın çoğunluğu daima karanlıktadır; bu çoğunluğa uyan da karanlığa saplanır, 2. İnsanlığın çoğunluğu kendi zanlarına ve nefislerinin dürtülerine uyar, 3. Zan, hakikat adına hiçbir anlam ifade etmez, 4. Hidayet ve hakkın kaynağı Yaratıcı kudret olan Allah’tır, çoğunluk değil, 5. Çoğunluk, daima cazibe ve ilgi yaratır ama çoğunluk daima pisi temsil eder, 6. Sanının yerine ilim geçirilmelidir, sanıyı saf dışı etmenin ilimden başka bir çaresi yoktur.

Emevîler sonrası Müslüman tarih, Kur’an’ın çoğunluğu değil, gerçeği esas alan bu tevhit ilkelerinin tersine bir gidişi dinleştirmiştir. Müslüman tarihin özellikle fıkıh alanında öne çıkardığı icma (ulemanın fikir birliği), cumhuri ulema (ulema çoğunluğu) gibi kavramlar bunun göstergeleridir.

EGEMEN GÜCÜN GÖRÜŞÜ VE İCMA DENEN SAPTIRMA

Egemen gelenek, ilmin yerine çoğunluğu koymuş, bununla da yetinmemiş, icmaı dinsel delillerden biri olarak tescil edip inanç manifestosuna geçirmiştir. İcma bu yer değiştirmeyi dinleştirmenin kurumsal göstergesidir. Egemen gücün güdümündeki ulema çoğunluğunun dediği din olunca hakikati söyleyen azınlıktakiler dışlanmış, hatta zaman zaman bir yolu bulunup mürtet ilan edilerek katledilmişlerdir. Bu mazlumlar kervanının başında, akılcılığın öncüsü İmamı Âzam gelmektedir. Kervanın son halkası, mesajı ve mücadelesi üzerinde ileride duracağımız, Sudanlı müceddit düşünür Mahmut Muhammed Taha’dır. Cafer Numeyrî denen şeriatçı firavun tarafından mürtet ilan edilip asılan Mahmud Muhammed Taha (idamı, 1985) Kur’anî düşüncenin bu yüzyıldaki anıt önderlerinden biridir.  

Sadece Hanefîliğin değil, İslam fıkhının kurucusu sayılan şehit dahi İmamı Âzam, bırakın icmaı edille-i şer’iye (dinsel deliller) arasında göstermeyi, icma diye bir kavram ve yöntemden söz bile etmez. İcma, İmamı Âzam düşüncesi açısından olsa olsa içtihat çerçevesi içinde ele alınabilir.

Gerçek şu ki, İmamı Âzam, ulema çoğunluğunun dediğini ‘şerî delil’ saymak şöyle dursun, sahabe neslinin icmaını bile tartışmasız delil saymamaktadır. Sahabenin icmaı bile sadece bir içtihattır. O şekliyle kabul edilebilir veya eleştirilebilir. İmamı Âzam, sahabeyi izleyen kuşağın yani Tâbiûn neslinin icmaını ise içtihat olarak bile bağlayıcı saymamaktadır. Bu noktadaki sözü bir devrim sözdür. Şöyle diyor: “Onlar adamsa biz de adamız; kendi içtihadımızı kendimiz yaparız.” (Konunun ayrıntıları ve İmamı Âzam’ın mücadelesi için, ‘Akılcılığın Öncüsü İmamı Âzam’ adlı eserimiz okunmalıdır).
Ulema çoğunluğu veya icmaın arkaplanı
Günümüz Türkçesinde icma anlamında daha çok Batı’dan alınan konsensus sözcüğü kullanılmaktadır.

Fıkıh usulü dediğimiz metodolojinin bir terimi olarak icma’, “Hz. Muhammed’den sonraki herhangi bir yüzyılda Müslüman müçtehitlerin bir meseleye ilişkin dinsel bir hükümde birleşmeleri” olarak tanımlanır. 

Tanımın akla ilk getirdiği şudur: İcma, yapıldığı yüzyıl değişince, yeni olaylar ve mesele-ler için yeniden işletilecek demokratik bir mekanizmadır.  Fakat ne yazık ki bu tanımı koyan düşüncenin mirasçısı olduğunu söyleyen zihniyet, birçok yüzyıl geçtiği halde icma edilmiş konuların hiçbirine dokunmamış, tam aksine, onlara dokunmamayı dinleştir-miştir. İcma, tanımının aksine, ‘Müslümanların herhangi bir yüzyılda üzerinde ittifak ettikleri bir meselenin bir daha tartışmaya ve değerlendirmeye alınmaması’ şeklinde tanımlanması gereken bir mekanizma oluvermiştir.

İkinci nokta, icmaın, bir asırdaki İslam bilginlerinin tümünün görüşü olduğunu iddia etmek eşyanın ve insanın tabiatına aykırı olduğu gibi, tarihsel gerçeklere, akla ve Kur’an’a da aykırı-dır. İcma konusu olan meselede her zaman en az birkaç âlim dışta kalır ki sadece bu bile icmaın tanımını tutarsız kılmaya yeter. Dışta kalanların görüşlerinin en isabetli görüş olmadığını iddia etmemiz aklen ve naklen mümkün değildir.

Kur’an, müminleri, sözleri dinleyip de en iyisine uyanlar olarak tanıtıyor (Zümer, 18); daha çok sayıda kafadan çıkan sözü dinleyenler olarak tanıtmıyor. Bunun içindir ki, Şâtıbî gibi bazı büyük metodolojistler icmaın aklen ve naklen mümkün olmadığı kanaatine varmış-lardır. İmamı Şâfiî de bu görüştedir.

Gazalî gibi tutucu bir düşünüre göre bile, icmaı değişmez kılmak, ümmetin tüm ilim sahip-lerini taklitçi-güdük durumuna düşürmektir. Oysaki bir âlimin bir başka âlimin görüşünü taklit edeceğine ilişkin bir kanıt yoktur. Kanıt yoksa iddia da geçersizdir. (Gazalî; el-Menhûl, 476-480)

AKILCI EKOLÜN KARŞI ÇIKIŞI 

Akılcı ekol Mutezile’nin büyük imamlarından en-Nazzâm (ölm. 231/845) şöyle düşünmek-tedir: “Bırakın ulema çoğunluğunu, tüm ümmetin icmaı bile kanıt değildir. Çünkü üm-metin icmaı da hatadan arınmış olamaz. Ümmet, hata, günah, hatta irtidat üzerine de icma yapabilir.” Defalarca yapmıştır ve yapmaya devam etmektedir. Öyle olunca da fikre katılanların sayısının çokluğu, işin mahiyetini değiştirmez. Tek başına hataya düşenler toplu halde de hataya düşerler. (Serahsî; Usûl, 1/295; İbn Ebil-Hadîd, Şerhu Nehci’l-Belâğa, 20/28)

Dikkat edilirse Nazzâm, kilise babalarının konsil ittifaklarını dinde kanıt sayan anlayışa vahyin hücumunu bir başka biçimde ifadeye koymuştur. Din bir uzlaşma ve parmak sayısı kurumu değildir. Din, demokrasi işletilerek yaşanır ama oluşturulamaz. Din, teslimiyet kurumudur ve teslimiyet sadece ve sadece Allah’adır. İlimde bu teslimiyet ilkelere olacak-tır ki o da Allah’a teslimiyetin bir başka şeklidir. Çünkü ilkelerin kaynağı da Tanrı’dır. O halde ilimde de icma ve çoğunluk görüşü  işlemez. İcma, teslimiyetin sadece Allah’a ve ilkelere olması gerektiği yolundaki temel tevhit ilkesini, müşrik ve hristiyanî bir konsil mantığıyla parçalamaktadır.

İşte, gelenekçi ve taklitçi fıkıh odaklarının “Dokunduğu konuda bir daha içtihat yapıla-maz!” diye tanrısallaştırdıkları icmaın esası budur. Tanrısallaştırmak sözü bile az kalır! Tanrı-sal kitap kendini yoruma açmakta ve bilim sahiplerini yorum yapmaya özendirmektedir. Yani, İslam adına, Kur’an ayetleri üzerinde sürekli bilimsel faaliyet (içtihat) serbesttir ama ulema-nın ‘bir asırdaki ittifakı’ (!) denen icmaın belirlediği ‘konsil kararları’nda içtihat yasaktır!

Geleneksel-saltanatçı din anlayışı, ilmi, Tanrı’nın tanıklığıyla eşitleyen Kur’an’ın dini adına, ‘şerî deliller’ içine ilmi koymamıştır ama Kur’an’ın şirk olarak nitelediği ‘çoğunluk görüşü’nü koymuştur. Çünkü ilmin güdüme alınamayacağını ama çoğunluğun alınabileceğini bilmiştir. Ve böylece kendi felaketini kendi eliyle hazırlamıştır.
Susturulan insanların icmaı
Şunu bilmeliyiz: Üzerinde icma var dedikleri konuların büyük kısmında bilim ve fikir adamları konuşmamış, konuşamamış, bir kısmı da konuşturulmamıştır. Bu gerçeğin yaratacağı engeli yok etmek için bulunan yol da ürpertici bir zulümdür: Denmiştir ki, “İcma ille de bir konuda konuşup ittifak etmekle doğmaz; bilginler, susarak da icma’a katılabilirler.” Konuşarak katılırlarsa bu açık icma olurmuş, susarak katılırlarsa bu da sükûtî icma yani susarak oy verme şeklinde olurmuş. Doğrusu, bu kurnazlığa engizisyon papazları bile şapka çıkarır. Çağdaş Arap fakîh Hallâf, bu oyuna değinirken şöyle yazıyor:

“Susan kimsenin fikri yoktur. Ona, herhangi bir konuda ‘Katıldı!’ veya ‘Katılmadı!’ şeklinde bir fikir isnat edilemez. İcma adı verilenlerin çoğu, işte bu şekilde, susma yoluyla doğmuştur.” (Hallâf, 232)

Sözün özü şu: Geleneksel egemen güç, konuşmasını istemediklerini susturmuş, sonra da onların susmalarını ‘sükûtî icma’ adıyla kullanmıştır. Şeytana taş çıkartan bir iblisliktir bu...

Eserinde bu gerçekleri dile getiren çağdaş Arap fakîh el-Hallâf, şunu da ekliyor: “Herhangi bir asırda herhangi bir icma olmuş mudur? Bu soruya verilecek cevap ‘Hayır’ olacaktır.” (Hallâf, 230) Hallâf’a göre, ulemanın icmaı denen şey, meselenin tartışıldığı sırada hükmü verecek olanın danıştığı birkaç kişinin kabul ettiği görüştür. O beldenin dışındaki İslam ulemasının bundan haberi bile yoktur. (aynı eser, 231)

Gerçek şu ki, icma, geleneksel dinciliğin maskeli kavram ve kurumlarından biridir. İcma gerçek bir demokratik yöntem olarak uygulansaydı bilim ve düşünce hayatına hayırlı katkılar sağlayabilirdi ama ne yazık ki icma bir ‘Allah ile aldatma yöntemi’ olarak sahnelenmiştir. Ve bugün, Müslüman düşünürlerin başına dert, beyinlerine pranga olmaktadır.

Dikkat edilsin, Kur’an yüzlerce kez ilim dediği halde ilim denmemiştir ama bir kere olsun icma demediği halde sürekli icma denmiştir. Çünkü ilimde kaypaklık ve manipülasyon işletemezsiniz ama icmada işletirsiniz. Geleneksel Emevî dinciliği için, ilkeleri ve kavramları yozlaştırıp istismara açık bir otorite yaratmak gerekiyordu; yaratılmıştır. Eğer, icma konsil değil, bilim otoritesidir deniyorsa o zaman “İcma ile belirlenen hususlarda bir daha içtihat yapılamaz!” dayatmasının olmaması gerekir.

İCMA MI, BİLİME TASALLUT MU?

Meselenin dikkat çeken yanlarından biri de şudur: İslam tarihi boyunca, icma yapılan konular sadece dinsel konular olmakla kalmamış, yaratılış, eşyanın tabiatı, varlık kanunları vs. gibi tamamen akıl, bilim ve deney alanına giren konularda da icmalar icat edilmiştir.

İslam dünyasında, bilimsel icat ve keşifler yapmak yerine, icmalar yaratılmıştır.  Oysaki bu alanlar, varlık kanunlarının işlediği alanlardır. Bu kanunlar, çoğunluk görüşüyle değil, varlığın bilimsel yöntemlerle incelenmesi sonucu keşfedilir. Bilimde parmak hesabı olmaz. Bilimsel kanunlar, oylamalarla değil, araştırmalarla bulunur. Bilimde demokrasi olmaz, din koymada ise hiç olmaz. Bilim, sünnetullaha (varlık yasalarına), din ise hükmullaha (Allah’ın hükmüne) dayanır. Bilimin kanunları ile dinin buyruklarını icma ile koymaya kalkmak aklen bühtan, naklen şirktir.

Kilise, asırlarca bu suçu işleyerek dine de bilime de kötülük etmiştir. Kilise, bilimin kanunlarıyla dinin buyruklarını konsil kararlarıyla belirlemeye kalktı ve bu yüzden bilim de zarar gördü din de. İcma, örneğin, yöneticiyi seçmede, yerleşim, istihdam, sanayi, ziraat, ticaret alanlarını belirlemede bir demokratik yöntem olarak kullanılabilir. Çünkü bu alanlar zamanüstü ilkelerin alanı değildir. Ama bilimin kanunları, dinin buyrukları evrensel ve zamanüstüdür; bir asrın ulemasının icmaı ile belirlenemez. Böyle bir belirleme eşyanın doğasına, vahyin ruhuna aykırıdır.

Ne yazık ki, geleneksel dincilik, başlangıçta sadece din alanında uygulanacağını söylediği icmaı, bilim alanına da taşımış ve bu aldatma kurumunu bilimi prangalamak için tepe tepe kullanmıştır. Ürpertici örnekleri göreceğiz. 
Kutsal vekil tutkusunun yıkımı
Allah dışındaki güçleri veya kişileri dokunulmaz-kutsal vekil ilan etmek, şirkin belirgin niteliklerinden biridir. Başka bir deyişle, şirk, bir tevkil (birilerini vekil etme) kurumudur, tevkilin dinleşmesidir.

Kur’an, “Yalnız Allah’ı Vekil edin!” buyruğuyla, insan hayatından, özellikle din hayatından yedek ilahların kovulmasını amaçlamaktadır. Allah dışındaki varlıkları vekil etmeme buyruğu, Fâtiha suresinde formüle edilmiştir: ‘Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz!’

Kur’an, şuna da ısrarla vurgu yapmaktadır: “Vekil olarak Allah yeter!” (4/81, 132; 33/ 3, 48) Eğer ‘dokunulmaz, azledilemez vekil’ edinecekseniz, bu sadece ve sadece Allah olmalıdır. (12/67; 39/38)

İnsanlara dokunulmaz vekil olma hak ve yetkisi, bırakın geleneksel dinciliğin öne çıkardığı şeyhleri, efendileri, Hz. Peygamber’e bile verilmemiştir. Şu beyyinelere bakın:

“De ki, ‘Ey insanlar! Şu bir gerçek ki, hak size Rabbinizden gelmiştir! Artık doğruya yönelen kendi benliği için yönelir; sapan da kendi benliği aleyhine sapar. Ben sizin üzerinize vekil değilim.” (Yunus, 108 Ayrıca bk. 25/43; 39/41; 42/6)

Şunu da unutmayalım: Allah, ölümsüz ilkelerin ölümsüz kaynağıdır ve O, insana ilkeleri göndermekle kendisinden bekleneni vermiştir. O’ndan bunun dışında bir şey beklemek O’nun iradesine ters düşmek olur. Ne yazık ki İslam dünyası, ters yola saparak kendisini mahvetmekle kalmamış, insanlığın Kur’an’la tanışmasını engellemek gibi bir cürüm de işlemiştir.

ALLAH’TAN BAŞKASINI VEKİL ETMEMENİN HUKUKSAL ANLAMI

Allah’tan başkasını vekil etmemenin Kur’ansal anlamı sadece metafizik, mistik bir anlam değildir. Bu yaklaşımın belki de birinci dereceden anlamı, yönetme yetkisinin ‘Allah’ın vekili’ sıfatıyla kişilere veya ekiplere verilmemesidir. Vekâlet başkadır, dokunulmaz-kutsal vekil başkadır. Allah adına vekâlet, dokunulmaz-kutsal vekâlettir. Kur’an, hiçbir insanın böyle bir vekâlet kullanmasına izin vermez. İslam dünyası ise asırlardır bu vekâleti kullananlarca yönetiliyor. Allah ile aldatma, din sömürüsü ve nihayet laiklik düşmanlığının arkaplanında bu vardır.

Kur’an, sekülarite (dünyevîleşme) anlamında laikliği istediği gibi, laisite anlamında laikliği de istemektedir. Laisite anlamında laiklik, toplumun Allah’a vekâleten yönetilmesine izin verilmemesini ifade eder. Toplumu yönetenler Allah’ın değil, onlara oy verenlerin vekili olacaklardır. Onlara vekâlet verenler, onları görevden uzaklaştırmak istediklerinde vekâleti geri alabileceklerdir. Oysaki Allah’a vekâleten yönetenlerin görevlerine son verilemez. Siyaset ve saltanat dincileri bunu bildikleri için, yöntemin ‘Allah’a vekâleten’ olmamasını esas alan laikliği bir numaralı düşman ilan etmekteler.

Buradan bakıldığında görülecek olan şudur: Krallık ve sultanlık sistemleri birer zulüm sistemidir. Bu sistemlerin ‘Allah ile aldatma’ ile desteklenmiş şekli olan hilafet sistemi de bir zulüm siste-midir ki, Hz. Peygamber’den otuz yıl sonra ümmete musallat olmuş ve Cumhuriyet’i kuran Müdafaai Hukuk devriminin işe el koyduğu güne kadar şirk ve zulmünü sürdürmüştür.

Son iki yüzyılda bu zulümden en çok yararlananlar haçlı emperyalistler oldu. Haçlı Batı emperyalizmi bugün, Cumhuriyet Türkiyesi’ni o zulüm ve şirk döneminin gayyasına yeniden sokmaya çalışmakta, bunun için de Yeni Osmanlı Dönemi diye bir şirk kulvarı açmak istemektedir. Zaten gırtlağına kadar şirke bulaşmış olan sözde Müslüman kitleler de bu oyuna gelmeyi bir meziyet olarak alkışlamaktalar. Saltanat dincisi engizisyon ekipleriyle onları kullanan haçlı Batı emperyalizminin, Müdafaai Hukuk devrimleriyle bu devrimlerin mimarı Atatürk’ten rahatsızlığının arkasında bu amacın yattığını görmemek için idrak ve basiretten yoksun olmak gerekir. Tabiî ki, Kur’anî imandan da yoksun olmak gerekir. 
Var olmak veya ‘İnsanın Allah’a yardımcı olması’
Başlık Kur’an’dan alınmıştır. Emevî yamağı geleneksel dinciliği kudurtabilir ama Kur’an’dan alınmıştır. Bakın nasıl?

Yirminci yüzyılın, ilahiyat kökenli en büyük filozofu olarak gördüğüm Alman asıllı Amerikalı Protestan bilge Paul Tillich (ölm. 1965) insana yarar biçimde var olmanın anlamını irdelerken şunu söylüyor:

“Olmak, mevcut olmak demektir; fakat eğer ‘mevcut olan’ hayalî-aldatıcı ise varlık, yokluk tarafından fethedilir.” (Tillich, Systematich Theology, 1/193)

Bu tespit, tamamen Kur’ansaldır. Paul Tillich’in diğer birçok önemli tespiti gibi… Ne yazık ki, Tillich, bu Kur’ansal tespitleri bir Protestan bilge olarak yaparken, Kur’an dini adına konuştuğunu söyleyenlerin söz mevkiinde olanları Arap fistanı, takke ve kıl sayesinde cennet elde etmenin hayaliyle şeytanın peşine takılarak Müslüman dünyanın yıllarını heba ettiler.

Ne demek niyetli eylem?

Geleneksel Emevî dinciliğinin sadece ibadet ve ardından da namaz olarak kayıtladığı ve yüzlerce kez kullandığı ‘amel’, niyetli eylemin ta kendisidir. Amel, sözlük anlamıyla, niyetli davranış, hareket, iş, eylem demektir. Kur'an'da, amele yakın bir anlamda kullanılan fiil sözcü­ğü de çok geçer. Ancak Isfahanlı Râgıb’ın da belirttiği gibi, her amel fiil olduğu halde, her fiil amel değildir. Kur'an'dan anlıyoruz ki, geleneksel dinin tekrarladığının aksine, yalnız ibadetler değil, insa­nın niyeti ve şuurlu bütün faaliyetleri ameldir.

Kur'an hemen her yerde, iman kelimesinin ardından amel kelimesini vermekte ve böylece insanı başarı ve mutluluğa götürecek imanın, amelle kucaklaşması gerektiğine dikkat çekmektedir. Hayat bir anlamda ameller yekûnudur. Kur’an’a göre, İnsanın sonsuz kurtuluşunu sağlayan üç temel un­sur var: Allah’a iman, sonsuzluğa iman ve amel.

Müslüman olmanın Kur’ansal anlamı da budur. Nüfus kâğıdına ‘Müslüman’ damgası vurdurmak değil.

Varlık ve oluş düzenin­de işleyen temel ilke şudur:

"Kim bir zerre miktarı hayır işlese onun karşı­lığını ve kim de bir zerre miktarı kötülük işlese onun karşılığını bulur." (Zilzal, 7-8)

“ALLAH’A YARDIMCI OLUN” Kİ BAŞARILI OLASINIZ!

Varlık ve oluş düzeninde ortaya konmuş bir amel asla so­nuçsuz bırakılamaz. Amel, insanoğlu tarafından inkâr edilebilir, örtülebilir, unutturulabilir ama Yaratıcı onu ve ona bağlanacak sonuçları mutlaka ortaya çıkarır:

"Siz amel sergileyin; Allah, onun resulü ve müminler onu göreceklerdir." (Tevbe, 105)

"Şu bir gerçek ki, yapılan iyi veya kötü amel bir hardal tanesi kadar olsa da, bir kayanın bağrında yahut göklerin derinliğinde veya yerkürenin derinliklerinde saklansa Allah onu yine de ortaya çıkarır." (Lukman, 15-16)

İnsan, amel sayesinde yaratıcı faaliyete katılır ve bizzat Yaratıcı’nın yanında yer alır. Kur’an buna ‘insanın Allah’a yardımcı olması’ diyor. Ve ekliyor:

“Ey iman sahipleri! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır.” (Muhammed Suresi, 7)

“Ey iman sahipleri! Allah’ın yardımcıları olun!”  (Saff Suresi, 14)

İnsan, amel ile Yaratıcı Ben’in, küllî oluşun bir parçası haline gelir. Bu demektir ki, insan, amelini, Yaratıcı Ben’in iradesi yönünde şekillendirerek mutlu ve güzel bir dünyanın kurulmasında ‘Tanrı’nın yardımcısı’ olarak rol almaktadır. Kur’an’a göre, ibadetin esas anlamı da budur. Birkaç rekât yatıp kalkmak değil. Hele, birilerini kandırmak için yatıp kalkmak yani Mâûn namazı kılmak hiç değil…
Sonsuzluğu kazandıran eylemin niteliği üstüne
İnsanı ‘Allah’ın yardımcısı’ mevkiine yükselten amel (bilinçli eylem) hangi niteliklere sahip olmalıdır?

Amel, şirkten yani yedek ilahlı bir dine bağımlı olmaktan arınmış insanın eylemi olmalıdır. Kur'an, şirkin, ameli işe yaramaz hale getireceğine ısrarla vurgu yapmıştır.

Amel, özgür benin özgür iradesinin ürünü olmalıdır. Abdi memlûkun (iradesi başkalarına ipotek edilmiş benliğin) eylemleri sonsuzu yakalama imkânı veren amel olamaz. 

Bu Kur’ansal omurga, geleneksel Emevî dinciliği tarafından kırıldığı içindir ki, İslam dünyası bin yılı aşkın bir zamandır yaratıcı olamıyor, sonsuzlaştırıcı eylem sergileyemiyor. Çünkü Emevî İslam’ı, özgürlüğün değil, köleliğin kutsandığı bir dindir. Bu dinde cennet kazanmak  köleleşmeye bağlanmış bulunuyor. Kırılması gereken ilk pranga budur. Ne yazık ki bu prangayı kırmaya kalkmak, sürüleştirilmiş kitlelere ‘dini bozmak’ olarak belletilmiştir. İslam dünyası, Emevî ürünü manifestodaki kaderciliğin yerine Paul Tillich’in şu sözlerini geçirmelidir:

“Din için, özgürlük kavramı akıl kavramı kadar önemlidir. Vahiy, özgürlük kavramı olmadan anlaşılamaz. İnsan, özgürlüğü olduğu için insandır; ancak onun özgürlüğü kaderle bağlantılı bir özgürlüktür.”  (Tillich, Systematich Theology, 1/182)

“Sonlu özgürlüğün (insan özgürlüğünün) yaratılması, tanrısal yaratıcılığın göze aldığı bir risktir. Bu riskin göze alınmış olması, iyinin vücut bulması için kötünün varlığını gerekli bulan anlayışa ulaşmada ilk aşamadır.” (Anılan eser, 1/269)

Tillch, özgürlük ve kader ilişkisine değinirken de o büyük dehasına yakışır tespitler yapmaktadır. Perspektifi yine Kur’ansaldır, yine Emevî dinciliğine inen bir darbedir:
 
“Kader, benim başıma gelecekleri şartlayıp belirleyen acaip bir güç değildir; o, benim tabiat, tarih ve bizzat kendimce oluşturulan bizatihi ‘kendim’dir. Yalnız özgürlüğü olanların kaderi olur. Eşyanın kaderi olmaz, çünkü eşyanın özgürlüğü yoktur. Tanrı’nın da kaderi yoktur, çünkü Tanrı, bizatihi özgürlüktür. Her insanın kendi kaderini kabullenmek veya ona isyan etmek gibi bir imkânı vardır. Sadece bu imkânı olanların kaderinden söz edebiliriz. Özgür olmak böyle bir seçim imkânına sahip olmak demektir.” (Anılan eser, 1/185)

Ölümsüzlüğü getirecek eylem, ihmal ve boşluklarla kesilmeyen eylemdir. İnşirah suresi’nin 7. ayeti şu yaradılış ilkesini getiriyor:

"Bir işi bitirip boşaldığında he­men yeni bir işe koyulup yeni bir yorgunluğu üstlen."
 
SALİH AMEL MESELESİ
Geleneksel Emevî dinciliği, ‘salih amel’i de ibadet, özellikle namaz anlamında
dondurarak da bir saptırma yapmıştır. İş, onun iddia ettiği gibi değildir. Amel, bütün hayatımızı dolduran eylemlerin bütünüdür. Kur'an, imanın hemen ardından devreye soktuğu amelin, salih olmasını istemektedir. Salih kelimesinin kökü olan sulh ve salah, barış, iyilik ve uyum demektir Sulh ve sala­hın karşıtı, fesattır. Kur’an, sa­lih amel işlemeyenlerin, yeryüzünü fesada boğmak isteyeceklerini bildirerek bu karşıtlığa vurgu yapmıştır. Bu verileri dikkate alarak salih ameli, hizmet ve barışa yönelik tüm dü­şünce ve faaliyetler diye ifade edebiliriz.  Salih amel, oluşa (şe’niyete) doğrudan doğruya Yaratıcı Kudret yanında bir katılım, kaderin yaşanması ve yazılmasında Allah ile birlikte rol almaktır.
 
İslam dünyası, Kur’an’ın amele bağladığı yücelik ve mutluluğu ne yazık ki, Kur’an’da yeri olmayan bir kader anlayışıyla elde etmeye çalıştı ve perişan oldu. Alman düşünürü Goethe (ölm. 1832) bu kader-amel ilişkisine, Kur’ansal perspektife tam uygun ifadelerle değinmiştir: 

“Kader, amellerin sonuçlarıyla vücut buluyor. Bütün kuvvetlerden yüksek olana yani her şeye kadir olana, kaderlere gebe olana, amele hürmet edelim!”
Prangaları kırmak veya kendisi olmak
‘Prangaları kırmak’ tabiri Kur’an’ındır. Hz. Muhammed’in peygamberlik misyonunu anlatırken kullanıyor:

“O Pey­gam­ber, ken­di­si­ni iz­le­yen­le­rin... sırt­la­rın­da­ki ağır­lık­la­rı­nı in­di­rir, üzer­le­rin­de­ki pran­ga­la­rı-zin­cir­le­ri, bağ­la­rı sö­küp atar.” (Âraf su­re­si 157)

‘Kendisi olmak’ tabiri ise Protestan ilahiyatçı-filozof Paul Tillich’in. Yüzyılımızın en büyük ilahiyatçı filozofu olarak gördüğümüz Paul Tillich (ölm. 1965), özgür benliği tanıtırken onu ‘kendisi olan insan’ diye niteliyor. Kendisi olan insan, riyakârlık denen çürümüşlükten de uzak kalan insandır, yani gerçek insandır. Şöyle diyor Tillich:

“Kendi veya kendinden deyimi, ego (ben, benlik) deyiminden daha kuşatıcı bir şeydir. İnsan, tam gelişmiş ve kendinde merkezleşen bir ‘kendisi’dir. Kendisi olmak, onun dışındaki diğer tüm ‘kendisi olanlar’dan bir biçimde ayrı olan bir varlık ifade eder. İnsan, mümkün olan tüm varlık çevrelerini aşan bir ‘kendisi olan benlik’ taşımaktadır. İnsan, herhangi bir varlık çevresiyle tamamen kuşatılmanın ötesindedir. O, her hal ve şartta çevreyi, kozmik kural ve ideler yönünde kavrayıp şekillendirmek sûretiyle aşar. İnsan, en sınırlı çevrelerde bile, evreni kuşatıp kucaklar. Onun bağımsız bir dünyası vardır. Bağımsız bir dünyaya sahip olmak, çevreyi aşmak meselesinde, temel ifade unsuru olarak dilin kozmik bir gücü vardır. Kendisi olan benlik o benliktir ki, konuşabilir ve konuşarak önceden belirlenmiş tüm sınırları aşar. Bağımsız bir dünyadan yoksun olan benlik boş, bağımsız benlikten yoksun olan dünya ölüdür… Egzistansiyel felsefenin, insana musallat olan tehditleri aşacak gücü yoktur. Bu tehdidi aşmanın yolu, işi, ‘kendisi olan benlik’ e havale etmektir; yani cesarete.” (Tillich, Systematich Theology, 1/169-171, 189)

Tillich, bu sözleriyle (daha birçok sözüyle yaptığı gibi), Kur’an’ın özgür benlik anlayışının açılımını vermektedir. Gönül isterdi ki bu sözler, İslam ve sünnet avukatlığını kimselere bırakmayan dinci yazar-çizer takımından zuhur etsin. Ne yazık ki onlardan zuhur eden sözler, Paul Tillich gibilere sövmekle Arapçılık meddahlığı yapmanın ötesinde bir şey olmuyor. Yıllar ve yıllardır böyle. Yaptıkları iki şey var: Aklı öne çıkaranlara sövmek, yedek ilah haline getirdikleri Mâûn suresi mücrimi efendilerini övmek.

MEZARLIK KİTABI DEĞİL, PRANGA KIRAN KİTAP

Kur'an, ay­nı za­man­da pran­ga kı­ran, baş­ka­la­rı­nın pran­ga­cı­lık yap­ma­sı­na sa­vaş açan kitap­tır.  Pran­ga kır­mak, ba­zen, pran­ga vur­ma­yı mes­lek edi­nen­le­rin el­le­ri­ni kır­mak şeklinde bir zo­run­lu­luk ha­li­ne ge­le­bil­mek­te­dir. Bu yüz­den Kur'an, in­san onu­ru­nun gerek­li kıl­ma­sı ko­şu­luy­la, sa­va­şı bir insanlık borcu say­mak­ta­dır. İnsan haklarını koruyan ve kurtaran savaş nasıl onursa, bunun aksi için savaş da o kadar onursuzluktur. Meşruiyet koşulları tam oluşmamış bir savaş cinayettir. Siz, bu cinayetin ‘îla-i kelimetillah’ (!) için yapıldığını söyleseniz de o, cinayettir.

Kur’an, prangaları nasıl kırıyor? Her­ şey­den ön­ce, in­sa­nın, ken­di­si dı­şın­da­ki var­lık­lar kar­şı­sın­da pran­ga­sız­lı­ğı sağ­lan­mış­tır. Bu, kula kulluğun dışlanması demektir. Bunun içindir ki, in­sa­nın ka­de­ri­ni ba­ğım­lı­lık al­tı­na alan şirke yani ye­dek ilah­lar sis­te­mi­ne sa­vaş açıl­mış­tır.

Tüm put­lar; is­ter di­ni, is­ter dinsiz­li­ği sem­bo­li­ze et­sin­ler, in­san ka­de­ri­ni pran­ga­la­ma­nın araç­la­rı ol­duk­la­rın­dan, kı­rıl­ma­lı­dır. Al­lah'ın ye­ri­ni al­ma­ya kal­kan Fi­ra­vun'la, Al­lah'ın ya­nı­na ko­nan Lât ve Me­nât ka­dar, Pey­gam­ber'in ye­ri­ne ko­nan ‘mürşit’ mas­ke­li sahtekârlar ve bun­la­rın tür­be­pe­rest sö­mü­rü ide­o­lo­ji­le­ri de put­tur. Çün­kü bun­la­rın tü­mü, in­sa­nın, ya­rın­la­rı­nı ken­di eliy­le oluş­tur­ma imkânını or­ta­dan kaldır­mak­ta, kit­le­le­ri pran­ga mahkûmuna çe­vir­mek­te­dir.

Sü­rü­leş­me­ye kar­şı çı­kıl­mış, in­san, sü­rü­leş­me­ye is­ya­n etmeye çağ­rıl­mış­tır. Ba­ka­ra su­re­si 104. ayet­te ve­rilen ve üstü asırlarca örtülen bu mesaj, Türk insanına ilk kez, bi­zim yaptı­ğı­mız Kur’an çevirisiyle tanıtılmıştır.

Top­lu­mu ra­iy­ye (pa­di­şa­hın, kralın, halifenin ku­lu) ya­pan yö­ne­tim­ler, slo­gan­la­rı ne kadar ‘din­ci’ olur­sa ol­sun, Kur'an'ın gö­zün­de dinsizliktir.
Dünyevileşmeyi isteyen kitap
Üç dört gün içinde vitrinlere ulaşacak olan yeni kitabım ‘Kur’an’ı Tanıyor musunuz?’, 48 bağımsız fasıl içeriyor. Bir ilim ve fikir adamının vakar ve ciddiyetiyle söylüyorum, İslam fikir tarihi açısından her biri birer devrim olan bu fasıllardan biri de yazımızın başlığıdır.
 
Dünyevîleşmek tabiri çok iyi anlatılması ve çok iyi anlaşılması gereken bir tabirdir. Çünkü bir yandan paraya tapan, öte yandan ‘Dünyevîleşme getiriyor’ gerekçesiyle laikliği dinsizlik ilan eden Emevî dinciliği, akıl düşmanlığının zehrini daha çok bu yolla kusmuştur. Ve bu zehirden şikâyetçi olan sözde laik-Atatürkçü birçok zavallı, şu bizim yaptığımızı yapmak yerine, Kemalizm methiyeleri döktürerek kendini aldatmakla yarım asrı aşkın bir zamanı heder etmiştir.
Kur’an, ruh için maddeyi, sonsuzluk (ahiret) için dünyayı feda etmeyi önermez. Tevhit yani hayatın birliği esas olduğu için dünya ile ahiret arasında denge ve uyum esastır. Dünya ve ona bağlı güzellikler görmezlikten gelinerek Tanrı’ya ulaşılamaz. Kur’an’ın bu tezi, bu yüzyılda en güzel ifadelerinden birine, Protestan ilahiyatçı filozof Paul Tillich’in şu sözünde ulaşmış-tır: “Beden-şehvet amaçlı sevgi ile tanrıya yönelik sevgi birleşmedikçe Tanrı sevgisi mümkün olamaz.”
Hayat bir bütündür ve bunun ilk ve esas kısmı dünya kısmıdır. Ahiret, dünyanın bir uzantısı ve dünyada ekilenlerin hasat dönemidir. Dünya berbat edilip cehenneme döndürülmüşse ahirette cennet beklenemez. Bu konunun temel ilkeleri şu beyyinelerde verilmiştir:
“İnsanlardan bazısı şöyle der: ‘Ey Rabbimiz, bize dünyada ver!’ Böylesi için âhirette bir nasip yoktur. Onlardan kimi de şöyle yakarır: ‘Ey Rabbimiz, bize dünyada da güzellik ver, âhirette de güzellik ver! Ve bizi ateş azabından koru!’ İşte böyle diyenlere kazandıklarından bir nasip vardır.” (Bakara, 200-202)
Sadece dünyada güzellik isteyenlere sonsuzluk nasibi yok. Kur’an, sonsuzluk nasibini tehlikeye atmayı istemediği gibi, dünyayı yok saymayı da istemiyor. Dünyevîleşme veya sekülarite denen kavramın âdeta tanımını veren şu beyyineye bakın:
“Allah'ın sana verdikleri içinde âhiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma. Allah'ın sana güzel davrandığı gibi sen de güzel davran/Allah'ın sana lütufta bulunduğu gibi sen de lütufta bulun. Yeryüzünde fesat isteyip durma, çünkü Allah fesat peşinde koşanları sevmez." (Kasas, 77)
Bundan daha güzel ve muhteşem bir sekülarite tanımı bulunamaz. Eskilerin deyimiyle, “Efradını câmi, ağyarını mâni bir tanım”
Dünyevileşme, günlük hayatın sosyal meydanında istenmenin ötesine geçirilmiş, bir tanrısal irade olarak, din ve ibadet hayatının tamamen uhrevî kalması düşünülen kulvarına da taşınmıştır. Şu beyyinelere bakın:
“Ey âdemoğulları! Tüm mescitlerde süslü, güzel giysilerinizi kuşanın. Yiyin, için fakat israf etmeyin. Allah israf edenleri sevmez. De ki, ‘Allah'ın, kulları için çıkardığı süsü, güzel/taze/leziz/temiz rızıkları kim haram etmiş?!’ De ki, ‘Dünya hayatında onlar, inananlar için de var. Kıyamet gününde ise yalnız inananlar içindir onlar.” Bilgiden nasipli bir topluluk için biz, ayetleri böyle ayrıntılı kılıyoruz/fasıl fasıl anlatıyoruz.” (A’raf, 31-32)
Seküla
Sekülarite, Anglosakson literatürde laikliğin adıdır. Anlaşılan o ki, sekülarite anlamında bir laiklik Kur’an’ın sadece hoş gördüğü bir kavram ve kurum değil, doğrudan doğruya istediği bir kavram ve kurumdur. Bu konunun ayrıntılarını ‘Kur’an Açısından Laiklik’ adlı eserimizde vermiş bulunuyoruz.
Dürüstlüğü cezalandıran toplumlar
Kur’an bu toplumları ‘kötülük toplumu’ olarak niteliyor. Bakın nasıl:
Zalimlerle onlara uşaklık edenlerin ilişkisi daima bir çıkar ilişkisidir; hiçbir iman ve gerçek kaygısına dayanmamıştır. Zalimleri yaratan sürüleşmiş halk yığınları da, büyük zalim zağarların yedikleri haramlardan birer kırıntı kapabiliriz diye onlara destek veren fino köpeklere benzerler. 

Bu finoluğu bir başarı, bir beceri, bir kurnazlık sayarlar. Zavallı finolar, önlerine atılan ufak kırıntılar karşılığında kendilerinin ve çocuklarının yarınlarını mahvettiklerini bir türlü anlamazlar, anlamak istemezler. Anlatmak isteyenlere de düşman kesilirler. Lût kavminin Hz. Lût’a söylediği şu namussuzluk belgesi sözü söylerler: “Çıkarın şunları kentinizden/yurdunuzdan. Bunlar temizlik ve dürüstlükte aşırı derecede titizlik gösteren insanlar.” (A’raf, 82; Neml, 56)

Zalimlerle onlara köpeklik eden sürünün rahatsızlık sebebi, her zaman işte bu ‘temizlik ve dürüstlük’ olmuştur. Başlarına geçecek adamların temiz ve dürüst olması onları verem ediyor. Sürüyü verem eden olguyu da göstermiştir zaman üstü kitap. Enbiya yani peygamberler adlı surede Hz. Lût’un belirgin niteliği anlatılırken şöyle deniyor: 

“Lut’a da hükmetme gücü/yargılama yetisi ve ilim verdik. Onu, pislikler üretip duran bir kentten/bir ülkeden kurtardık. O kentte/ülkede yaşayanlar yoldan çıkmışlardan oluşan bir kötülük toplumuydu.” (Enbiya, 74)
Bu muhteşem beyyine bize şu ölümsüz gerçeklerin altını çizme imkânı veriyor:

1. İnsanoğlu, bazı zamanlarda ve zeminlerde, temizlik ve dürüstlüğüyle seçkinleşen kadrolardan rahatsız olabiliyor, onlara düşman kesilebiliyor, onları sırf bu nitelikleri yüzünden yerlerinden yurtlarından sürüp çıkarabiliyor.

2. Sürüleşmiş kitleye rahatsızlık veren dürüst ve temiz kişilerin temel nitelikleri, adaletle hükmetme yetisi ve ilimdir.

‘KÖTÜLÜK TOPLUMU’NU TANIYALIM!

BASİT çıkarlar karşılığında sürüleştirilmiş bir toplum, öncelikle ilim ve hikmet düşmanı kesilmektedir. Kur’an diyor ki, böyle bir toplumun oluşturduğu ülkeye bir tek ad uygun düşer: ‘Kötülük toplumu.’

Kötülük toplumunun tipik örneği olarak gösterilen Lût kavmi’nin belirgin niteliği, ‘tatahhurdan tiksinme’ olarak kayda geçirilmiştir. ‘Tatahhur’, iç ve dış pisliklerden, kötülüklerden uzak olmakta titizlik anlamındadır. Sözcüğün Arap dilinde kullanıldığı kalıptaki ‘tekellüf’ (titizlik, düşkünlük, ısrar) özelliği dikkate alındığında tercüme şöyle yapılmak gerekir: Temizlik ve dürüstlükte ısrar.

Günümüz toplumlarında, ‘Hz. Lût zihniyeti’ taşıyan omurgalı, ilkeli, imanlı insanlara ‘satın alınamaz tipler’ denmektedir. Satın alınamaz tip, yalan ve talan siyasetleriyle onlardan bir biçimde yemlenen fino köpek takımı için en çekilmez tiptir. Satın alınamaz tip, alışılmış düzenin çarkına ha bire çomak sokup problem yarattığı için, alışılmış gidişten çıkarı olanlarca ‘uyumsuz, paranoyak, marjinal’ tip olarak damgalanmaktadır.
Satın alınamaz tipin söyledikleri, öngörüleri bir süre sonra gerçekleştiğinde yalan ve talan siyasetlerinin kemik yalayıcıları kendilerini şu yolda savunur, daha önce dışladıkları ‘dürüstlük düşkünleri’ni bu kez şöyle suçlarlar: “Kendinizi yeterince anlatamadınız; bu dediklerinizi, vallahi biz aha şimdi duyuyoruz. Eğer bu söylediklerinizi bize ulaştırıp iyice anlatsaydınız sizi izlemez miydik; biz aptal mıyız?”

Kur’an’ın, insanoğlunun ayağını kaydıran temel belalardan biri olarak gösterdiği ‘temizlik ve dürüstlükten şikâyet’, bugünkü Müslüman patentli toplumların temel niteliklerinden biridir. Müslüman patentli toplumların cehennemle tehdit ettikleri ‘gâvur’ milletlerin, dürüstlük ve temizliği bir numaralı meziyet saymalarına karşın, cennet tapusunu cebinde taşıdığını iddia eden sözde ‘Müslüman’ (!) toplumların dürüstlük ve temizliği bir numaralı aptallık göstergesi saydığını asla unutmayalım.
Allah, Müslüman patentli dünyayı, onca servet ve imkâna rağmen, boşuna mı süründürüyor?!
Firavunları kim yarattı?
Firavun sözcüğü, büyük harfle yazıldığında eski Mısır’ın ünlü krallarını, küçük harfle yazıldığında tüm zorbaları, tüm diktatörleri ifade eder. Kur’an, firavun sözcüğünü bu iki anlamda da kullanır. İkinci anlamda ‘tâğut’ sözcüğü de kullanılır ki, o da azmış diktatör, kendini ilahlaştıran zorba demektir. Hz. Peygamber bu anlamda olmak üzere, ‘meliki adûd’ (azmış krallar) tabirini kullanmış ve kendisinden otuz yıl sonra gelmeye başlayacak ‘halife’ unvanlı zorbaları bu tabirle nitelemiştir. Bu demektir ki, Emevî zorbalığının kurucusu olan Muaviye ile başlayıp Müdafaai Hukuk devrimiyle yıkılan halife saltanatları dönemi baştanbaşa bir meliki adûdlar dönemidir. Haçlı emperyalizmle onun dincilik adına uşaklığını yapanların meliki adûdlar saltanatını tarihe gömen Müdafaai Hukuk zihniyetiyle o zihniyetin başbuğu olan Atatürk’e düşmanlığı boşuna değildir.

Kur’an’a göre, firavunları üretenler, zulme, diktatörlüğe tepkisiz kalarak zalimlere uşaklık edenlerdir. Hz. Peygamber, din adamlarının sözlerini dokunulmaz-eleştirilmez kılanların da onları rableştirdiğini yani ilah-kral haline getirdiğini söylemiştir. Buradan bakıldığında, genelde dinler tarihinin, özel olarak da İslam tarihinin bir ‘rableştirilmiş zorbalar tarihi’ olduğu rahatlıkla görülecektir.

İslam tarihinde zulme isyanın öncü isimlerinden biri olan İmamı Âzam (ölm. 150/767) , Müslüman ümmetin firavun yaratan zihniyeti sona erdirmesini, İslam imanının temel icabı olarak görmekteydi. Şehit imama göre, diktacı yönetime isyan yoksa hiçbir ibadet bir anlam taşımayacaktır. Ve hiçbir zalim, kendisine sessiz kalan bir kitlenin dolaylı desteği olmadan yaşayamaz.

Kur’an’dan öğreniyoruz ki, mazlum bildiğimiz birçok halk aslında pasif zalim oldukları için ezilip horlanmıştır. Mazlum gerçek mazlumsa zalimin uzun süre egemen olması söz konu-su değildir. Zulüm, din veya dinsizlik adı altında uzun süre devam ediyorsa bunun sebebi za-limlere uşaklığı hüner sanan bir halkın, en azından bir satılmışlar ekibinin varlığıdır. Bu ekip, ‘pasif zalimler ekibi’dir. Pasif zalimlik; zulme başkaldırması gerekirken, küçük çıkarlar yü-zünden zalimlere karşı sessiz kalan, böylece onlara dolaylı destek veren kişi ve toplumların sıfatıdır. Kur’an’ın bu noktadaki tezi şudur:

Aktif zalimlerin birçoğunu, pasif zalimler, yani zulme bir biçimde uşaklık edenler yaratmıştır.

Kur’an’ın bu anlamda devrim yaratan tespiti Zühruf suresinin 54-56. ayetlerinde verilmiştir. Ne var ki, geleneksel tefsirlerin büyük kısmı, Arabizmin İslam’a ve Müslümanlara egemen olduğu dönemlerde yazıldığı için anılan ayetlerin mesajını bütün açıklığıyla ortaya konamadı. Bu mesajı ortaya koymak, ölüm fermanını imzalamakla eş anlamlıydı. Nitekim fetvalarıyla bu ayetlerin mesajını hayata geçirmeye kalkan İmamı Âzam Ebu Hanîfe, bunun faturasını hayatıyla ödemiştir.

Bu ayetlerin devrim niteliğindeki mesajı üzerinde hakkıyla konuşmak için dinin saltanat aracı olmaktan çıkarılmış olması gerekir. Aksi halde, o mesajı telaffuz eden, o coğrafyadaki yöne-timlere isyan etmiş sayılır. Hem o mesajı açıklamak hem de isyan etmiş sayılmamak ancak laik bir sistemin egemen olduğu ülkede mümkündür. Saltanat dincisi firavun yamakları, bunu bildikleri için, temel uğraşlarının başına, laiklikle mücadeleyi koymuşlardır.

Firavunları yaratan halkların uşaklık psikolojilerini deşifre edip bu psikolojinin Allah’ı nasıl öfkelendirdiğini, pasif zalimlerden intikam alma kararına nasıl vardırdığını ifade eden Zühruf 54-56. ayetler, emperyalizmin hapishanesine dönüştürülmüş ibadethanelere, mescitlere hapsolmayı din sanan bir kitlenin Allah tarafından Allah’ın düşmanı gibi algılandığını gös-termektedir. Unutmayalım, Kur’an, iki tür namazdan söz etmektedir:

1. İnsanı Allah’a yaklaştıran, rahmet vesilesi namaz, 2. İnsanı Allah’ın düşmanı haline getiren lanet vesilesi namaz. (Mâûn suresi, 4-7)

Kur’an’a saygımız varsa bu namazların ikisini de gündem yapmalıyız. Birini sakladığımızda biz de Kur’an’ın lanetine çarpılırız. Çünkü bu iki namazın biri saklandığında namazın gerçek anlamını kavramamız mümkün olmaktan çıkar ve saltanat dincisi firavunlarla onlara uşaklık edenler kitleyi mahveder. İslam tarihi, bu kahırlı kaderin yarattığı tablolarla doludur.
Taksim direnişi, Topçu Kışlası ve ötesi
İstanbul Taksim Meydanı'nda başlayıp giderek bütün kentlere yayılan ve birkaç günden beri Türkiye’yi sarsan halk direniş eylemleri son yılların en altı çizilesi eylemleri oldu. Dış basının eylemlere gösterdiği ilgi ve Başbakan Erdoğan’ı, ‘diktatör’ diye anmaya başlaması da bunun kanıtıdır.

Bu halk eylemlerinin sebebi, çoğumuzun düşündüğü gibi, hükûmetin Taksim'deki yeşil alanı imhaya yönelik girişimi midir? Eylemlerin çapı ve devamlılığı gösteriyor ki, sebep çok başka ve çok derin. Bu çok başka ve çok derin sebep (veya sebeplerle) ilgili çok anlamlı ve düşündürücü değerlendirmeler internette dolaşıyor. İbret alınacak, ürpertici değerlendirmeler bunlar. Şimdilik, bir tanesini, kısmen özetleyerek birlikte okuyalım. İbretle, dehşetle ve derin vicdan sızıları duyarak okuyalım:

“Hükümetin Taksim Topçu Kışlası’nı yeniden inşa etme isteğini sadece AVM inşa ederek bazı yandaşlara rant sağlama çabası, halkın buna tepkisini de sadece yeşili korumak olarak görürsek, yaşananları yanlış değerlendirmiş oluruz.”

“Taksim Kışlası, yakın tarihimizde yaşanmış iki olayın simgesidir. Bunlardan ilki, bir gerici ayaklanması olan 31 Mart İsyanı’nda yobazlar, isyanı bu kışladan çıkarak başlatmışlardır. Yani bu kışla, irticanın simgesidir. İkincisi, bu kışlanın İstanbul’un işgali sırasında Fransızların emrindeki Senegalli askerlerin kışlası olarak kullanılırken aynı zamanda, bağımsızlıktan yana olanlara işkencehane olarak da kullanılmasıdır.”

“Topçu Kışlası’nın yeniden yapımının istenmesini sadece yeşil katliamı olarak görmek büyük bir yanlıştır. Yapılan iş, laik ve demokratik Cumhuriyet’e duyulan düşmanlığın simgeleştirilmesidir.”

“AKP iktidarının ilk gününden beri yapmak istediği, laik Cumhuriyet'in izlerini adım adım silmekti ama halk buna izin vermeyeceğini, ‘Yeter artık’ diyerek ortaya koydu. Yeşil elbette çok önemlidir, onun korunması çağdaş insanın görevidir. AKP iktidarının yeşile düşmanlığı sadece Taksim Gezi Parkı’yla mı sınırlı? Atatürk’ün devlete bağışladığı Atatürk Orman Çiftliği’nde yapılan ‘Saray Yavrusu’ için kesilen ağaçlar da bir katliamdır. Dayanışma haklarından olan ‘çevre hakkı’ üçüncü kuşak insan haklarındandır. Elbette ona sahip çıkacağız.”

GERÇEK MUHALEFETİ HALK YAPIYOR

“İktidarın tavırlarının sebebi, laik Cumhuriyet’e, onun kurucularına, laik Cumhuriyet’in baştan beri sadık destekçisi olan insanlara duyulan düşmanca duygulardır. İktidarın bu fütursuzluğunun sebebi dayatmalarına, zorlamalarına karşı ortaya çıkıp ‘Kendine gel, yanlış yapıyorsun’ diyebilecek güçlü bir muhalefetin olmamasıydı ama milyonlar kendiliğinden sokaklara dökülerek güçlü bir halk muhalefetinin varlığını iktidara da muhalefete de gösterdi.”

“AKP iktidarı bilerek ve isteyerek toplumun dikkatini başka noktalara çekip Cumhuriyet’in temel değerlerini tahrip ederken, bir kısım yandaş yardakçı, gerçeği halkın gözünden saklaya-rak, olayları başka noktalara çekerek AKP iktidarına hizmet etmek için birbirleriyle yarışmakta ve Türkiye’nin ileri demokrasiye geçtiği yalanını söyleyebilmektedir. Türkiye’de demokrasi ileri falan değildir. Gelişmiş, ileri demokrasilerin en önemli göstergeleri, tüm özgürlüklerin teminatı olan, bağımsız yargı ve özgür basındır. Bugün Türkiye’de ne özgür basından ve ne de bağımsız yargıdan söz edebilmek mümkündür.”

“İktidarın tek hedefi vardır; o da laik-demokratik Cumhuriyet’i ortadan kaldırmak, tek adam istibdadını hayata geçirebilmektir. Milyonlar, buna izin vermeyeceğini, Atatürk’ün Bursa Konuşması'nın gereklerini yapmaya başlayarak göstermiştir.”
İnanç, bilinç ve ıstırabın direnişi
Günlerdir süren büyük halk direnişindeki ‘kitlelerin öfkesi’ni görüyorum ama ben bu yazıları öfkeyle yazmıyorum. Çünkü ben bu yazıları bir siyasetçi olarak yazmıyorum, bir ilim ve fikir adamı olarak yazıyorum. Aktif siyasetle işimi bitireli yaklaşık dört yıl oldu. Siyaseti bıraktım ama insanlığın ve ülkemin meseleleriyle ilgilenmeyi asla bırakmadım. Bu ve benzeri yazılarımı, işte bu haysiyeti taşıyan bir ilim ve fikir adamının vakar ve sorumluluğu ile yazıyorum. Herkesin ama herkesin yararlanmasını temenni ederek yazıyorum.

Yakın tarihin en anlamlı, en vakur ve en görkemli halk direnişini izliyoruz. Direnişe, şu an itibariyle, on milyonu aşkın insan katılmıştır. Direnişin omurga mekânı olan Taksim’den yayınlanan görüntülere bakıyorum, direnişçi gençler yerlere çökmüş kitap okuyorlar.

Hareket, Taksim Parkı’ veya ‘polisin şiddet kullanmasına tepki’ ile izah edilemeyecek bir anlam ve çaptadır. Belli ki halkın zihninde, ruhunda çok ama çok büyük bir birikim var, sitem var, öfke var. Direnişçi kitlelere bakın, başı türbanlı hanımlar dikkat çekecek kadar çoktur. İktidarın öncelikle ve ivedilikle bunu görmesi gerekirdi.

MODERN FÜTÜVVET TABLOLARI

Ben bu direnişteki bilinç ve samimiyete hayran oldum. Hem hayran oldum hem bu bilinci görerek içimde coşan ümitlerle âdeta kanatlandım. Kargaşa ve karmaşanın üniversiteleri allak bullak ettiği bir dönemde İstanbul gibi bir kentte, biri Hukuk Fakültesi olmak üzere iki fakülte okumuş bir insan olarak söylüyorum: Ben böyle anlamlı, böyle ruhlu, böyle ufuklu ve böyle imanlı bir direnişe ilk kez tanık oluyorum. Katılımcıların bir kısmı namaz kılıyor, öteki bazıları, namaz kılanların çevresinde duvar oluşturarak onları biber gazına karşı korumaya alıyor. Bu insanların siyasal yelpazedeki yerleri tamamen farklı ama bu direnişteki imanları bir ve aynı. Tasavvufta bu ruha, bu bilince fütüvvet denir. Fütüvvet; mert, yiğit, fedakâr gençlerin paylaşım ve dayanışma ahlakı demek.

Direniş, gösteriye katılmanın ötesinde bir ‘suçu’ olmayan bazı gençlerin ölümleriyle de

tarihselleşmiştir. Direniş sırasında sopa darbeleri altında ölen bir genç, Abdullah Cömert “Bu yolda öleceğiz” diyerek can vermiştir. Sıradan bir işçiydi bu genç. İnançlı bir cumhuriyetçi, samimi bir Atatürk çocuğuydu. Cebinde Atatürk resmi taşıyordu.

Uğruna can verdiği değerlere bakarak Abdullah Cömert’in ‘hükmen şehit’ olduğunu söyleyenler görmekteyim. Tarihin diyalektiği, bu tür söylemlere asla ilgisiz kalmaz.

İnternette milyonların okumakta olduğu şu satırlara, direnişi gerçekleştiren kitlelerin sesi olarak kulak verilmelidir kanısındayım:

“Bu direniş, bu halkın isyanı sadece Gezi Parkı için değil, şunlar içindir: 1. Kutlayamadığımız millî bayramlar için, 2. Hapisteki aydınlarımız, gazetecilerimiz için, 3. Yurdumuzu ‘açılım’ adı altında böldüğünüz için, 4. Laikliği yok ettiğiniz için, 5. Halk açlık sınırında yaşarken, sizlerin milyar dolarlarla dünyanın en zengin listelerinde olduğunuz için, 6. Atatürk’e dil uzattığınız için, 7. Size oy verenlere ‘Müslüman’, vermeyenlere ‘gâvur İzmir’li dediğiniz için, 8. Şehitlerimize ‘kelle’, terörist başına ‘sayın’ dediğiniz için, 9. Komşu Müslüman ülkeleri yok etmek için kâfirlerle el ele olduğunuz için, 10. Irak’ta binlerce Müslüman katledilirken sessiz kaldığınız için, 11. Birkaç torba makarna ve kömürle hayatları satın aldığınız için, 12. Gençlerimizi ‘dindar’ ve ‘kindar’ diye ayırdığınız için, 13. En önemlisi, artık sizin kulunuz olmak istemediğimiz içindir.”

Olup bitenler ve olmaya devam edenler, iktidar için bir siyasal bozgundur. İktidar sarhoşluğuna tutulduğu ortaklaşa ifade edilen hükümet de şu ana kadar muhalefet yerine ‘muvafakat’ partisi gibi çalışan partiler de bu bozgunda paydaştır. Siyaseti ‘parti içi kavga sanatı’ haline getiren CHP de paydaştır, ‘vefalı stepne’ gibi köşede bekleyip her sıkışma noktasında iktidarın imdadına koşan MHP de paydaştır. Beğenirsiniz veya beğenmezsiniz ama modern fütüvvet tabloları sergileyen direniş kitlesi böyle düşünüyor…
Zorbalara karşı çıkmayanlar mümin olamaz!
Zorbalığa ve zorbalara tepki vermeyerek onlara itaati meşrulaştıran, hele bir de bunu dinleştirenlerin Allah’ın düşmanı olduklarını bize öğreten tek kitap Kur’an’dır. İslam ümmetine ve Anadolu halklarına ilk kez bu satırların yazarı tarafından gösterilen bu gerçeğin ayrıntılarını, yeni çıkan ‘Kur’an’ı Tanıyor musunuz?’ adlı eserimden lütfen okuyun.

Tam bu noktada, insanlığın önünde dev bir meşale yakan Zühruf suresi 54-56. ayetleri görmekteyiz:

“Firavun, toplumunu küçümseyip horladı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar yoldan sapmış bir toplum idiler. Onlar bizi bu şekilde öfkelendirince, biz de onlardan öç aldık; hepsini suya gömüverdik. Onları, sonra gelecekler için bir selef ve bir örnek yaptık.”

Bu ayetleri, tefsir kurallarını (semantik ve hermenötik incelikleri) dikkate alarak değerlendirdiğimizde şu gerçeklerin altını çizmemiz gerekiyor:

1. Firavunların yani diktatörlerin horlayıp ezmesi ile toplumun ona itaati arasında bağlantı vardır. O itaat olmasaydı bu horlayıp ezme de olmayacaktı.

2. Firavunların horlayıp ezmesine isyan yerine itaatle karşılık verilmesi Tanrı’yı öfkelendirir; Tanrı bunun üzerine o itaatçi kitleden intikam alır.

Bu Kur’ansal gerçekler, zulme ve şirke karşı çıkışın ölümsüz önderlerinden biri olan Mustafa Kemal Atatürk tarafından şöyle ifade edilmiştir:

“Dünyada her millet, icraatına ortak olduğu hükûmetin mesuliyetine ortak sayılır.”

Kur’an, bir kitlenin içinden birileri zalimlerle işbirliği yapmadıkça o kitlenin zulüm ve istilaya yenik düşmeyeceğini bildirmektedir. Kur’an, Zühruf 54. ayette kullandığı sözcüğü kullanarak kendisini tebliğ eden Peygamber’e şu emri vermektedir:

“Gerçeği hakkıyla göremiyor olanlar seni asla küçümsemesin/ezip horlamasın!” (Rum, 60)

HZ. MUHAMMED NEYİN SEMBOLÜ?

Mesele gelip gelip şurada düğümleniyor: Hz. Muhammed, özgürlüklerin ve esaret tanımamamın sembolü müdür yoksa daha çok namaz kılmanın, daha görkemli sarık sarmanın sembolü mü? Kur’an, birinci şıkkı onaylıyor. Hz. Muhammed bu şıkka göre yaşadı ve onu miras bıraktı. Emevî, bu mirası yozlaştırıp ‘özgürlüklerin Peygamberi’ni ‘daha çok namaz kılmanın, daha görkemli Arap sarığı sarmanın sembolü’ haline getirdi.

Bu saptırma ve yozlaştırmaya ilk büyük isyan İmamı Âzam Ebu Hanîfe’den geldi. Arap fistanı ile Arap saltanatlarını dinleştirenler, İmamı Âzam’ı ‘namazsız ve isyancı bir din’ kurmakla, ‘ümmeti kana ve kılıca bulaştırmak’la suçladılar. İmamı Âzam, Hz. Peygamber’i özgürlüklerin ve esaret tanımamanın sembolü olarak öne çıkarmanın faturasını başıyla ödedi. Ve İslam tarihi asırlarca Emevî zihniyetiyle yürüdü hâlâ da o zihniyetle yürümektedir.

Ahzâb 57. ayete göre, “Allah’a ve Peygamber’e eziyet edenler lanetlenmişlerdir.” Pey-gamber’e eziyeti anlamakta zorluk çekilmez ama “Allah’a eziyet nasıl olur?” diye sorulmak-tadır. Zühruf 55. ayet bu sorunun cevabını getiriyor: Zulüm karşısında pasif kalarak zalim-lere dolaylı destek vermek, Allah’a eziyet etmektir. Allah bundan öylesine rahatsız ol-maktadır ki bunu bir intikam sebebi sayıyor.

Despotlara itaat, Allah’ı öfkelendiren tek kötülüktür. Hûd suresi 59. ayet bunu, ‘inatçı zorbaların emrine uymak’ şeklinde tanımlıyor.
Islah ve imha
Kur’an ve onun tebliğcisi Hz. Muhammed, birey, toplum ve evren planında daima ıslahı imhaya tercih eder. İlke şudur: Bir şeyin, yenilik adına, ıslah edilerek korunması, imha edilmesinden her zaman yeğdir. Yaratıcı ve erdirici deha, bu işi, birey ve toplum planında en iyi başarabilen ruhtur. Tahrip de kolaydır, sürekli yenilenmeyi durdurup taklidi ilahlaştırmak da. Hem yürümek hem de birikmiş mirası korumak onurlu ama zorlu bir iştir. Birikmiş mirası yeni oluşların malzemesi yapabilmek, büyük mustariplerin erdirici uğraşlarının eseridir. Fikrin ve aydınlığın devi yapabilir bunu.

İmha yerine ıslah ilkesinin ilk uygulama alanı, bireyin dünyasıdır. İlk görünüm, nefsi öldürmeme olarak karşımıza çıkar. Nefs, öldürülmez, dizginlenir, kontrol altında tutulur yani ıslah edilir. Kur’an, ilan eder ki, insanın iç kuvvetleri içinde bizatihi kötü olan yoktur. Kötülük, kuvvetin kullanımı sırasındaki dengesizliklerin, azgınlıkların ürünü olarak ortaya çıkar.

Kur’an’ın tebettülden (Allah’a varmak için zevklerden uzak kalmaktan) bahseden ayeti (Müzzemil, indiğinde bazı sahabîler karılarıyla bir daha yatmamaya başladılar. Kendilerini iğdiş ettirmeyi düşünenler oldu. Bunu duyan Tanrı Elçisi, derhal müdahale ederek girişimleri durdurdu, tebettülü anlamada kendi hayatının örnek alınması gerektiğini belirtti.

Anlaşılan o ki, İslam düşüncesinde ferdiyetin üniversalde eritilip ortadan kaldırılması değil, ferdiyetle üniversalın diyalogu ve kucaklaşması esastır. Kur’an, bu yaklaşımını verirken şöyle diyor: “Allah’a yardım ederseniz Allah da size yardım eder.” (Muhammed, 7)

Sosyal plana geçtiğimizde, imha yerine ıslah ilkesi çok daha geniş boyutlar kazanır. Kur’an, bu alanda da gerçeği zedelemeyen her şeyi korumuş, hatta övmüştür. Kur’an’ın iniş yeri ve ilk muhataplarının barınağı olan Arap Yarımadası’nın cömertlik, misafirperverlik, ahde vefa, cesaret vs. gibi kavramları korunmuş ancak bunlara yeni hedefler kazandırmak için bir ıslaha gidilmiştir. Mirasın, küçük müdahalelerle insan hayatı lehine değerlendirilmesi yerine, inkâr ve tahribini esas almak, erdirici bir yaklaşım olmayacaktı.

Üzerinde olduğumuz ilkenin evrensel boyutta uygulanışı ise Kur’an’da hayranlık verici bir manzara arz eder. Her şeyden önce, insanlık bir bütün sayılmış, peygamberlik kurumu ilk insanla başlatılarak insanlık mirasında bir sürekliliğin esas olduğu vurgulanmıştır. Dinlerin temelde birliği ilkesi diğer din ve nebileri inkâr etmeyi, hatta tenkidi engellemiştir.

İMHA DEĞİL, ISLAH İNKILÂBI

Kur’an, inkâr ve imha inkılâbı değil, birleştirme ve ıslah inkılâbı getirmiştir. Bu özellik sadece Kur’an’ındır. Hatta Kur’an, Yahudi ve Hıristiyanların kendi peygamberlerine yönelttikleri birçok saygısızlık ve ithamı da düzeltir. Ne Musa ne İsa ne Davut, Kur’an’da ulaştıkları saygınlık burcuna Yahudilik ve Hıristiyanlık’ta ulaşmıyor. Kur’an, peygamberleri, yalnız inkârcılara karşı değil, onlara inananların yozlaştırma ve lekelemelerine karşı da savunur.

Türk toplumuna bakarsak ne görüyoruz? Türkiye, son yüzyıldaki kültür değişmeleri sırasında, imha edilecek olanla, ıslah edilecek olanı birbirine katmanın ne büyük ıstıraplara sebep olduğuna örneklik eden, belki de, bir numaralı ülkedir. Değişme ve sürekli oluşu yakalama adına hoyrat müdahaleler sergilendi. Kabul ve itiraf ederiz ki, taklit ve geleneği tabulaştırma, insanımızın hayatını donma ve kokuşma noktasına getirmişti. Bir müdahale şarttı. Neşter gerekliydi. Ne var ki, neşter, bünyeyi tedavi için değil, imha etmek için kullanıldı. Kavramlar, kurumlar, duygular bırakacakları boşluğun ortaya çıkaracağı ıstıraplar düşünülmeden yok edildi.

Kaybedilen denge noktasını arayışın acıları içindeyiz. Dileğimiz ve gayretimiz, o noktayı mutlu bir şekilde yakalamak ve insanımızın acısını dindirmektir. Umarım, başarılı oluruz.
“Topçu Kışlası ısrarı neden?"
Bugün, önemli mektuplardan seçmeler yapacağım. Önce Mustafa Acer’in mektubu:    

“Topçu Kışlası 1780 yılında yapılmış, hiçbir mimari özelliği olmayan bir yapı. Bu yapı, çevrenin görüntüsünü bozduğu için 1940 yılında yıkılmış, yerine Taksim Top Sahası yapılmış, daha sonra da gezi parkı olarak düzenlenmiş. Şu ana kadar, düzenli bir park haline getirilmemiş olması İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kusurudur. Gezi Parkı’nı bakımsız bırakma amacının; Topçu Kışlası yapılmasına zemin hazırlamak olduğu anlaşılmaktadır. AKP nazarında Topçu Kışlası'na neden özel bir değer veriliyor?”

“Topçu Kışlası tarihte iki önemli kara leke taşımaktadır:

1. Bu kışladan alaylı bir çavuş önderliğinde, zamanın hükümetine ve padişaha başkaldıran bir grup asi, 31 Mart 1909’da ‘Şeriat isterük’ diyerek isyan çıkarmış, her tarafı yakıp yıkmış, milletvekillerini ve okullu askerleri öldürerek her yeri talan etmişti. Bu isyanı Selanik’ten gelen Mahmut Şevket Paşa komutasındaki Hareket Ordusu 10 Nisan’da bastırabilmişti.

2. Bu kışla, İstanbul’un işgal yıllarında (1919-1922), İngiliz birliklerinin karargâhı olarak kullanılmış ve Türk aydınlarına işkence yapılan bir merkez olmuştur.”

“Bu nedenle mi AKP; Topçu Kışlası'nı canlandırıp tarihin kara lekesini ortaya çıkarmak istiyor. Topçu Kışlası'nı Şehir Müzesi yapacağız diye hazırladıkları projeleri anlatmaya çalışıyorlar. Demek ki, AKP bu ülkenin tarihine ihaneti bu müzede sergilemeyi düşünüyor. İstanbul’da Şehir Müzesi yapacak mekân mı kalmadı?”

“Muhalefet, Topçu Kışlası’nı inşa girişiminin bu ülkenin tarihine ihanet olduğunu, Topçu Kışlası'na karşı olduğunu neden açıklamıyor? Muhalefet bu olaylara müdahil olamamış, gençliğin duyarlı itirazına destek vermemiştir.”

“KUR’AN’I OKUYARAK DÜNYAMI DEĞİŞTİRDİM.”

Deyvit Tennınt adlı okuyucum, Kur’an’a verdiğim hizmetlerden mutluluk ve onur duymama katkı sağlayan şu satırları yazıyor:

“Sizin gibi bir dehanın çağında yaşamaktan ve bilgi ve ışığından faydalanıyor olmaktan çok mutluyum. Sizi tanımadan önce tutucu bir ailenin deist  kızıydım. Hurafenin yuttuğu İslam’ı beynimde reddetmiştim. Siz, hurafeleri birer birer yıkıp Kuran’ın ışığını saçtınız. Hayatımdaki çeşitli cehennemlerden ‘Kur’an Meali’nizden aldığım güçle kurtuldum. Allah’ın bizlere gönderdiği mucizeye sizin sayenizde kavuştum.”

“Çok aydın, çok yücesiniz. Mâûn suresi suçlularına, şirke batmışlara karşı net tutumunuza, haklılığınızı cesaretle ifade etmenize hayranım. Bugüne kadar ne söylediyseniz noktasına, virgülüne kadar benimsedim. Siz, yaşadığım çağın kahramanısınız. Allah sizden razı olsun!”
BU SİTEM ÇOK AĞIR!

Muzaffer Demircan, çok ağır sitemlerle dolu bir mektup yazmış;

“Tüm sosyal akışı, tüm dinsel yaşayışı derinlemesine takip ediyorum. Bu toplum tüm değerleri, dini de dibine kadar bir riya bataklığında yaşıyor. Din, nötr olmayan tek olgu. Yani ya yapacak ya yıkacak. Din, bugün, birilerinin elinde negatif kutupta işletiliyor ve kötülük üretiyor.”

“Yaşar Hocam, ben bu toplumun artık bir halt olacağına, toparlanabileceğine, aklını işleteceğine inanmıyorum. Bu toplumun, kredilerini bitirdiğini ve artık çok kötü bir hezimet ve lanet sürecine girdiğini düşünüyorum. Allah’ın, İsrailoğulları’na gazabı bunun yanında çok küçük kalacak.”
Özgürlük direnişinin getirdikleri
Türk tarihinde, vakar ve nezahet bakımından eşi hiç görülmemiş bir halk hareketi  olan Tak-sim Özgürlük Direnişi, neler getirdi? Günlük siyasetin üstüne çıkarak baktığımızda bu özgür-lük direnişinin getirdiklerini, ana başlıklar halinde şöyle sıralayabiliriz:

1. İnsan hakları, insan onuru, özgürlük gibi ölümsüz paydalarda birleşilebileceğini gösterdi. Ve dinli-dinsiz, dinci-dindar ayrımından doğan kırılmayı sona erdirdi. Öyle bir hareket-ti ki bu, namaz kılanların polisin sıktığı biber gazından zarar görmemeleri için namaz kılmayanlar onları korumaya aldı. 
2. Dinci yobazla dinsiz yobaz siyasetlerinin ortaklaşa kotardıkları dindar-laik ayrımının yarattığı kırılmayı sona erdirdi. 
3. Haçlı kodamanların tezgâhlayıp Türkiye’ye soktukları türbanlı-türbansız ayrımının yarattığı kırılmayı sonlandırdı. Başı örtülü hanımlarla başı açık hanımlar omuz omuza yürüdü, balkonlardan aynı anda tencere tava çalarak özgürlük taleplerini dile getirdiler. 
4. Allah ile aldatmanın nasıl bir bela olduğunu ve bu zehirli belanın günümüz dinci siyasetleri tarafından da acımasızca nasıl kullanıldığını göstererek asırlardır Allah ile aldatılan Anadolu halklarının çok hayatî bir konuda uyanışına ciddi bir katkı sağladı. 
5. ‘Zulme karşı birlik bilinci’ eylemle dönüştürülerek kitlenin önüne kondu. Kur’an’ın en hayatî mesajlarından biri olan “Zalimlerden başkasına düşmanlık yapılmayacaktır” (Bakara, 193) buyruğu küresel ilgiye konu olacak çap ve ihtişamda temsil edildi. 
6. Dinin mühür fikir olduğu bir coğrafyada, hiç kimsenin dine kayıtsız kalamayacağını, böyle bir kayıtsızlığın kitle için felaket olacağını canlı örneklerle aydınlara, özellikle dini bir kenara itmeyi meziyet sanan ‘Türk solu’na ayan beyan gösterdi. 
7. Saltanat dinciliğinin temel sermayesinin riyakârlık ve iftira olduğunu halkın açıkça görmesini sağladı.  
8. Niyet ve amaç temiz olduğunda en büyük katılımlarla gerçekleştirilen direniş eylemlerinin bile en küçük bir şiddete başvurmadan gerçekleştirilebileceğini gösterdi. On milyonu aşkın insanın katıldığı direniş, bu yapısıyla da Türk eylemler tarihinde bir ilk olmuştur. Eylemcilerin en küçük bir şiddetine tanık olunmamıştır. Kendilerine acımasızca zehirli gaz sıkan polislere bile şiddet göstermemişlerdir. 
9. Hareket boyunca en küçük bir talan, hırsızlık ve yağma görülmemiştir. Gazeteci Can Ataklı’nın konuşmasını izledim, şöyle diyordu: “Teşvikiye’de polisin saldırısı üzerine can havliyle kaçan direnişçilerin bu kaçışları sırasında lüks bir ayakkabı mağazasının camları kırılmıştı. O mağaza, o gece boyunca o şekilde girilmeye müsait halde durmuş ve hiçbir eylemci içeri girip bir tek mala elini sürmemiştir. Böylesine nezih bir direniş bugüne kadar görülmedi.” İşte bunun içindir ki, biz bu hareketi bir tür ‘fütüvvet hareketi’ olarak gördük. 
10. Direniş, tarihimizde örnekleri olan imece ruhunu yeniden canlandırıp örneklendirdi. Eylemcilerin tüm harcamaları ortak bir kese oluşturularak oradan yapıldı. Katılımcılara hediye edilen kitaplar, sular, poğaçalar vs. hep bu imece ile sağlanan ortak keseden satın alındı.

Yazar  Zeki Sarıhan, Taksim Direniş Hareketi’ni, yakın tarihimizin 7 büyük toplumsal patlamasından biri olarak gösteriyor. Birinci patlama: 1908 Hürriyet Hareketi, ikinci patlama: İstiklal Harbi, üçüncü patlama: DP’nin  Demokrasiye Geçiş Hareketi, dördüncü patlama: 1960 Sonrası Devrimci Ayaklanma, beşinci patlama: Refah Partisi’nin İslamcı Hareketi, altınca patlama: Kürt Hareketi, yedinci patlama: Gezi Parkı Odaklı Özgürlük Hareketi.
Der Spiegel Dergisi'nin gösterdikleri
Dünyanın ve Almanya’nın en etkili basın organlarından biri olan Der Spiegel Dergisi, tarihinde bir ilke imza atarak, bu haftaki kapağında Türkçe başlık kullandı ve bununla da yetinmeyerek 10 sayfalık bir Türkçe ek verdi. Der Spiegel’in dünya önünde yaptığı işin mahiyet ve ihtişamı, kapağa yerleştirdiği şu Türkçe pankartta kristalleşiyor:

“Boyun eğme!”

Pankart, Özgürlük Direnişi’ne katılan bir genç kızın iki eliyle tutup göğsüne dayadığı bir tabela. Yaratılan imajın unsurları çok vurucu: Gençlik, onun boyun eğmeme iradesi ve bu iradenin dünyaya ilan edilmesi…

Der Spiegel’in kapağı, sadece Alman dehasını belgelemiyor, evrensel değerlerin en ölümsüzlerini bir karede özetleyebilmek gibi büyük bir gazetecilik dehasını da belgeliyor.

Şimdi biz, Kur’an mümini aydınlardan bekleyip de göremediğimiz bu isabetin kısa bir tahlilini yapalım; Der Spiegel’in kapak yaptığı fotoğraftaki Kur’ansal kodları okuyalım. Okuyalım da, asırlardır mezarlığa hapsettiğimiz Kur’an’da neler var ve nasıl oluyor da o mesajları, iki yüz metreye bir cami diken ‘Müslümanlar’ (!) değil de ‘gâvur’ nüfus kâğıdı taşıyanlar fark ediyor sorusuna cevap bulalım. Önce, şu “Gâvur kim?” sorusuna bakalım.

ESAS GÂVUR KİM?

“Gâvur kim?” sorusuna asırlardır verdiğimiz cevapların, esas gâvurları saklayıp korumaya yönelik oyunlardan ibaret olduğunu da ben Kur’an’dan öğrendim. Ve öğrendiklerimi insanlıkla paylaşmak için ‘Kur’an’ı Tanıyor musunuz?’ kitabımı yazdım. Binlerce hakaret ve iftiraya, otuz yıllık çileye aldırmadan gece gündüz çalışarak yaptım bunu… Ruhum, vicdanım ve imanım için yaptım. Lütfen, ömürlük bir çalışmayla vücuda getirilmiş o kitabı, o ‘ezberletilmişleri yerle bir eden kitap’ı okuyun ve okutun.

Ülkemizde yaşananlar gösteriyor ki, o kitap ve onun öncüleri olan ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu, Kur’an Penceresinden Kurtuluş Savaşı, Allah ile Aldatmak, Şirk, İmamı Âzam’ kitapları ciddiyet ve sabırla okunmadan, içine itildiğimiz yıkıcı bunalımı aşmak asla mümkün olmayacaktır. Aksini düşünenlerin hesapları ters çıkmış ve Türkiye bu hesap hatası yüzünden katranlı ve zehirli bir kaderin girdabına yuvarlanmıştır. Özgürlük Direnişi belki de bu gerçeğin fark edilişine verdiği katkıyla tarihselleşecektir.

Mezarlık kitabı yaptığımız Kur’an’ın devrim mesajlarından biri de onun şu buyruğunda saklıdır: Yanlışa, özellikle zulme boyun eğme, aksi halde, abdi memlûk (elden ele dolaşan köle) haline getirilirsin.

“Boyun eğmeyin!” buyruğu, Kur’an’ın devrimler yaratan temel buyruklarından biridir. Zühruf suresi 54-56. ayetlerde gösteriliyor ki, eski Mısır Firavunları da dahil, bütün zorbalar ve diktatörler, kendilerine itaat edenler tarafından yaratılmışlardır. Bu yaratmada dahli olan kitleleri veya ekipleri Kur’an, ‘Allah’ın intikam alacağı düşmanlar’ olarak tanıtıyor. İslam tarihinde zulümle mücadelenin öncüsü olan İmamı Âzam (ölm. 150/676), işte bu Kur’ansal gerçeği dillendirdiği için Arabizmin kahrına uğradı, dinsiz-imansız-hain ilan edildi. 25 yıl Arabizm zindanlarında çile çektirildikten sonra zehirlenerek katledildi. Onu şehit eden zihniyetin takipçileri şimdi ona ‘İmamı Âzam Efendimiz Hazretleri’ diyor. Acaba neden? Onu kullanarak yaşayan imamı âzamları etkisiz hale getirsinler diye. Eğer bunların İmamı Âzam’a gerçekten saygıları olsaydı yaşayan imamı âzamlara kötülük etmezlerdi.

Biz İmamı Âzam bağlıları, ona saygımızın bir ifadesi olarak onun ölümsüz söylemini tekrarlayalım: “Bütün zulüm saltanatları, bütün yalan ve talan siyasetleri ‘Boyun Eğmeyin!’ buyruğunun göz ardı edilmesi yüzünden başarılı olmuştur.”

Ayrıntılar için ‘Kur’an’ı Tanıyor musunuz’ kitabının XXXII. faslını okuyun.
Direnişleri Kur'an'dan bakarak okumak
Kur’an’a göre her şey, her olay Allah’ın ayetidir. Tümü okunmalı ve tümünden ibret alınmalı. İbret almak yerine ayetlere kafa tutmak Allah’ı karşısına almaktır. Ayetleri okumak ve ibret almak için ‘ufkun ötesini görebilen göz’e sahibi olmak gerek. Kur’an şöyle diyor: “Artık ibret alın, ey gözleri olanlar!” (Haşr, 2)

Yakın tarihle ilgili araştırmalarından tanıdığımız Zeki Sarıhan, direnişi, farkında olarak veya olmayarak, Kur’an’ın talepleri yönünde okuyor. Şöyle diyor:

“Halk hareketleri en büyük eğiticidir. Taksim Direnişi, en başta ona katılanlar olmak üzere bütün halka, hatta kısmen dünya halklarına pek değerli dersler vermiş olmalıdır. Bunun içindir ki çoğumuz “Gezi Direnişinden sonraki Türkiye, Gezi Direnişinden önceki Türkiye olmayacaktır” diye yazıp söyledik. Bu olayların bize öğrettiği, büyük bir derstir ve bilinçlerimizde büyük bir sıçrama yaratmıştır.”

“Adına artık Gezi Parkı veya Taksim Direnişi yerine Haziran Devrimi dememiz gereken bu direnişten çıkarılacak ilk ders, yaratıcı gücü harekete geçmiş olan yığınların önünde hiçbir kuvvetin duramayacağıdır. Onlarla zalimlerin hiçbir kuvveti başa çıkamaz. Tarihi yapan biricik güç, bir avuç siyasetçi, bir komutan veya bir para babası değil, halktır. İnsanlık tarihinde en büyük sıçramaları hep halk kitleleri yapmıştır.”

Sarıhan’ın okuyuşu dünyanın okuyuşuyla da örtüşmektedir. Direnişler dışta ve içte böyle okunurken, eylemleri en iyi şekilde değerlendirmesi beklenen Sayın Başbakan, tam tersi bir tavır sergileyerek direnişleri bir tür ‘rakip siyasal hiziplerin posta koyuşu’ olarak görüyor. Böyle gördüğü için o da ‘karşı posta koyuşu’nu sergilemekten çekinmiyor. Bu arada iki milyarı aşkın Müslümanın dinini de posta koyuşuna vasıta yapıyor. Erzurum mitingindeki, Allah ile aldatmada rekor sayılabilecek şu sözlerine bakın: “Erzurum'da yer Allahu Ekber’dir, gök Allahu Ekber’dir, dağ Allahu Ekber’dir. Bu Allahu Ekber’i hiç kimse sarsamaz. Onlar tweetlerle, facebooklarla saldırsınlar… Hepsi bir araya gelsin, üzerimize yürüsünler. Biz ‘Ya Fettah!’ der, bu tezgâhların hepsini altüst ederiz. Millet en başından itibaren bu oyunu gördü.”

Allahu Ekber, insan haklarını bastırma aracı yapıldığında hayra değil, şerre vasıta olur. Hep öyle olmuştur. Unutmayalım, Sivas’ta 38 insanı Neronik bir canavarlıkla diri diri yakanların attıkları naranın esası, ‘Allahu Ekber’ cümlesi idi.

Lütfen, artık insaflı olalım!

ADİL HACIÖMEROĞLU’NUN MEKTUBU
“Türkiye’de Gezi Parkı direnişleri başladıktan birkaç gün sonra Brezilya’da halk sokaklara döküldü. Burada da gösterilerin başrolünde gençler var. Cumhurbaşkanı Dilma Rousseff, gençler haklarını aradıkları için onlarla gurur duyduğunu söylemekte. Rousseff, gösterilerden bir gün sonra şu açıklamayı yapıyor: “Hükümetim, değişim isteyen sesleri duyuyor. Dünkü gösteriler, demokrasimizin ne kadar güçlü olduğunun kanıtıdır.” 
“Gezi Parkı direnişi başladığından beri Tayyip Erdoğan, göstericilere söylenmedik kötü söz bırakmadı. Milyonlar ayakta. Başbakan onları marjinal, illegal gruplar olarak görüyor. ‘Çapulcu, ayyaş, kökü dışarıda, terörist’ nitelemeleri her tümcesinde var. Göstericileri, İslam karşıtı gibi göstermesi ise bir kışkırtma. Baştan itibaren kendi seçmenlerini direnişçilerle çatıştırmanın peşinde. Yandaş medya da kraldan çok kralcı kesilmekte. İftira yarışında, iktidar partisinin önüne geçmiş durumda.”

“Brezilya’daki göstericilerin bazılarının ellerinde Türk bayrakları var. Dillerinde Gezi Parkı direnişiyle simgeleşen sloganlar… Bunları kötüye yorup göstericilere “Kökünüz dışarıda!” diyen bir devlet başkanları yok! Dünyada hak aramak için yapılan tüm direnişlere saygı ve sevgi var.”
Hava ve su, özgürlük ve laiklik
Bu satırların yazarı, ömrünü Kur’an’a hizmete adamış bir Kur’an mümini olarak şunu bütün açıklığıyla görmüş ve o gördüğünü itirafı bir insanlık borcu bilmiştir: İnsanın maddî varlığının devamı için hava ve su neyse, manevî varlığının devamı için de özgürlük ve laiklik odur. Laiklik, özgürlüğü otomatik olarak içerdiğinden, laiklik sözcüğünü kullandığımızda buna özgürlük sözcüğünü eklemek zorunlu değildir.

Bugün artık, özgür bireyin varlığını mutlu ve onurlu bir toplumun olmazsa olmazı bilenler şunu kabul ve itiraf etmişlerdir: Laiklik olmadan ne gerçek anlamıyla dinsel hayat mümkündür ne de demokrasi. Mümkün olacağını iddia edenler ya kendilerini aldatan zavallılar veya halkı Allah ile aldatan dincilik tezgâhtarlarıdır.

Haçlı Batı (ABD ve AB) kodamanları, yıllardan beri, “Laikliksiz bir demokrasi olabilir” yalanıyla Müslüman kitleleri, özellikle Türk halkını aldatıp emperyalist emelleri istikametinde sömürmeyi esas aldılar. Atatürk mirasını çökertme beyinsizliği bu aldanışın ürünüdür. Fa-kat gelinen noktada Batı gördü ki, Müslüman dünyayı bu aldatmayla sömürme siyasetleri, kaşıkla verdiğini kepçe ile geri almaktadır. Laikliğin Müslüman dünyada, özellikle Türkiye ve Mısır’da çöküş sürecine girmesi, Batı’yı ciddi biçimde tedirgin etmiş olacak ki, “Laiklik olmadan da demokrasi olabilir” hezeyanına Batı’da da isyan başlamıştır. Türkiye’deki Taksim Direnişi ile Mısır’daki Tahrir Direnişi biraz da Batı’daki o isyanın rüzgârıyla vücut buldu.

ÜLSEVER'İN MÜTHİŞ YAZISI

Yurt yazarı Cüneyt Ülsever arkadaşımız, ‘Laiklikte ısrarlı olmayan demokrasi teorisi çöktü’ başlıklı yazısında laiklikle demokrasi, huzur ve mutluluk arasındaki kaçınılmaz irtibatı çok güzel anlatmıştır. Ona göre de, “Laiklikte ısrarlı olan demokrasi laiklikte ısrarlı olmayan demokrasiyi kovacaktır.” (Yurt Gazetesi, 2 Temmuz 2013) Ülsever şöyle diyor: “Müstebit, doğası gereği, laiklikte ısrarlı olmamayı giderek laik hayat tarzının mutlak bir reddiyesi, hatta muhafazakâr (Kur’an’a göre müşrik demek. YNÖ) hayat tarzının dayatılması olarak algılamaya başladı. Türkiye’de gençler Gezi Parkı’nda direnişe geçmeselerdi, laik hayat tarzını benimseyenler, mağlubiyetin elzem olduğuna iman etmeye başlayacaklardı. Bugün iki ülkede (Mısır ve Türkiye’de) de halkın önemli bir bölümü ayakta. Laiklikte ısrarlı olmayan demokrasiyi yerle bir etmeye çalışıyorlar. Müslümanların mutlak çoğunlukta olduğu her iki ülke de laikliğin tadına varmış ülkeler. Müstebit Hüsnü Mübarek bile laik hayat tarzını benimseyenleri şerî hükümlerle yönetmeye kalkanlara karşı korumaya çalışmıştı.”

“Bu kitleler laikliğin, esasında özgürlük demek olduğunu, laikliğin, demokrasinin ayrılmaz bir parçası, laiklikten taviz veren demokrasinin ise bir safsata olduğunu, kendilerine ‘laiklikte ısrarlı olmayan demokrasi’ dayatılmadan önce tam fark edememişlerdi. Laikliğin tadına bir kere varanlardan laikliği artık esirgeyemezsin.”

“ABD, Recep Tayyip Erdoğan’ın gerçek yüzünü son bir yılda gördü. Şimdi de gerçek Mürsi ile tanışıyor. Dahası, ABD, laiklikte ısrarlı olmayan demokrasinin bir model olarak hayata geçirilemeyeceğini anladı. Kitleler bu gerçeği ABD’ye kafasına vura vura öğretiyor.” (Yurt Gazetesi, 4 Temmuz 2013)

Şöyle veya böyle, laikliğin çöküşüyle, hatta sulandırılmasıyla doğacak zararın, hiçbir siyasal ve ekonomik çıkarla telafi edilemeyeceğinin Batı tarafından anlaşılması insanlık adına büyük bir kazançtır. Umalım ve dua edelim, Batı bu noktada yeni bir ‘görevimiz tehlike’ oyunu ile Müslüman dünyaya karşı yeni şeytanlıklar tezgâhlıyor olmasın!
Taksim ve Tahrir’in gösterdikleri
“Laiklikte ısrarlı olan demokrasi, laiklikte ısrarlı olmayan demokrasiyi kovacaktır.” Cüneyt Ülsever’in ifadesiyle, Tahrir ve Taksim meydanlarının söylediği budur. (Yurt gazetesi, 2 Temmuz 2013)

Tahrir meydanını yüz binler doldurdu. Müslüman kardeşler merkezi işgal edildi. Ve hemen ardından Mürsi gitti. 24 Mayıs 2012 günü seçilmişti, 2013 Haziran’ında gitti. Yani yönetim ömrü bir yıl sürdü. Mürsi’nin yetkilerini devralan Mısır ordusu, ülkeyi yeniden seçime götürecek. Mürsi’nin ordunun müdahalesine karşı çıkış çağrısı ise halktan sadra şifa bir olumlu yanıt alamadı. Olup bitenler, gazeteci-yazar Merdan Yanardağ’ın şu tespitinde kristalleşiyor: “Mısır’da Mürsi ile birlikte 60 yıllık İhvanul Müslimîn efsanesi de çöktü. Sünnî siyasal İslamcı hareketin işbirlikçi, ilkesiz ve oportünist çizgisi bir şekilde iflas etti.” (Yurt gazetesi, 4 Temmuz 2013) 

Mürsi, iktidardan indirilişi üzerine yaptığı açıklamada bütün dinci siyaset kodamanlarının sergilediği ikiyüzlülüğün yeni bir örneğini veriyor: Kendisinden önceki devlet başkanının koltuğunu kaybetmesinde de dahli olan ordunun kendisine karşı gösterdiği tavrı ‘darbe’ olarak niteliyor. Oysaki aynı ordunun,  Mübarek’in gitmesindeki müdahalesini ‘devrim’ olarak nitelemişti. 

Saltanat dincisi zihniyet, dünyanın her yerinde böyledir. Hukuktan siyasete, demokrasiden dine bütün kavramları kendisi söz konusu olduğunda över, başkaları söz konusu olduğunda ‘Allah’ın egemenliğine müdahale’ sayarak dinsizlik diye damgalar. Bakın, Türkiye dinciliğinin önde gelen siyasetçilerinden bazıları, Mürsi dinci despotizmine karşı ayaklanan Mısır halkını ikiyüzlülükle itham ediyor. (bk. 4 ve 5 Temmuz 2013 tarihli gazeteler) Aynı kitle, Hüsnü Mübarek despotizmine karşı ayaklandığında devrimci ve makbul oluyor, Mürsi despotizmine karşı ayaklandığında ikiyüzlü oluyor.  

Bunların ikisi de devrim, arkadaş, ikisi de! Artık bunları öğrenin. Mürsi, bir ‘demokrasi illüzyonu’yla iktidar olmuştu. Mısır halkının yüzde 51’inin katıldığı bir seçimde çoğunluğun oyunu aldı. Aldığı oyların Mısır halkının tümüne nispetle oranı yüzde 24.78. Bu bir demokrasi illüzyonudur. Bu illüzyonla gelenlerin kitleye hayır getirmesi mümkün değildir. Bilin ki, seçim illüzyonuyla iktidar olmuş bütün despotlar, bugün veya yarın, gidecekler. Ve bu gidişi sağlayan hareket, devrim olacak. Kur’an bu noktada hiçbir şiddet ifade etmeyen ‘inkılap’ kelimesini kullanır ki, devrim sözcüğünün Arapçası olduğu, herkesin malumudur.  ‘Kur’an’ı Tanıyor musunuz?’ adlı eserimden birkaç satır alarak tanıtayım:

“Kur’an, inkılabı, inkılapla aynı kökten isim ve filler kullanarak, zulme ve zalime karşı direnmek ve bu direncin sonucunu almak olarak gösteriyor. İnkılap, Kur’an’ın temel ve biricik düşmanı olan zulme karşı çıkışın hem kurumu hem de yöntemidir. Bu anlamda olmak üzere, Kur’an’ı zalimlere karşı bir inkılaplar ve direnişler kitabı olarak tanımlayabiliriz. Temel beyyine şudur: “Zulmedenler, hangi inkılaba uğrayıp baş aşağı döneceklerini yakında bilecekler.” (Şuara, 227)

O halde, halk istemeden hiçbir despot gitmez, götürülemez. Halkın istediği ve yaptığı ise darbe değil, devrimdir. Gerçek şu: Mürsi, görünüşte demokratik bir yolla geldi ama demokrasiye inanmadığı, demokrasiyi esas amacına ulaşmak için istismar ettiği için çok kısa sürede çöktü, yerle bir oldu. Demek ki, şeklî anlamda bir ‘seçim’in yapılmış olması demokrasi demek değildir. Gerçek bir demokrasiden söz edebilmek için laiklik tam anlamıyla var olmalıdır. Demokrasi, laiklik olmadan yaşayamaz. Mısır’da olamadı, Türkiye’de de olamıyor, olamayacak. Haziran direnişleri (veya devrimi), olamayacağının tartışılmaz belgesidir.
Doymazlığın sefaleti üstüne
Dincilik, Allah ile para yan yana geldiğinde tarih boyunca hep parayı tercih etmiştir. Bunun için, bendeniz, insanlığa ve özellikle bu millete yıllardır şunu söylüyorum: Dinciliğin Allah’ı, Kur’an’ın ve Hz. Muhammed’in tanıttığı Allah değildir. Onun Allah dediği, Prof. Salih Akdemir’in muhteşem tespitiyle, ‘adına Allah dedikleri bir puttur.’ Nitekim Kur’an’ın en kuduz düşmanları olan Mekke müşrikleri de ‘Allah’ı baş ilah saymaktaydılar. Dincilik, çıkar putunun adını neden Allah koymuştur? Aldatmaların en kahpesi olan ‘Allah ile aldatma’ tezgâhını rahat işletebilsin diye.

Kur’an’ın, “Sakın aldatan sizi Allah ile aldatmasın!” buyruğunun erdirici ihtişamı üzerinde şimdi bir kez daha düşünün.

Aldatma aracı yapılan Allah, Kur’an’ın Allah’ı olamaz. Bütün mesele, bu Kur’ansal tespitin sırrına varmak, gereğini yapabilmektir. Ya gereğini yapar kurtulursunuz ya da savsaklamaya gider belanızı bulursunuz. İslam dünyasının bulduğu gibi…

Evet, dincilik parayı hortumlama fırsatını yakaladığında onun ne dini kalır ne imanı, ne namazı kalır ne niyazı. O mucizeler mucizesi Mâûn suresi neden parayı öne çıkaranların kıldıkları namazların lanetten başka bir şey getirmeyeceğini hükme bağlıyor, hiç düşündünüz mü? Ve neden o mucize sure, kamu mal ve imkânlarını hortumlayanları dini inkâr etmekle suçluyor? Bu sorunun cevabı bilinmeden hiçbir coğrafyada huzur bulmak mümkün değildir. Ben, ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’ adlı o kıyametler koparan eserimi bunun mümkün olmadığını göstermek için yazdım.

Ben, Mâûn suresinden ruh ve ilham almış bir insan olarak bunları biliyordum ve dincilik ekiplerinde din, iman, haya, merhamet, hakka saygı gibi insanı insan yapan değerlerin aranamayacağında hiçbir kuşkum yoktu. Nitekim zaman bu düşüncemi doğruladı. Ama Atatürkçülük, laiklik, çağdaşlık, özgürlük adına yıllarca nara atmış, bu naralarla servet kodamanı olmuş medya patronlarıyla bazı Atatürk meddahlarının ömür boyu sığındıkları kaleleri hiç tınmadan ve kendi elleriyle birer birer teslim edeceklerini aklımın ucundan geçirmezdim. Bunların en önde gidenleri, ihaleler ve krediler için hatta haram servetlerinde takip ve tacize maruz kalmamak için dinciliğin hizmetkârı olmakla kalmadılar, eski kredi kaynakları Atatürkçülüğe karşı tavırlar sergilemeye başladılar. Yani usta bir kıvırmayla Atatürk ile aldatma modundan çıkıp Allah ile aldatma moduna girdiler.

Mehmet Akif, bu tipi kendine yakışan bir şiir dehasıyla şöyle tanıtıyor: “Şimdi Allah’a söver, sonra biraz bol para ver, Hiç utanmaz, Protestanlara zangoçluk eder.”

Bir zamanlar mal ve para uğruna bilcümle İslam dışı kişi, akım ve ideolojilere hizmetkârlık eden Karunlar, bir gün geldi, o burun kıvırarak baktıkları İslam’ın en yozlaştırılmış şeklinin ticaretini yapan Mâûn mücrimi riyakârların önünde kulluk arz etmek için sıraya girdiler. Ve sonra, nimetlerini tepe tepe kullandıkları bu ülkenin yarınları için bir şeyler yapmak yerine yeni imkân odaklarının şehvetini okşamak için seferber oldular.

Düşünün, ABD’den yayın yapan CNN International, Taksim Direniş Hareketi’ni canlı yayınla verirken, İstanbul’dan yayın yapan ‘merkez medya’ unvanlı sistemin kanalları penguenlerle ilgili belgeseller, yemek tarifleri ve yaşı geçmişler arasında çöpçatanlık programları yayınlıyorlardı. ‘İnsanlık değerleri’ lügatinde bu tavrın adı nedir?
Mektuplardan seçmeler
Semih Duran yazıyor: “HER yerinden oluk oluk pislik akan bir ülke. Onun dini olan İslam da hezimete uğramış. Bize yaşatılan sözde İslam’ın yalan üzerine kurulduğunu sizin kitaplarınızdan öğrendik. Sizlere ne kadar teşekkür etsek azdır. Alllah sizden binlerce kez razı olsun! Bizi bu gelenek ve hurafe dininden tutup çıkarttınız. Kuran'ın dediği gibi, bizi bu çukurdan akıl ve ilim çıkaracak ama bu millet akıldan uzaklaşıyor, geleneğe batıyor, kurtuluşu bulamıyor, göremiyor. Bana bunu siz gösterdiniz.” 
“Bilmediğimiz İslam’ı bize tekrar öğrettiğiniz için size binlerce kez teşekkür ederiz. Henüz 21 yaşında olan ben, sizin kitaplarınızı okumasaydım belki ömrüm dinden uzak, bomboş bir ha-yat olacaktı. Bu yaşımda bunu fark ettiğim için çok da geç kalmadığımı gördüm. Okudukça okuyorum artık. Artık benim hayatımda akıl komutan. Müthiş bir âlimsiniz. 21. yüzyılın dünyada İslam bilgesi sizsiniz.  Allah sizden razı olsun.”

Mushfiq Shukurov, Anar Muharremov, Vasif Memedov, Tural Muharremov, Ismail Kengerli, Baba Suleymanov, Fuad Memedov, Emil Bedelov Azarbaycan’dan yazıyorlar. Azeri şivesini Anadolu Türkçesi’ne uyarlayarak veriyorum: “Azerbaycan’dan Sumkayit şehrinden bir grup takipçiniz olarak yazıyoruz. Her sözünüzü kalbimize işliyoruz. Azerbaycan’da sizi anlayan insanları gördüğümüzde kardeşlerimizi görmüş gibi oluyoruz. Sizi anlamak bir idrak haline gelmiş bulunuyor. İlahî bilginin izlerini takibe gayret ediyoruz. Daha çok düşünmeye uğraşıyoruz. Sizi bir yıl önce keşfettik. Sözleriniz yolumuza destek oldu. Namazı halka işkenceye dönüştürmüşler. Dini bir zulüm gibi takdim ediliyorlar. Sizin mücadelenizi görüyoruz. Allah razı olsun. Karşınızda baş eğiyoruz. Allah sizi korusun!”

Burak İnce yazıyor: “ŞİRK adlı kitabınızı aldım. Okuduğum en muhteşem kitap. Daha fasıl başlıklarını okur okumaz bile insanın ruhunda kapanmaya yüz tutmuş kapılar etkileyici bir biçimde açılmaya başlıyor. Ben 19 yaşındayım. Sizi iki yıldır takip ediyorum. Siz başka bir şeysiniz. Aklımı hiç bu kadar sorgulayıcı ve aktif bulmamıştım. İki yılda yepyeni bir beyin ve kişilik inşa ettiniz bende. Ne kadar teşekkür etsem azdır.”

Ali Dilaver yazıyor: “Ben 25 yaşında, üniversite öğrenimini yeni tamamlamış biriyim. Bugüne kadar merak ettiğim konularda Kur'an’a baktım. Ne zaman sizi televizyonda görsem veya gazetede yazınızı okusam hep aklıma şu geldi: Bana verilen aklı niye bu kadar az kullanıyorum? Dinin temelini oluşturan asıl şeyi anlamama yardımcı olduğunuz için çok teşekkür ederim.”
“Hiç kimseden korkmayıp doğru bildiğinizi bizimle paylaşma lütfunu gösterdiğiniz için, bazı kesimler tarafından birçok karalamaya maruz kalmanıza rağmen hâlâ dürüst ve onurlu olduğunuz için çok teşekkür ederim. Ben bu vatanın bir genci olarak sizin gibi bir insana sahip olduğumuz için gurur duyuyorum, onur duyuyorum. Belki elinizde diğer siyasetçiler gibi imkânlar yok ama bu onurlu duruşunuzdan dolayı çok teşekkür ediyorum size. Bize sizin gibi güzel örnekler gerekmektedir.”  

Elif Tuna yazıyor: “Sağlığınızla ilgili internette gezen haberlerin yalan olduğunu öğrenince çok mutlu oldum. Sana gelen bana gelsin, ey Şems'im. Bu dünyaya sen lazımsın, ben değil.”
İslam ve urûbe
İslam’ın Araplaştırılması Emevîlerle başladı. Emevîlerin hemen bütün gayretleri, Mevâlî’yi yani Arap olmayan Müslümanları köleleştirmek, sindirmek ve horlamaktan ibaret kalmıştır. Onların, Kur’an’ın anladığı mânâda bir din endişeleri asla olmamıştır. Aksini söyleyenler yalan adına avukatlık yapmış olurlar.

Emevilerin İslam’ı Araplaştırma gayretleri, Kur’an dinini sahneden kovmak isteyen inkâr odaklarına çok güçlü bir oyun ilham etmiştir. O oyun şöyle özetlenebilir: “İslam’ı, Arap dini olarak lanse edelim, onun evrensel unsurlarını mümkün olduğu kadar Arap örfüne boğdurup ‘Bu din, Arapları adam etmek için gelmiş bir kabile dinidir’ iddiasına dayanaklar yaratalım.”

Bu anlayış, oryantalizm (İslam-Doğu araştırmaları) içinde de önemli bir yer tutmuştur. Ne yazık ki bu anlayışın en etkili uzantıları bugün Türkiye’dedir. Bu anlayış, sinsi veya açıktan şu savı yaymaktadır: “Kur’an çöl kitabıdır, Arapların kitabıdır, bize ne bundan; biz bu yüzyılda kalkıp bu kitapla mı yol bulacağız?”

İslam’ın Araplaştırılması veya Arap dini gibi gösterilmesi oyununda bizi daha ciddi bir biçimde rahatsız eden başka bir gelişme oldu: Bu, evrensel Kur’an mesajını Arap dini ilan eden inkârcı faaliyete destek veren ‘din içi Arap örfçülüğü’dür. Bu örfçülük, inkârcıların teorisini yaptıkları “İslam’ı Arap dini olarak gösterme” stratejisinin bir tür uygulamasını yapmaktadır.

Kur’an’ın evrensel-akılcı mesajını kabile dini ilan eden inkârcı faaliyet kendini meşrulaştırmak için din içinden destek aramak gayretine girmiş ve ne yazık ki beklediğinden daha fazlasını elde etmiştir. O desteği, bizim, ‘Hurafe dinciliği veya saltanat dinciliği’ diye andığımız Kur’an dışı dincilik sağlıyor.

ÖRFLER DİNLEŞTİRİLİNCE DİN DE ÖRFLEŞİR

Kur’an’ı sahneden uzak tutmak isteyenlerle saltanat dincileri, çeşitli oyunlar kullanarak vahyin dini ile Arap örflerini birbirine karıştırıyorlar. Ben bu ilk aşamaya ‘Kur’an’dan uzaklaştırma aşaması’ diyorum. Bu aşamada başarılı olunca-ki olmuşlardır-ikinci aşamaya geçip Arap örflerini Kur’an dininin yerine koydurtuyorlar. Ve bakıyorsunuz, bazı mahfiller, dindarlıkla Kur’an düşmanlığını eşitleyen tavırlar sergileyebiliyorlar. Küresel bir sapık çıkıp şunu söyleyebiliyor: “Son zamanlarda Kur’an İslamı diye bir sapıklık çıkmış.”

Küfür gayyasına yuvarlanmanın göstergesi olan bu söylemin sahibine söylenecek olan şudur: “Behey sapık, ‘Kur’an İslamı’ tabirine sapıklık demekten daha büyük sapıklık mı olur? Senin söylemin, başlıbaşına bir küfür ilanıdır. Ne diyecektik, senin söylediğin gibi, İncil veya Tevrat İslamı mı, Vatikan İslamı mı? Beyaz Saray veya CİA İslamı mı?”

Kur’an’a neden açık veya örtülü biçimde savaş açıyorlar? Dini Kur’an’ın denetiminden kaçırarak birtakım yedek ilahların tasarrufuna teslim etmek için. Kur’an’ın söz sahibi olduğu yerde bunu yapamazlar. Çünkü Kur’an, dini Kur’an’ın dışına çekmeyi şirk ilan etmektedir. Dini Kur’an’ın dışına çekenlerin, nüfus kâğıtları ve sloganları ne olursa olsun, Kur’an’la iman dostluğu kurmaları mümkün değildir.

Ne yazık ki, İslam adı altında Arap örfü satan anlayışlar çok iyi sonuçlar almışlardır. İnsanlık, sağdan-soldan: “İslam bu ise biz bunu istemiyoruz, biz bedevîleşmek istemiyoruz” demeye başlamıştır. Tam bu noktada, Kur’an mümini Arap aydınlar başta olmak üzere, Müslümanların şunu haykırması gerekiyor: Saltanat dinciliğinin kutsallaştırdığı örfler yığını, İslam değildir: İslam Kur’an’dadır. İslam, Arap örflerine değil Kur’an’ın evrensel ilkelerine oturur. Allah tarafından indirilen dinle, örfler adına uydurulan dini birbirinden ayırın. Arabizm veya urûbe ile tanrısal dini birbirinden ayırın.

Müslüman olmayı bedevîleşmekle eşitleyenler hem Tanrı’nın öfkesine maruz kalacaklardır hem de insanlığın. Çünkü bunlar, insanlığı vahyin dininden soğutarak din açısından günah, hukuk açısından da insanlık suçu işlemektedirler.
Kur’an’da ekonomik ahlak
Kur'an'dan koordinat alan bir ekonomi henüz ortaya konmuş değildir. Çünkü Batı’da ekonominin enine boyuna tartışılıp bir ilim olarak şekillendiği sırada İslam ülkeleri emperyalizm, sömürgecilik ve kendi içlerindeki despotizmin kahrı altında ölüm kalım savaşı vermekte idiler. Buna, çağlar öncesinin şartlarına göre oluşturulmuş fıkıh kalıplarını tabulaştırarak Kur’an dinamizmini köstekleyen inadı da eklerseniz, Kur’an kaynaklı bir ekonomik anlayışın ortaya konması bakımından, henüz başlangıç devresinde olduğumuz, rahatlıkla söylenebilir.

Kapitalizme hizmetçilik rolünü benimsememiş onurlu aydınlara göre, İslam ekonomisi, soysalist sistemlerle bir yakınlık arz ediyor. Bunun, Kur’an kaynaklı yapısal sebepleri yanında İslam dünyasının kapitalist Batı’dan çektiği zulümlerden kaynaklanan sebepleri de var. Çağın en büyük İslam düşünürü Muhammed İkbal’in, Marks’ın Das Kapitali’ni ‘Cebrailsiz kutsal kitap’ diye anması, İslam Peygamberi’nin en yakın dostlarından biri olan Ebu Zer el-Gıfârî’nin ‘sosyalist zâhid’ diye adlandırılması, üzerinde durulacak noktalardır. Fakat unutmamak gerekir ki, İslam ekonomisi kendine özgü bir ekonomidir. Benzerlikleri, paralellikleri büyüterek İslam ekonomisini şu veya bu başlığın altına sokmak, yanılmaktır.

Kur’an, ekonomiyi değil, insanı gaye edinmektedir. Ekonomik değer, hayatın ve insanın yönünü belirleyen tek unsur değildir, olmamalıdır. Bu da bizi, bir başka sonuca götürür: İnsana verilen değer, sadece ekonomik aktiviteyle ölçülmemelidir. Batı’daki refah, insana saygının bir ürünü değil, kavgaların ve sömürünün bir sonucu oldu. Batı’daki refah, kendi dışındaki dünyanın sefaleti, ezilmesi, zulme uğratılması pahasına elde edilmiş bir refahtır. Tarihsel temelleri, emperyalizm ve sömürgeciliğe dayanmaktadır. Batı için refah ve gelişmişlikte ölçü, kendi dünyası ve kendi insanıdır. Kur’an, insanlığı, ‘Allah’ın iyali’ saydığı için bu iyalin, bu ev halkının tümünün refah ve mutluluğu gerçekleştiğinde bir başarının varlığını öne sürebiliriz.

Kur’an, nimetlerin adaletsiz dağıtımı olan kapitalizmle, sefaletlerin eşit dağıtımı olan komünizme, aynı anda karşıdır. Bunların ortak yanları aşırılık ve sonuç olarak da insana zulümdür. Bireyin topluma, toplumun da bireye ezdirilmemesi amaçlanmıştır. 

Dengenin esası, ‘servetin belli ellerde biriken bir sulta aracı olmaması’dır. (Haşr suresi, 7) Kur’an, bunu sağlamak için çift kutuplu bir tedbir getirmektedir. Biri emir, biri yasak sergileyen bu kutupların emir yanında paylaşım, yasak yanında riba (haksız kazanç) ve israf yasağı yer alır. Bu emir-yasak tedbiri, Kur’an’ın, toplumların çöküşlerinde baş sebep gördüğü ‘servetle azma’nın yıkımını (İsra suresi, 16) önler. Servet ve refahla azmak, servet sahibinin malındaki yoksul hakkının, yani artık değerin sahibine ulaştırılmamasından kaynaklanmaktadır.

Kur’an, mal ve servette yoksulun hakkı olduğunu açıkça ifade etmekte ve bu hakkın yoksula ulaştırılmamasını, toplumu çöküşe götüren bir musibet olarak görmektedir. (Ayrıntılar için bizim, Kur’an’ın Temel Kavramları adlı eserimize bakılmalıdır)

EMEK KAPİTALE BOĞDURULMAMALIDIR

Kur'an ekonomisinin temel ilkelerinden biri de emeğin imtiyazı ilkesidir. Kur’an; ekonominin omurgası olarak sermayeyi değil, emeği görmektedir. Kur’an ekonomisi adına yapılacak ilk iş, sermayenin sahip bulunduğu imtiyazların, emeğe devrini sağlamak olacaktır. Ne yazık ki bugün ortalıkta, bunu yapacak bir İslam dünyası yok.

Emeğin ihanete uğratılması, sürekli bir diyalektik, bir savaş doğurur. Kur’an bu savaşta, Yaratıcı Kudret’in, ezilen tarafta yer aldığını söylemektedir. Bu ezilen taraf, hayat ve oluşun bir tür motor gücü olarak gösterilmektedir. (Kasas, 1-4)

Emeğin imtiyazı ilkesinin zorunlu sonuçlarından biri de şudur: Kur’an, toprakta özel mülkiyet kabul etmez. Toprak, bir imkânlar zeminidir ki, o imkânlara, alın teri toprağa dökülenlerden başkası sahip çıkamaz. İlke gayet açık konmuştur: “Yeryüzü Allah’a aittir.” (A’raf, 128)

Doğal kaynaklarda özel mülkiyetin olmayışını da buraya eklemek gerekir. Petrol başta olmak üzere, tüm yer altı servetleri tüm insanların, hac gelirleri ise tüm Müslümanların hakkıdır.
Allahsızlık ve ateizm üstüne
Ateizm ve Allahsızlık kavramları üstüne birçok felsefî kitap ve makale okuyabilirsiniz. Okuyanlardan biri de benim. Ama itiraf edeyim ki, bu iki kavramı, sadece lügat karşılıklarıyla değil de tüm çağrışımları ile en ideal biçimde anlamlandırıp kullanan, Anadolu halkıdır. Yani Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş’ın, Nasreddin Hoca’nın torunları…

Sözcükler, sadece lügat anlamlarından ibaret değildir. Sözcükleri sadece lügat anlamlarında kullanan insan o dili layıkıyla bilmiyor demektir. Lügate sorarsanız, kalp, gönül ve yürek sözcüklerinin anlamı aynıdır. Ama kelimelerin esas ruhlarını veren çağrışımlar açısından bakarsanız bu kelimeler arasında dağlar kadar fark vardır. Cesur adam anlamında ‘kalpli adam’ diyemeyiz. ‘Kalbi kırık adam’ veya ‘kalp kırmak’ yerine de ‘yüreği kırık adam’ ve ‘yürek kırmak’ diyemeyiz. Eşinizin annesine ‘Canım kayınvalidem’ dediğinizde size “Kayınvalidem diyen dillerini yerim” karşılığını verir. Ama ona “Nasılsın kaynana?” dediğinizde suratını asarak “Ne kaynanalığımı gördün?” diye çıkışacaktır.

Benzeri durum Ateizm ile Allahsızlık kelimelerinde vardır. Lügate bakarsanız Ateizmin Türkçe karşılığı Allahsızlık’tır. Ama Anadolu halkının o espri üreten vicdanı bu sözcüklerin çağrışımları üzerinde durmuştur. Benim büyüdüğüm çevrede, kocasının canını yakan kadınlara, ‘Allahsız’ derlerdi. Aynı sıfat, karısının canını yakan kocalar için de kullanılır. Saltanat dincisi din bezirgânlarını bir kenara koyarsanız, Anadolu halkı, ateistlere ‘Allahsız’ diye hitap etmez; hatta onlar için “O da Allah’ın kulu” der. Ama aynı Anadolu halkı, merhametsiz, hak-hukuk tanımayan, talancı, yalancı, kahpe, kindar ve zalim tiplere, onları sık sık camide-cemaatte görmesine rağmen, ‘Allahsız’ demekten çekinmez. Hatta birçok caminin içinde bu muhteşem fark edişin şu şekilde dillendirildiğini görmüşüzdür:

“Seni gidi Allahsız seni! Yakmadığın can, söndürmediğin ocak, ağlatmadığın yetim kalmadı, bir de gelmiş alnını secdeye koyuyorsun!”

Ah, ne olurdu, bu feraseti güçlü halka, o mucizeler mucizesi Mâûn suresinin mesajı yıllar önceden anlatılmış olsaydı! İşte o zaman din bizim için, bir aldatma ve sömürme aracı olmayacak, bir mutluluk ve huzur kaynağı olacaktı. Ne yazık ki olmadı, olamadı. Çünkü haçlı emperyalizmle içerideki işbirlikçi hizmetkârları buna izin vermediler, vermiyorlar.

MÂÛN SURESİNİ TANIMADIKÇA KURTULAMAYIZ

Dinci zebanilerin haçlı emperyalizmle işbirliği de vahim bir Allahsızlıktır. Bu toprakların halkı, bugün, ateizmin kahrını değil, işte bu Allahsızlığın kahrını çekmektedir. Bendeniz, ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’ adlı o kıyametler koparan kitabımı, işte bu Allahsızlığın Kur’ansal dayanaklarını bu aldatılmış halka göstermek için yazdım. Umarım, kıymeti bilinir.

Köyde, kasabada canını yakmadığı yetim, malına musallat olmadığı fakir bırakmamış tefeci bilmem ne efendi, camide ön saflarda yer almasına rağmen halk ona ‘Allahsız’ lakabını yapıştırmıştır. Ateist değil, Allahsız.

Ateist, bir imanın adamıdır. Sizin gibi inanmaması ayrı bir konudur. Ateistin camide ne işi var? O, inanmadığı bir değerin sembolü olan mekâna gidecek kadar omurgasız ve ilkesiz değildir. Mâûn mücrimi dinci hükmî domuz, riyakâr talancı, bu onura sahip olmadığı için iç dünyasında paraya tapar ama halkı kandırmak için camide ön safı işgal eder. Yani ateist olma ciddiyetini gösteremediği için Allahsız olur. Mâûn suresi, bu tipi, dini inkâr etmekle suçlamakta ve onun namazlarını lanet getiren bir musibet gibi tanıtmaktadır.
Kimler tarafından ne kadar okunuyorum?
Müslüman Doğu’nun büyük şair bilgesi ve Mevlana Celaleddin Rumî’nin öncülerinden biri olan Hakîm Senaî’ye (ölm. 525/1131) diyorlar ki, “Üstat, habire yazıyorsun ama seni sadece bir kişi okuyor.” Cevap veriyor Senaî: “İşte ben, o bir kişi için yazıyorum.”

Buradan baktığımızda, bendeniz çok şanslı sayılmalıyım. Sonsuzluğun bana lütfu gerçekten büyüktür. Beni bir kişi değil, bin kişi değil, bir milyon değil, milyonlar okuyor. Birkaç yıl önce yapılan bir istatistik gösteriyor ki, Türkiye’de Yaşar Nuri’nin kitaplarını okuyan toplam insan sayısı on altı milyonu aşmıştır. Yazısının sonunda beni ‘Narsist’ ilan etme ‘zarafetini’ (!) gösteren şair-yazar Hilmi Yavuz’un da belirttiği gibi, yazdığım her şey, is-tisnasız ‘bestseller’ olmuştur. Altı ayrı tipte basılan Kur’an Mealim’in toplam baskı sayısı 370’i geçti. Bu sayıya, Hürriyet Gazetesi'nin promosyon olarak verdiği 350 bin Meal, dahil değildir. Onu da rutin baskıya dönüştürürsek, Yaşar Nuri Öztürk Kur’an Meali’nin baskı sayısı 500’yü aşmış olur. Cumhuriyet tarihinin rekoru bendenizde.

Sayıları yetmişi aşan (yabancı dillerdekilerle sekseni aşan) eserlerimin her birini yazarken, şöyle düşündüm: “Bu kitabı benden başka kimse okumayabilir.” Eserimi bu varsayımla yazarım. Yani, yazdığım eseri benden başka okuyan biri çıkmasa, asla hayal kırıklığına uğramam, onun ardından gelecek eserimi yazmakta asla tereddüt etmem.

Daha felsefî bir deyişle, eserimi yazar, sonsuzluğa emanet ederim. Sonsuzluk veya ‘tarihin diyalektiği’ onun ileride kimler tarafından okunacağına, nasıl bir etki yapacağına kendisi karar verir. Burada iki dayanağım var: 1. Metafizik koordinatımı veren bir ayet, 2. Felsefî koordinatımı veren aksiyon felsefesinin söylemi. Birincisi şu:

“Yaptığın, bir hardal dânesi ağırlığında olsa, bir kayanın bağrına veya göklere yahut yerin bağrına konsa, Allah onu yine de ortaya getirir." (Lukman suresi, 16)

Felsefî dayanağım ise büyük ölçüde referansım olan ve aksiyon (eylem, hareket) felsefesinin babası sayılan Fransız filozofu Maurice Blondel’in (ölm. 1949) şu sözüdür:

“Aksiyonu varlığın sonsuzluğuna fırlatarak oradan gelecek cevabı beklemek gerekir. Aksiyon, sonsuzluğun bir çağrısı, bir yankısıdır. Oradan gelir, oraya gider.”

Felsefî anlamda her birini başlı başına bir aksiyon olarak gördüğüm eserlerimi işte bu şuurla, bu idrak ve anlayışla yazdım. Ama Yüce Tanrı’nın bir lütfu olarak sonsuzluk bu aksiyonlarıma ben yaşarken cevap verdi. Milyonlar tarafından okundum, değerlendirildim. Dahası: Dünyanın en büyük üniversitelerinde ona yakın doktora tezinin konusu oldum. Ne yazık ki, bu üniversiteler içinde benim ülkemin üniversiteleri yoktur. O da benim değil, ülkemin ve aydınlarının ayıbıdır. Sonsuzluğun bana lütfu bu kadarla da kalmamıştır: Dünyanın en büyük yayın organlarından biri (The Times) tarafından yapılan ‘Yirminci Yüzyıla En Çok Etki Edenler’ anketinde seçilen yüz kişinin ilk onu arasında yer aldım. Yani yaptığım işin önemi, dünya kamuoyunun onayıyla tarihe tescil edildi.

Hayatını düşünceye, kaleme adamış bir fani başka ödül mü bekler?! Yaşadığım ülke beni ‘yeterince’ ödüllendirmemişse onun hesabını tarihe ben değil, ülke versin.

EN ÇOK KİMLER OKUYOR?

Yaşar Nuri’yi okuyanlar listesi, yoğunluk ve çoğunluk sırasıyla şöyle:

1. Sadece özgür düşünceyi öne çıkaranlar: Bunlar, sadece gerçeği bulmak için okuyorlar.

2. Dindarlığı öne çıkaran yani dine samimiyetle, vakarla, fedakârlıkla bağlı olan kitle: Bunlar, dinlerinin gerçeğini tanımak için beni okuyorlar. Bana eleştirileri elbette ki var. Özellikle üslubumun sertliğinden şikâyetleri var. Doğrusu, ondan ben de şikâyetçiyim.

3. Atatürkçü, laik söylemi öne çıkaran ekipler: Kendilerinden bazı gerçeklerin saklandığını, bunun ülkeye büyük zararlar verdiğini fark ettikleri, Atatürk’ü din dışı göstermenin büyük bir yanılgı olduğunu nihayet anladıkları ve bu yanılgının yarattığı büyük yıkımdan ancak benim sayemde kurtulabileceklerini gördükleri için okuyorlar.

4. Dinciliği öne çıkaranlar: Benden perspektif almak, bana daha iyi sövüp saldırmak, tezlerimi çürütme (!) imkânı bulmak için okuyorlar.

5. İnkârcılığı öne çıkaranlar: Dinci ekiplerle aynı amaçlara yönelik olarak okuyorlar.

Şöyle veya böyle, şu veya bu, yirmi milyona yakın kentli, köylü insan bendenizi okumuş. Tanrı’ya şükürler ve halkıma teşekkürler!
Anlatmak ve dayatmak: İslam ve Atatürk serüveni
Kur’an, insanın, kendisine anlatılanı anlayacak donanımla dünyaya gönderildiğini defalarca ifadeye koyar. Bütün peygamberler ‘mübîn’ insanlardır. ‘Mübîn’, apaçık anlatan, ayrıntılarıyla anlatan kişi demektir. Kutsal metinlerin ortak niteliklerinden biri de onların ‘mübîn’ olmasıdır. Yani, tanrısal anlayışa göre, hem anlatan mübîndir hem de anlatma konusu yapılan. Başka bir deyişle, hem peygamber mübîndir hem de getirdiği kutsal metinler.

Yaratıcı kudret şunda ısrarlıdır: Zahmete katlanmayı göze alanlar, anlatmayı er geç başarırlar. Ve bu başarı hayatın ve insanın başarısı olur. Bu başarı mutluluk ve rahatlık getirir.

Dayatmaya gelince; o, hem yapısı hem de amacı bakımından anlatmanın tam tersidir. Dayatmacı, insanın idrakine hitap etmez, insanı anlamadığı ve ısınmadığı şeyi kabule zorlar. Bu bazen baskı, bazen de açık zulüm şeklinde belirir. Esasında, dayatmanın bizzat kendisi bir zulümdür.

Peygamberleri ‘mübîn’, mübelliğ (bir gerçeği insana ileten) ve ‘müzekkir’ (hatırlatan, öğüt veren, aydınlatan) olarak niteleyen Kur’an, onların ‘musaytır’ (despot, baskıcı) olmadıklarını, olmamaları gerektiğini de ısrarla belirtir. Aydınlatıcılar anlatırlar ama baskı ve zorlamaya (ikraha) asla gidemezler. Hayat ve din, sonuç olarak da mutluluk ve başarı, ikrahtan arınmışlık üzerine kuruludur. Yaratıcı irade ve bu iradenin insanlık dünyasına taşıyıcıları olan peygamberler ve kutsal metinler şuna sürekli vurgu yapar:

"Dinde baskı-zorlama-tiksindirme yoktur/olmamalıdır. Doğru bilgiye dayalı eriş, bozuk bilgiye dayalı sapıştan açık bir biçimde ayrılmıştır." (Bakara, 256)

Anlatmak yerine dayatmaya gitmenin sebeplerinden birincisi, konuşanın yetersizliğidir. Anlatamayanlar, anlatacak bir şeyi olmayanlar veya anlatma niyetinden yoksun bulunanlar, dayatırlar. Anlatmanın dayanakları özgüven, iyi niyet, akıl, vicdan, ilim ve nihayet sevgidir. Dayatmanın dayanakları ise kendine güvensizlik, egoizm, baskı, akıldışılık ve nihayet kindir.

İKİ DEĞER ÇATIŞTIRILIYOR

Türkiye’de dinle devlet, İslam’la laiklik, dindarlıkla çağdaşlık barışık değildir. 90. yılını geride bırakan Cumhuriyet’le İslam’ın, Cumhuriyet’in kurucusu Atatürk’le Müslümanların barış ve kucaklaşması gerçekleştirilememiştir. Çünkü İslam ve tebliğcisi ile Cumhuriyet ve kurucusu, halkımıza anlatılmamış, dayatılmıştır. Halkımızın seyretmek zorunda kaldığı tablo, Muhammed ile Mustafa’nın ahenk ve barışını ortaya koyan bir tablo değil, didişme ve çelişme halinde olduklarını göstermeye uyarlanmış bir tablodur.

İyi niyet ve temiz bir vicdanla baktığımızda, uyuşma ve barışmaları aklın ve gerçeğin icabı olan İslam ile Atatürk Cumhuriyet yani Muhammed Mustafa ile Mustafa Kemal mirası arası barış bir türlü kurulamamıştır. Bu barış kurulamadığı içindir ki, Muhammed’den de Mustafa’dan da vazgeçmek istemeyen Türk milleti bir türlü huzur bulamamaktadır. Muhammed’e de Mustafa’ya da muhtaç olduğunu vicdanı ve aklıyla fark eden Türk milleti, bu iki değerin barışına giden yolların dikenlenmesi yüzünden sürekli ıstırap çekmektedir.

Yolları dikenleyenler, İslam’ı ve Atatürk’ü dayatma aracı yapanlardır. Bugün bizler, bir yandan Muhammed’i, öte yandan Mustafa’yı dayatma konusu yapanların yarattıkları kahırlı kıskacın ortasında acı çeken bir halkın feryatlarını dinliyoruz. Bu feryatları Türkiye aleyhine istismar eden haçlı emperyalistler güruhunun oyunlarıyla darmadağın olmuşuz.
İslam'ı ve Atatürk'ü kimler dayattı
İslam ile Atatürk’ü anlatmak yerine kimler dayattı?

İslam’ı; akıl düşmanlığını din yapan Emevî dincileri, Atatürk’ü ise büst ve rozetleri ‘Atatürk’ diye pazarlayan ‘Atatürk bezirgânları’ dayattı. Bunların biri dini anlatmadı, öteki de Atatürk’ü. Biri İslam’ı dayattı, ötekisi Atatürk’ü...
Neden? Çünkü İslam’ı anlatsalardı, dini, Atatürk’ü anlatsalardı Atatürk mirasını sömüremezlerdi. Oysaki o sömürüye ihtiyaçları vardı. Yaratıcı ruhları, sağlam kişilikleri, dünyayı, bölgemizi ve ülkemizi layıkıyla okuyacak bilgi ve birikimleri yoktu; bir şeylere, bir yerlere dayanmaya muhtaç idiler. Dokunulmazlığı da çok seviyorlardı.

Bir şeyleri dayatanlar, bir yerlere dayanarak dokunulmazlık elde etmek peşinde olanlardır. Özgür ve yaratıcı benlikler ne bir yerlere dayanırlar ne de bir şeyleri dayatırlar. Dokunulmazlık elde etmenin en ucuz yolu, değerlere tasallut ve onları dayatma aracı yapmaktır. Bir şeyleri dayatarak dokunulmazlık kazananlar, gerçeği anlatanları aforoz ederler. Başta dinciler olmak üzere, bütün musallat beleşçiler aforozcudur.

Aforoz; değer, kişi veya kurumların gerçeğini temsil edenlerin bunların sömürüsünü yapanlar tarafından bu değerlere karşı olmakla itham edilmesidir. İnsanlık tarihinin en sefil, en hayasız ve en zalim sömürüsü aforozculuktur. Aforozculuğun en namussuz ve şeytanî süreci engizisyon, en alçak temsilcileri de kilise babalarıdır. Batı, kilisenin bu zulmünden kendisini laiklik sayesinde kurtardı ama aforozu tüm dünyadan kovmak için kılını kıpırdatmadı. Tam aksine, onu sevmediği kitlelerin, özellikle Müslümanların hayatına pompaladı.

Bugünkü dünyada aforozculuğun bir numaralı mekânları, laikliği dinsizlik sanan Müslüman coğrafyalardır. Bu demektir ki, değerlerin gerçek temsilcilerinin kahra, sömürücülerin ise nimet ve itibara layık görüldüğü coğrafyalar Müslüman coğrafyalardır. Türkiye, büyük Atatürk sayesinde bu coğrafyaların cehennemî kıskacından çıkar gibi oldu ama içten ve dıştan ortaklaşa kotarılan karşı devrim bu süreci kırdığı için Türkiye tekrar o kıskacın içine itildi. Üstelik dinci aforozun yanına Atatürkçü aforoz da eklenerek ‘aforoz kahrı’ ikiye katlandı.

İSLAM VE ATATÜRK NEREDE?

İslam’a ve Atatürk’e musallat olanlar sık sık aforoza başvurdular. Bu aforozun kurum, kişi ve kavram putlarını oluşturdular. Fesat, soygun, vurgun ve bazen de ihanet sergiledikleri duvarlar arasına ‘Allah’ın evi’ yaftası yapıştıran dinci aforozculara, yeni dönemlerde ‘Atatürk’ün partisi, Atatürk’ün derneği, Atatürk’ün şusu, busu’ aforozları eklendi. Hiç kimse çıkıp da “Atatürk’ün kendisi, fikirleri, çilesi, hasreti, ışık ve aydınlığı nerede?” diye soramadı. Bu sorular, Atatürkçü aforozun öne çıkardığı rozetler, büstler, sloganlar ve tehditler altında boğuldu.

Öyle korkunç bir aforozculuk geliştirildi ki, “İslam nedir, biraz anlatır mısınız!” veya “Atatürk’ü bize tanıtır mısınız!” demek bile aforoza çarpılmak için yeterli oldu. İslam, dincilerin, Atatürk de ‘Atatürkçüler’in dokunulmazlık aracı olarak donduruldu. Yeni nesiller, “Biz İslam’ı veya Atatürk’ü neden sevmeliyiz?” sorusuna yeterli cevabı bulamadılar.

Özetleyelim: Atatürk sonrası dönem, ne yazık ki, iki ölümsüz ve erdirici değerimizin (İslam ile laiklik, Muhammed ile Mustafa) anlatılması yerine dayatılmasıyla belirginleşen bir dönem oldu. Bu ters gidiş, can damarlarımızı parçalamaya devam ediyor. Türkiye’nin ekonomiden sanata, tarihten felsefeye bütün sıkıntılarının temelinde bu terslik ve bu yanlış yatıyor. Bu yanlış düzeltilmeden ne içeride huzur bulmamız mümkündür ne de dışarıdan bindirilen tasallutu aşmamız.
Temel sorun: Dürüst olmamak
Ahlakın esası dürüstlüktür. Yani olduğun gibi görünmek veya göründüğün gibi olmak.
Zaafların bulunması insanı ahlaksız yapmaz, hatalı yapar, günahkâr yapar. Hatalar tamir edilir, günahlar ise tanrısal rahmet tarafından affedilir. Ahlaksızlık yani dürüst olmamak farklı bir şeydir. Hatalı olmak bir zaaftır, sürçmedir. Ahlaksızlık ise bir temel çürümedir, kötü niyet ürünüdür.

Türkiye’deki akıl almaz çarpıklıkların başında din-ahlak ilişkisindeki çelişki gelmektedir. Türkiye, görülmedik bir hızla dincileşirken, görülmedik bir hızla da ahlaksızlaşmaktadır. Yalancılık, dolandırıcılık, yolsuzluk, düzenbazlık... Gibi temel bozukluklar liste-sinde her gün biraz daha yukarılara çıkışımız, dünyanın izlediği ve bizim de önümüze koyduğu bir gerçektir.

Türkiye, yalandan hırsızlığa, kamu kaynaklarını talandan mafya zulümlerine kadar her türlü suç ve rezilliğin, her türlü ahlaksızlık ve düşüklüğün doruğa tırmandığı bir ülke haline gelmiş bulunuyor. 

Bir yanda, temeli ve amacı ahlak olan İslam adına yüz bine ulaşan cami, (sağlık ocaklarının toplam sayısı 7500, okulların toplam sayısı 67 bin),  dinde bid’at olmasına rağmen gökleri tırmalayan yüz binlerce minare, öte yanda zirveye tırmanmış ahlaksızlık. Bundan ilginci, ahlaksızlığın en zehirlisi olan riyakârlık, iftira, kamu kaynaklarının talanı gibi temel çürümeler-de öne çıkmış isimlerin önemli bir kısmı dincilikleriyle de ünlü kişiler. Böyle bir çarpıklık tarihte az görülmüştür. 

Dinselleşme arttıkça ahlaksızlık, vurgunculuk ve ikiyüzlülük de artıyor. Dinin gerçeğinin uygulanmasına bile, ‘ibadette azalma yaratılıyor’ gerekçesiyle karşı çıkan insanların, orman yağmalamasına, kamu mallarının talanına, insan haklarının çiğnenmesine, kadının horlanıp ezilmesine, hatta insanların diri diri yakılmasına karşı çıktıklarına tanık olamıyoruz.

Kısacası, İslam, birileri aracılığıyla âdeta ahlaksızlık, akıldışılık, vahşet ve düzenbazlık üreten bir din halinde algılanır oldu.

Siyaseti çürüten temel olumsuzluk da dürüstlüğün göçürülmesidir. Siyaset, ne yazık ki, büyük çoğunluğu itibariyle, olduğu gibi görünmeyenlerle göründüğü gibi olmayanların kümelendiği bir mesleğe dönüştürüldü. Her gün, her yerde şunu duyabilmekteyiz: “Falanca mı? Yok, canım, o siyaset yapamaz, imkânsız. Çünkü o adam düzgün adam; yalan dolan bilmiyor, haram lokmaya karşı. Başarılı olamaz.”

Siyaset dendimi ilk söylenen bu. Bu zehirli söylem, kamu vicdanı haline getirilmiş. Bunun anlamı acaba şu mu? “Ne yapalım, ülkeyi kirliliğe teslim etmekten gayrı çaremiz yok!” Siyasetimizin duayenlerinden birine yıllar önce, “Efendim, falancanın ahlaksal tarafı çok bozuk çıktı; onu yanımızdan uzaklaştırsak!” dediklerinde cevabı şu olmuştu: “Ben, iyi ahlak derneği kurmadım, parti kurdum; siyaset yapıyorum.”

Siyasete güvensizliğin faturası çok ağır oluyor. Mısır’da, seçime katılma ‘zahmetini’ göstermeyen aymazların seçim günü evlerinden çıkmamaları yüzünden, toplam oyların yüzde % 24’ü ile parlamentoyu ele geçiren dinci iktidarın ülkeyi götürdüğü yeri hepimiz gördük.

Seçim illüzyonu veya ‘kapkaç demokrasisi’ egemen olursa gidilecek yer kaos ve bunalım olacaktır. Bu illüzyonu ‘millet iradesi’ (yüzde 76 ne oluyor?) diye yutturmaya kalkanlar, tarihin diyalektiği tarafından elbette ki duvara toslamak zorunda bırakılır. Birileri bu duvara toslayışa, ‘darbe’ diyebilir ama bu onların ahmaklığından başka bir şeyin kanıtı olmaz.
Mektuplardan seçmeler
Eski milletvekili, Avukat Vecdi Aksakal yazıyor: “Aziz Dostum! Bendeniz sahanızın uzmanı değilim. Sizi eleştirme veya övme haddim yok. Bu idrak içindeyim. Ama ömrüm nice meslektaşınızla birlikte geçti; geçiyor.” “Sizin kadar Kur’an'a bütün olarak bakan, aynı zamanda en uç harfine kadar gören, hem güne ve hem de çağlara göre, korkusuz ve yüksek bir öz güvenle ondan hükümler çıkaran birine rastlamadım. Gücünüze hayranım. En girift konuları en anlaşılır bir belagatla konuşabilen ve yazabilen birisiniz. Bana göre, günümüzde böyle biri daha mevcut değil. En azından ben bilmiyorum.” “Son olarak ‘Kur’an’ı Tanıyor musunuz’ isimli kitabınızı okudum. Kur’an’ı böylesine net ifadelerle niteleyip ortaya koyan birisini de bilmiyorum. En anlaşılmaz konuları nasıl bir berraklık ile anlatıyorsunuz! Meslektaşlarınızın sizin Kur’an'dan anladığınız yere gelmesi için asırlara ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.” “Bu duygularla size tebrikler ve saygılar sunmama izninizi isteyerek selamlarımı iletiyorum. İyi ki Allah sizi yarattı!”

Emekli öğretmen Mehmet Paşakâhyaoğlu Çaycuma’dan yazıyor: “Sizi 36 yaşımdan beri izliyorum. Bir ilkokul öğretmeni olarak. İlk kez Abdullah Aydın denen bir zavallı müftünün Kur’an mealini okudum. Dinimizi çarpıtarak nasıl kullandığını gördüm. Sizin gibi bir dehayı din karşıtı diye nasıl kötülerler diye hep düşündüm. Bu durum çoğu kez ağlattı beni. Sizi Yurt gazetemden özenle okuyorum ve de tavsiye ediyorum dostlara. ‘Atatürk'ün İslam’a Hizmetleri’ adlı kitabı okurken bir kez daha utandım ona dil uzatan zavallı cahiller adına. O kitapta yer alan şu sözler size ait hocam:

"Cumhuriyet'i kuran irade, imparatorluğu içeriden kemirerek yıkan hurafenin tabelalarını devirdikten sonra en güzel dinin esasını kitleye tanıtmanın ilk ve önemli adımını hayranlık verici bir basiret ve dirayetle atmıştır. O adım, Elmalılı Hamdi’ye TBMM’nin karar ve isteğiyle hazırlatılan Kur' an tercüme ve tefsiridir. Atatürk, hep görmezden gelinen ama temel çözümün hareket noktası olan bu icraatında, sadece aklının değil, gönlünün de işin içinde olduğunu vurgulamak için, tefsirin finansmanına para olarak bizzat katkıda bulunmuştur. Türkiye'de İslam konusunun her seviyede en güvenilir, en değerli başvuru kaynağı hâlâ Elmalılı tefsiridir. 50 yılı aşkındır, amansız bir din sömürüsü ile ülkenin anasını ağlatan politikalar ve din ticareti, sövüp durdukları devir ve kişilerin vücuda getirdiği, o dokuz ciltlik eserin, değil yerine, yanına bile koyabileceğimiz bir şey henüz üretememiştir." 

“Sizin eserleriniz, işte bu görevi yerine getirme mücadelesi içindedir. Sağ olunuz. Umarım,  Allah ile aldatma yoluyla iktidar olanlar ülkemizi felakete sürüklemezler. Yaratan, müstahaklarını verecektir elbette! Sizin engin çalışmalarınız sayesinde, gerçek İslam, hedefine ulaşmaktadır.”

Tuncay Baş yazıyor: “Ben Edirne Trakya Üniversitesi tarih bölümü öğrencisiyim. Fırsat buldukça yazılarınızı ve kitaplarınızı takip etmeye çalışıyorum. Allah sizi yanımızdan eksik etmesin! Bizi, bize hiç anlatılmayan bir dünya ile tanıştırdınız. Teşekkürler ederiz. Esen kalın!” 
İki kent üstüne
‘Erdemliler Kenti’ ile ‘Riyakârlık Kenti’nden söz edeceğim.

‘Erdemliler Kenti’ veya ‘Hayırlılar Devleti’, tarihin en büyük sosyalist felsefe ve isyanı Karmatî hareketin kaynağı olan İhvanussafa Risaleleri’nin dile getirdiği site-devletin adıdır.

‘Hayırlılar Devleti’ veya ‘Erdemliler Kenti’, İhvan Risaleleri’nin söylemi ve o felsefenin büyük temsilcisi Hallâc-ı Mansûr’un beyanlarıyla, şöyle bir devlettir:

“Hayırlılar devleti bilgin, filozof, erdemli insanların vücut verdiği bir devlettir. Bu kurucu seçkinler tek görüş, tek mezhep, tek dinde birleşen ve aralarında çatışmamak, birbirlerine yardım etmek üzere anlaşarak, üstlendikleri işleri yerine getirmede, alacakları tüm tedbirleri almada âdeta tek kişiye, tek benliğe dönüşmüş bir gruptur.”

Karmatî-İhvanussafa felsefesine göre, hayır ehlinin yönetimine emanet edilmemiş bir devlet, Hâbil yerine Kabil’e teslim edilmiş bir devlettir. Böyle bir devlet, en kısa zamanda, zulüm ve şerre batmış azgın tâğutların yönetimine teslim olur. Bunun sonu da cehennemdir. İhvanussafa şöyle düşünüyor: Bu cehennemî yönetimin yolu, Ehlibeyt’in başı olan Hz. Ali’nin hilafetine engel olunduğu gün açılmıştır. (Resâilu İhvani’s-Safa, 4/546)

‘Erdemliler kenti’, gerçek bir devlet olarak, İhvanussafa felsefesinin taşıyıcıları tarafından kuruldu. Bir İsmailî-Karmatî devlet olan bu devlet, Fâtımî Devleti olup bizim ‘Hallâc-ı Mansûr’ adlı iki ciltlik eserimizde ayrıntılarıyla incelenmiştir.

VE RİYAKÂRLIK KENTİ

Peki, erdemsizlik, ikiyüzlülük, talan gibi temel kötülüklerle kitleyi aldatıp soyan, köleleştiren ve bunu ‘Allah rızası için’ diye propaganda eden kişilerin vücut verdiği site-devletin (veya toplumun) adı ne olmak gerekir? Gayet açık: Riyakârlık Kenti.

Riyakârlık Kenti’nde her üçyüz metrede bir cami görebilirsiniz ama ahlak ve erdem göremezsiniz. O camiler, ahlaksızlık ve erdemsizliği kamufle etmek için kurulur. Aksi olsaydı bu kadar bol olmazlardı.

Peki, bu siteyi kotaranlar bir de kendilerini Allah ve din maskesiyle gizliyorlarsa buna ne demek lazım? ‘En Sefil Riyakârlık Kenti’ demek lazım. Kur’an’ın Mâûn suresi, din adına pazarlanan bu ‘en sefil riyakârlık kenti’nin aktörlerini tanıtıyor ve onları lanetliyor. Kur’an’a göre, bu kent, en görkemli din maskesini taşıyan bir dinsizlik kentidir. Müslüman kitlelerden bin küsur yıldır saklanan bu gerçeği ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’ adlı eserimizle insanlığın ve halkımızın önüne koymuş bulunuyoruz.

Erdemliler sitesi, felsefî yapısı bakımından neye dayanır? Aydınlanmanın öncü filozoflarından biri olan Kant, bunun için, aynen Kur’an gibi, özgürlük şartını öne çıkarıyor. Özgür irade hayata yön verir duruma gelmedikçe erdemli kişi de doğmaz, erdemli kent de…

Peki, Gazalî (ölm. 1111) denen ‘saray sığıntısı akıl düşmanı’nın yaklaşık bin yıldan beri tarikat hezeyanlarını aklın üstüne bindiren yıkımı sürüp giderken Müslüman Doğu, aydınlanmayı nasıl sağlayacaktır? Tarih, bu ‘olmaz’ görüneni ‘olur’ yapan bir adam gönderdi İslam dünyasına: Mustafa Kemal. O, akıl ve özgürlük adına gerekeni yapıp aydınlanmanın önünü açtı. Ne yazık ki, akıl düşmanı Gazalî’nin ‘şeytan evliyası’ ekipleri Mustafa Kemal’i din dışı ilan ederek etkisiz kıldılar. ‘Allah ile aldatılmış kitle’ de Gazi Mustafa Kemal’i değil, akıl düşmanını tercih etti. Hükmü Kur’an versin:

“Allah, aklını işletmeyenler üzerine pislik atar.” (Yunus, 100)

İslam dünyasının, o arada Türk halkının üstüne pislik atılmış bulunuyor. Hem de haçlı emperyalizm kürekleriyle. Varsın hayrını görsünler!
Bir Cumhuriyet kızının mektubu
Son yıllarda aldığım en anlamlı, en ufuklu ve en samimi mektup bu. Ben bu mektuptan epey şey öğrendim, siz de öğrenin. Ve sakın umutsuz olmayın! Bakın, bu mektubu yazabilecek donanım ve ruhta çocuklarımız var. Bu çocukları bize armağan eden Atatürk ışığına minnet ve şükran borcunuzu sakın unutmayın! O ışığın boğulmasına sakın izin vermeyin. O ışık boğulursa hepimiz mahvoluruz. Ve böyle bir aymazlığın hesabını Allah’a asla veremeyiz. Namazlarımız, oruçlarımız o günahın faturasını ödemeye yetmez. Atatürksüz İslam dünyasının ne hallere düştüğüne iyi bakın!

Şimdi gelin, Neriman Kulak adlı genç mimarımızın mektubunu dikkat ve ibretle okuyalım. Bir kitap çapında değer taşıyan şu iki cümlesinin altını da iyice çizelim:

“Allah neden kendi düzenini kabul etmeyecek mantıkta kullar yaratsın?!”

“Ben bir Yaşar Nuri Öztürk olsam, sapasağlam dahi olsam benim için insanları aydınlatmak Cuma namazımdan önce gelirdi.

Büyük yürekli Neriman’ın mektubunun tümü şöyle:

“Sizi, düşünmekten uzak, tahlil yeteneği olmayan sözde hocalarla bir tutmak kesinlikle istemiyorum. Şu an 20 yaşında bir mimarlık öğrencisiyim, Kur'an’ın ne kadar yanlış anlaşıldığını çok küçük yaşlarımdan beri biliyordum. İnsanların saptırdıkları din, mantığıma asla uymuyordu. Ve düşünüyordum, Allah neden kendi düzenini kabul etmeyecek mantıkta kullar yaratsın? Affedici, merhametli diyoruz da neden her şeyi bu kadar zorlaştırıyoruz, anlaşılmaz kılıyoruz? Günümüze kadar hep, şöyle namaz kılınmaz, böyle kitap okunmaz diyerekten içinde bulunduğumuz dini anlayamaz olduk! 5 kitabınızı okumuş ve şu anda Kur'an Meali’nizi okuyan biri olarak beni bu denli aydınlatan size çok teşekkür etmek istiyorum. Hayatımı nasıl da değiştirdiniz!”

“Her cümlede gerçekten ne demek istediğinizi o kadar iyi görüyorum ki, her birini ayrı ayrı sorgulamak, üzerinde düşünmek ruhumu aydınlatıyor. Şu an Kur'an ı açık bir zihinle, dayatmalardan uzak, bir cümle üzerinde bile dakikalarca düşünüp okuyarak anlamaya çalışıyorum. Böyle okunması gerektiğini sizden öğrendim. Atatürk'ü sizin kadar güzel açıklayan başka bir insana daha rastlamadım.  Allah'ı, Hz. Muhammed'i, Kur'an'ı ve Atatürk'ü birbiriyle sıkı bir bağ içinde tutan bir insan olarak düşüncelerinize ne kadar inandığımı ve değer verdiğimi tahmin edemezsiniz! Allah sizden razı olsun! Bana küçük yaşımda nasıl bir kapı açtığınızı asla unutmayacağım ve sizin için duam hiç eksik olmayacak. Yurt Gazetesi'nden, televizyondan sizi izlemekten mutlu oluyorum. Hatta mimarlığı bırakıp, sizin yolunuzda giden bir yazar olmak bile geçiyor içimden. Hakikati görmeye başladığımı düşünüyorsam susmak olmaz.”

“İnsanlar saçmalıyor. Hani sizin için, ‘Cuma namazını kılmıyor da televizyonda ne işi var!’ diye. O saatlerde orada insanları aydınlatıyor olmanız namazdan daha kıymetlidir. Sizi biraz olsun anlayan, kitaplarınızı da ardı ardına okuyor. Siz Cumanın nedeninin hastalığınız olduğunu söylediniz ama ben bir Yaşar Nuri Öztürk olsam, sapasağlam dahi olsam benim için insanları aydınlatmak Cuma namazımdan önce gelirdi. Bizi aydınlatmanıza, insanlara bir şeyler vermenize ihtiyacımız var. Bu millet ancak o zaman ahlaklanır, düşünmeye başlar. Sonrasında zaten aynen benim gibi namazı da orucu da gelecektir. Allah'ı kalbimizde hissetmeye başlayınca her şeyi pekâlâ gönüllü yapıyoruz.”

“Size minnettarlığım buralara sığacak gibi değil. Daha nice kitaplarınızı bitireceğim. Sizi tanımaktan, anlayabilmekten ötürü en mutlu insanlardan biriyim. Ne kadar kitap okuyorsam o kadar hayatımın içindesiniz.”
Zulme karşı çıkmak mı, camiye hapsolmak mı?
Kur’an, ‘din’ derken birincisini kast ediyor. Siyaset ve menfaat dinciliği ise bunun aksini söylüyor. Dincilikle dindarlığın belirleyici noktası da işte burası. Müdafaai Hukuk ve Kuvayı Milliye kadroları birinci anlayışı savundukları için dindar, Dürrîzade-Damat Ferit ekipleri ikinci anlayışı savundukları için dinci olarak damgalanmalıdır. Kıstas budur. Cumhuriyeti yamuk anlayan ‘sözde laikler’ bu kıstasın yerine ‘gerici-ilerici’ diye saçma bir kıstas koyarak Türkiye’yi karmaşanın kucağına attılar.

Son iki yazımızda Türkiye ve Hindistan örnekleriyle gösterdik ki, siyaset ve menfaat dinciliğinin ‘ulema’ unvanlı simsarlarına göre, zulme karşı çıkmak ve ülkenin bağımsızlığını istemek önemli değildir, hatta din dışıdır. Herkesin namazını serbestçe kılıp kılamadığına bakacaksınız. Ülkenin bağımsızlığını ortadan kaldırıp bütün servetlerine el koyan işgalciler, eğer namaz kılmanıza engel olmuyorlarsa onlara karşı mücadele vermeniz dine aykırı olur. Bu ‘ulema’ unvanlı onursuzlar için İslam’ın “Tek düşman zulümdür, ona karşı savaşmayansa zalimdir” buyruğu hiçbir anlam ifade etmiyor. İmamı Âzam, “Zulme karşı savaşın olmadığı yerde Kur’an’ın istediği imandan eser yoktur” yolunda fetvalar verdiği için zindanlarda süründürülüp sonunda da katledildi.

Zulme-zorbalığa karşı çıkmamayı dinleştiren her coğrafyadan ‘Dürrîzadeler’ Hindistan’da şunu bile yaptılar: İşgalci İngilizleri ‘Müslümanların kurtarıcısı’ ilan ettiler. Onlar bunu yapma şerefsizliğine bulaşırken insan haysiyetinden nasipli bir İngiliz diplomatı, bu ulemanın İslam’ı tahrif ettiğini, İslam’ın bir yabancı gücün işgalini hiçbir biçimde tecviz etmeyeceğini dünyaya ilan ediyordu. Bu diplomat, W. William Hunter idi. Onun çalışması şu adla yayınlandı: ‘The Indian Musulmans: Are Indian Musulmans Bound by Religion to Rebel Against the Qeen: Hint Müslümanları: Hintli Müslümalar Dinen Kraliçe’ye İsyan Etmek Mecburiyetinde midirler?’

“Hunter, bir kısım Müslüman ulemanın Hindistan’da cihadın meşru olmadığı yönündeki görüşlerinin gerçeği yansıtmadığını iddia ediyordu. İslam fıkhına göre aksi görüş doğrudur. Yani Müslümanlar ülkelerini ele geçirip inançlarına müdahale edenlere karşı savaş veya başka yollarla mücadele etmek zorundadırlar.” (Azmi Özcan, Hindistan’da İngiliz Hâkimiyeti ve Ulemanın Tavrı, 112)

Esas dehşet verici gelişme bundan sonradır. Hunter’a karşı reddiyeler yazarak âdeta isyan edenler kimlerdir dersiniz? Ne İngilizler ne Hindular ne de öteki gayrimüslimler. Hunter’a reddiyeler yazanlar ‘ulema’ lakaplılardır. Tipik bir örnek olarak, Seyyid Ahmed Han’ı verebiliriz. Bu adam bizdeki hain Şeyhülislam Mustafa Sabri’ye çok benzemektedir. Mustafa Sabri, Kurtuluş Savaşı’nı savunup öven Mısırlı ulemaya karşı, o savaş aleyhinde konuşuyor ve Mısır ulemasına reddiyeler yazıyordu.

"Seyyid Ahmed Han’a göre, Hindistan’da asıl önemli olan husus, Müslümanların cihatla mükellef bulunmamalarıdır. Seyyid Ahmed bu görüşlerini desteklemek için Hz. Peygamber’in hayatından örneklemeler de yapmaktadır.” (Adı geçen makale, 113-114)

İngilizlere hizmeti din yapmış adam, kölelik fetvasına Hz. Peygamberi de âlet ediyor. Dincilik, haçlı sömürgecilerle kendisinin işbirliği söz konusu olduğunda bin dereden su getirerek işi ‘İslamî fetva’ya bağlamanın yolunu bulur. Kendisinin işbirliği söz konusu değilse, bırakın işgal ve sömürüyü, ortak ve evrensel insanlık meselelerindeki anlaşmaları bile ‘İslam’ı kâfirlere satmak’ olarak damgalar. Dinciliğe göre, aynı şeyi siz yaptığınızda hıyanet, kendisi yaptığında siyaset vardır.
Sahte dinden uzak durma vaktidir
“Tanrı’ya imanı koruma vaktidir” de diyebiliriz. Bu, şu demektir:

Kur’an bize gösteriyor ki, insan tarafından yozlaştırılmış bir dine teslim olmaktansa onun dışında kalmak yeğdir. Böyle bir durumda insan hiç değilse gerçek dini bulma ümidini canlı tutar. Sahte dine teslim olduğunuzda ise bu ümit de yok olur gider. Ve din sandığınız şey başınıza bela olur; insanlığınızdan da çıkarsınız. Kur’an, zulümle (cehalet karanlığı ve zorbalıkla) kirletilmiş bir dinin insana hiçbir güven ve huzur getirmeyeceğini bildirmektedir:

“İman edip de imanlarını herhangi bir zulümle kirletmeyenler var ya, güvende olma/ güvenilir olma işte onların hakkıdır; doğruyu ve güzeli yakalayanlar da onlardır.” (En’am suresi, 82)

Günümüzde din, özellikle Türkiye’de, yozlaşmanın doruklarında seyrediyor. O bile yetmiyor, din her türlü zulmün, ahlaksızlığın, riyanın, vurgun, soygun ve talanın, her türlü kapkaçın dokunulmaz aracı olarak kullanılıyor. Böyle durumlarda Kur’an’ın yolu açık ve kesindir: Allah’a imanını koru, din adıyla sahnelenen yalanlardan uzak dur! Allah’a samimi iman, sizi mutlaka kurtaracaktır. Onu iyi koruyun, kalbinizi onunla doldurun.

Yüzlerce, binlerce insan, şurada altını çizdiğimiz durumdadır. Hatta insanlık bu durumdadır. Bu durumda olanlara Kur’an’ın önerisini özetle tekrarlıyorum: Allah’a imanınızı tüm samimiyetinizle koruyun, din adı altında sergilen yalanlardan uzak durun. Özellikle o yalanları pazarlayan alçaklardan uzak durun. O alçaklardan nefret, Allah’ı memnun edecek ibadetlerin en büyüğüdür, bunu sakın unutmayın!

BİNLERCESİNDEN BİR TANESİ

Genç bir fizik öğretmeni olan Şermin Kaya’nın mektubunu okurken benzeri mektuplarda olduğu gibi, bunları düşündüm. Bu insanlara, ısrarlı tavsiyelerimden biri de ‘Din Maskeli Allah Düşmanlığı: Şirk’ adlı kitabımı, özellikle o kitabın Deizm bölümünü çok dikkatle okumalarıdır. Şöyle yazıyor Şermin Kaya:

“İzmir'de büyümüş ve üniversite hayatını da bu şehirde noktalamış biriyim. Pozitif bilimlerle uğraşmaktayım senelerdir. Bununla beraber İslam'a dolu doluya bağlı biriydim.”

“Bir süredir bütün inançlarımdan uzaklaştım. Sizin deyiminizle 'din tüccarları' her zaman mevcuttu bu ülkede. Onları izlemek, onlarla vakit geçirmek, onlarla içli dışlı olmak beni kirletti. İslam temsilcisi olduğu düşünülen ülkelerde bile bugün, 21. yüzyılda, öldürülen bir insanın cesedine işkence yapılırken Allahu Ekber deniyorsa, benim inandığım şey nedir? Hayvanların bile birbirlerine  yapmadıkları zulmü, Müslümanlık adı altında yapan toplumlardan birinde yaşıyor olmak bile utanç verici.”

“Bir fizik öğretmeni olarak elbette ki yaratıcı bir  gücün olmama ihtimalini düşünemiyorum. Ancak o, belki de din kitaplarında anlatılanın ötesinde bir yaratıcıdır. Belki de aslında sadece yaratmıştır ve artık bizi umursamıyordur. Niçin 89 senesinde doğduğum ve insanlık adına bir şeyler yapmaya çalıştığım halde ben de cezalandırılıyorum? Bu kadar büyük bir gücü olan Allah niçin çok sevdiği kullarını
iyi-kötü diye ayırıp buna göre muamele etmez? Bize hiç sorulmadığı halde dünyaya gelişimiz niye, bu sınava niçin zorlandık?”

“Bu sorular cevaplanmayacak bile olsa, ben size ulaştığına inanarak kendimi biraz daha iyi hissedeceğim. Köşe yazılarınız için ve her türlü paylaşımınız için teşekkürler.”
Mektuplardan seçmeler
Ayşe Şengün Ören, Tekirdağ’dan yazıyor: “Ben 36 yaşında, maalesef sizi geç tanımış biriyim. Şükürler olsun, çocukluk çağımdan beri Allah inancıyla yaşadım. Fakat ne yazık ki hurafeler ve din diye dayatılan saçmalıklar yüzünden kendi sorularıma kendim cevap veremez hale geldim. Ta ki sizi dinlemeye başlayana kadar. Bir kapı araladınız; yıllardır içinde  dolanıp durduğum karanlık labirentten çıktım.”

“Eşim ve ben, din öğreniyoruz diye kitaplıklarımızı dolduran kâğıt yığınlarının yerine, siz ve sizin gibi aydınlarımızın eserlerini ve Kur'an meallerini koyduk. Ayetlerin ışığında yaşamaya çalışıyoruz ve görüyoruz ki her geçen gün yeni bilgi kaynakları açılıyor önümüze. Yolda olabilmektir gayemiz. Hayatımıza yaptığınız katkı için teşekkür ediyorum. Allah sizden razı olsun.”

Samsun’dan Nami Cem yazıyor; “Ben Samsun'da avukatlık yapan ve bunun yanında Türk tarihi üzerine kitaplar yazan genç bir kardeşinizim. Sizi çocukluğumdan beri takip eder, kitaplarınızı okur, katıldığınız TV oturumlarını kaçırmam. Yıllardır nasıl bir savaş verdiğinizi, yobazlığa ve cehalete karşı nasıl korkusuzca mücadele ettiğinizi, nasıl bir vatan ve Kur'an âşığı olduğunuzu görüyor ve biliyorum. Çok sevdiğiniz Atatürk'ün hayalindeki Türk münevver tipini en iyi biçimde siz temsil ediyorsunuz. Atatürk yaşasaydı sizinle gurur duyardı. Biz de sizinle gurur duyuyoruz. Şüpheniz olmasın ki, Allah da Türk milleti de sizden razıdır.”

Yusuf İşler yazıyor: “Batı' nın tutumu hakkında şüpheleriniz olması gayet doğal. Batı, Ilımlı İslam’ı; kendisine daha iyi hizmet etsin diye iktidara getirdi. Ancak Ilımlı İslam’ın önünde sonunda Mısır örneğinde olduğu gibi Radikal İslam’a kaydığını görünce; politikalarını sorguladı ve farklı yönde davranmaya başladı.

“Laik Atatürk Türkiye'si tekrar örnek hale getirilir mi diyorsunuz ya, ben buna % 0 ihtimal görüyorum. Batı bizi ne öldürür ne oldurur. Hele şimdi Ortadoğu' nun Yeni İsrail'i Kürdistan' ı kurarken Ankara'da Milli bir hükûmetin olmasını asla istemezler. Yapılan, Sayın Başbakan' a ölümü gösterip sıtmaya razı etmektir. AKP iktidarının kullanım süresi daha dolmamıştır.”

“İslam Dünyasının kurtuluşu yalnız ve yalnız kendi çabasıyla olabilir. Onun için de din hayatında hurafelerden sıyrılıp Kur' an'a Dönüş Hareketi’nin eyleme geçirilmesi gerekir.”

Sedat Kenan Önen yazıyor: “Din konusundaki görüşlerinizin % 99’una katılıyorum. Kalan % 1’lik kısım ise benim görüşümdür. Yobaz-dinci kesime öyle bir darbe vurdunuz ki bu, fani dünyada görevinizi fazlasıyla yapmış olduğunuz anlamına gelir. Kafam, bozuk bir din anlayışıyla dolmuştu; sayenizde düzelttim; size minnettarım. Öyle radikal görüşleriniz var ki bu halkın bunu kaldıramayacağını ve açıklamak istemediğinizi hissediyorum. Sizin ve benim istediğim Kur’an Müslümanlığı bu dünyada yaşanacak mı, merak ediyorum. ‘Kur’an Müslümanlığı sapıklıktır’ diyen din simsarı yobaz bu söylediğine ne zaman pişman olacak?”
9 Eylül ve İzmir ruhu
“Kurtuluş Savaşı’nın mukaddes başbuğu, 30 Ağustos 1922 zaferiyle Afyon ovasına serdikleri ırz ve namus düşmanı işgalci Yunan paryalarının leşleri üzerinden geçerek İzmir’e doğru yürüdü. ‘Halâskâr Gazi’, 10 Eylül günü İzmir’e girdi. Tarihin bu muhteşem ve mübarek gününden bazı ölümsüz tabloları hatırlatalım. Halâskâr Gazi’ye ihanetin âdeta dinleştirildiği şu ‘devr-i hıyanet’de hiç değilse İzmir ruhu taşıyan benliklerde yeni bir coşku yaratır.

8 Temmuz 1920’de Bursa işgal edildiği zaman TBMM kürsüsünün üstüne siyah bir örtü örtülmüş ve 'Bu örtü, memleket kurtarıldığında kaldırılacaktır' denmişti. 10 Eylül 1922’de Bursa düşmandan temizlendi. Ve TBMM’deki siyah örtü o gün kürsünün üstünden kaldırıldı. Kaldırılan o örtü, âdeta, Türk milletinin kara bahtının kaldırılıp atılmasıydı.” (Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, 2/500)

Düşmanı ülkenin harimi ismetinden temizleyen mustarip-mukaddes adam, İzmir’e girdiğinde onun geleceği binanın önünde toplanan değişik kasabalardan kadınlar bekliyorlardı. Şimdi o tabloyu seyreden Halide Edip’i, gözyaşlarımıza hâkim olmaya çalışarak dinleyelim:

“Gölgeler gibi çekingendiler. Onu, o dar girişte görünce yerlere doğru eğildiler. Sarılıp dizlerinden öptüler. Başörtülerinin uçlarıyla ayakkabılarının uçlarını sildiler. Bazıları o tozları gözlerine sürdüler. Ve onların gözlerinden onun ayakkabılarına gözyaşları damladı. Sonra geçip önünde el bağladılar. Yaşlı gözlerle ona uzun uzun baktılar.” (Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, 2/508)

İzmirliler ona bir otomobil hazırlamışlardı. Bu otomobili, tek parçası görünmeyecek kadar güller, çiçekler, laleler, sümbüllerle süslemişlerdi. Göklerde uçan bir mitoloji tanrısının kanatları gibi. Yalvarırlar: “Gazi, bu araba içinde Karşıyaka’ya geçsin.”

Ve Atatürk’ü ölümsüzlük semasına taşıyan bir büyüklük belgesi: Muzaffer kumandan gireceği binanın taş döşeli kapısı önüne geldiğinde tam içeri gireceği noktada yere serili bir şey görür. “Bu nedir?” diye sorar. Bir bayan cevap verir:

“Yunan bayrağı, paşam. Bu eve giren işgalci Yunan Kralı Konstantin, içeri girerken, taşlığa serilen Türk bayrağını çiğneyerek geçmişti.”

Mustarip ve mukaddes adam, sonsuza kaydedilecek cevabını verir:

“Hata etmiş. Ben bu hatayı tekrar edemem. Bayrak milletin şerefidir; ne olursa olsun, yerlere serilmez ve çiğnenmez. Kaldırınız!”

DESTANÎ ZAFERİN GETİRDİĞİ TEVAZU

İzmir’den Ankara’ya döndü. 4 Ekim 1922 günü TBMM karşısında konuşurken, sanki fazla bir şey yapmamış gibi mütevazıdır. O büyük zaferi göklere çıkarırken bunu millete mal eder. Öte yandan, yapılan işi bir sevinç ve uçuş sebebi saymak yerine, bir başlangıç sayar. Muhteşem başbuğa göre, kazanılan zafer her şey demek değildir. TBMM’den şöyle seslenir:

“Kazanılan zafer, bize bir imkân bağışlıyor. Biz bu imkânı, memleketimizin, milletimizin refahı, geleceği için kullanacağız.”

Anlaşılan o ki, ölümsüz adamın ruhunda saklı bulunan sevda, kazandığı bu zaferden çok daha büyük zaferlere imza atacak dirayettedir. 1928 yılının 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlamaları sırasında duygularını yazması istendiğinde şunları yazmıştır:

“Bir insan kendini milletiyle beraber hissettiği zaman ne kadar kuvvetli bulur, bilir misiniz? Bunu anlatmak çok zordur. Bunu izahta aciz kalıyorsam beni mazur görünüz.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 22/203)

Atatürk’ün, İzmir dönüşü TBMM’ye girdiğinde millet için ne anlam ifade eder hale geldiğini onun hayatını en iyi yazanlardan biri olan Şevket Süreyya Aydemir’den dinleyelim:

“Halkın gözünde o artık, milletin sinesinde bir ferdi mücahit olmaktan çıkmış, milletin rızasıyla milletin üstünde bir varlık haline getirilmişti.”

Millî nankörlüğün bu mukaddes varlığa, bu mukaddes zaferden kısa bir süre sonra başlayan onlarca hıyanet tezgâhı kurduğunu da unutmayalım. Ve şunu da unutmayalım:

Tanrı ve tarih, böyle bir adama bu ihaneti reva gören bir kitlenin iki yakasını elbette bir araya getirmeyecekti. Getirmiyor. Yetmiş küsur yıldan beri kimlerin eline kaldığımıza bakın, anlarsınız. Hiçbirisi Halâskâr Gazi’nin çizmelerinde çamur olamaz.
Bu eleştiriye cevap vermeliyim
Nihat Özyedi yazıyor: “Sizi eleştirmek haddime değil. Ben sizin yazdıklarınızı ancak anlamaya çalışabilirim.” “Sizi ezelden beri takip etmekteyim. Yıllardır bildiğim Yaşar Nuri Öztürk,  idealleri doğrultusunda canı pahasına savaşan ve sadece bu yönde eylem gerçekleştiren bir âlim idi. Dini ben ondan öğrendim. Fakat kanseri atlattıktan sonra (ki öğrendiğim gün bir kurban kestim) bunca yıldır gerçek mânâda anlaşılamamış olmanın kırgınlığını yaşayan bir Yaşar Nuri Öztürk ile karşılaştım. Bariz fark ortadadır.  Sizin, fikir üretme anlamında pes edip yanlış fikirleri onarma yoluna meylettiğinizi görmek, beni ve birçok insanı ağlatıyor. Üretime devam etmelisiniz sevgili hocam. Bizim size ihtiyacımız var. Ömrünüz uzun olsun!”

KEYİF ÇATMIYORUM, ÜRETİM DEVAM EDİYOR
Pes etmek ve yeni fikirler yerine sadece ‘tamiratçılık yapmak’ iddiaları gerçeğe tamamen aykırıdır. Uluorta verilmiş bir hükümdür, haksızlıktır. Dört buçuk saat sürmüş çok ağır bir ameliyattan kalkışımın beşinci gününde ekrandaki programıma bir hafta önce kaldığım yerden ve hastane odasından aynen devam eden benim. Aylarca süren terapiler boyunca peryodik programımı bir gün dahi aksatmadan ve bir dakika dahi kısaltmadan sürdüren benim. O büyük ameliyatın üzerinden 22 ay geçti. Devrim yaratan eserlerimden üçü kabul edilen ‘Kur’an Penceresinden Kurtuluş Savaşı’, ‘Şirk’ ve ‘Kur’an’ı Tanıyor musunuz’ kitaplarım bu tedavi sürecinde çıktı.

Bu eserler, ‘fikirleri onarma’ eseri midir? İnsaflı olalım. Veya ağzımızdan çıkanı kula-ğımızın duymasını sağlayalım. O iki eser, İslam düşünce tarihinde ilk kez gündem yapılan ve her biri bir devrim olan fikirlerden oluşmaktadır. İlk kez benim telaffuz ettiğim fikirlerdir bunlar. Üstlerindeki ihanet örtüsü ilk kez tarafımdan kaldırılan gerçeklerdir. Yoldaki kitaplarımın her biri, Tanrı’nın izniyle, bu kitapları sollayacak nitelikte yeni devrimler getirecektir. Baskıya gitmek üzere olan birini söyleyeyim: ‘Kur’an-ı Kerimde Lanetlenen Soy’, küçük adıyla ‘Şeytanın Yol Evladı’. Yine kıyametler koparacak bir devrim kitaptan söz ediyorum. Bu dosyalar benim yıllar önceden açıp da “Günü geldiğinde yayınlarım, şimdi vakti değil” deyip yarım bıraktığım dosyalardır. Şimdi onları tek tek ikmal edip yayınlıyorum. Onlar benim fikir hayatımın, misyonumun esas ürünleridir. Onları ‘yan yatarak, pes ederek’ mi yayınlıyorum?”

Peki, bunları yapmak yeni üretim değilse yeni nedir? Parti siyasetleri uğruna laf üreterek kahvehane pişpirikçilerinin keyfini okşamak mı? Onu asla yapmayacağım.

Muarızlarımın görmezlikten geldikleri bir gerçeği daha açıklamak zorundayım: Ben, dünya kamuoyunun onayı ve oylarıyla da tescil edildiği gibi, yaşadığı yüzyıla en büyük etkiyi yapmış birkaç adamdan biriyim. Dünya tarafından birkaç dilde okunan bir fikir adamıyım. Dünya üniversitelerinde hakkında ona yakın doktora tezi yapılmış bir ilim adamıyım. Yazdıklarım bu çapıma, bu düzeyime, bu sorumluluğuma yakışır olacaktır. Ben, gönüldaşlarımın nitelemesiyle ‘vakur bir düşünce adamı’ unvanı taşıyorum. Muarızlarım bunu çok iyi bilirler ama kin ve hasetleri, gerçeği itiraflarına engel olur. Şükür ki, gerçek, dünya kamuoyu tarafından itiraf edilmiştir, edilmektedir.

Siyaset lakırdısına asla âlet olmam. Soylu siyaset mi diyeceksiniz? Soylu siyaseti temsil edip uygulamak üzere milletin önüne çıktım; millet bana, “Ben soylu siyaset istemiyorum, kapkaç siyaseti, yalan ve talan siyaseti istiyorum; sen kenara çekil!” dedi; ben de siyaseti bıraktım. Kimsenin bana siteme hakkı yoktur. Ve benim hiç kimseye hiçbir borcum yoktur. Kur’an bana şunu öğretmiştir:

Sergiledikleri nankörlük ve zulümlerle Nuhlar yaratan bir topluma tufan hak olur. Bu topluma da hak olmuştur. Bu toplum, müstahak olduğu tufanı yaşayacaktır. Ve yaşamaya başlamıştır. O tufanı artık hiç kimse durduramaz. Nuhlar bile durduramaz.
Bir mektup ve bazı öneriler
Önce, yüzlercesinin duygularına, serüvenine tercüman olan mektubu okuyalım, sonra önerilerimizi sunalım.
 
Hatice Yasa, Münih’ten yazıyor: “Size sayfalar dolusu şükran, iyi dilek ve temennilerimi iletebilirim. Sizi, bize hediye eden Tanrımıza şükranlarımı iletiyorum. Varlığınızdan, insanlık için bunca mücadele ile başardıklarınızdan dolayı, bir Türk olarak onur duyuyorum. Verdiğiniz mücadele ile hayat ve umut doluyorum. Bir Sokrates, bir Atatürk ve daha nice özel insanlardan birisiniz.” 
 
“Müslüman bir ailenin kızı olarak dünyaya geldim; ama kendim öğrenmeli, sorgulamalı ve hayatımın sorumluluğu nasıl bana aitse, dinimi ya da dinsizliğimi seçme imkânı da bana ait olmalıydı. Ailem Müslüman’dı ama annem hariç tüm akrabalarımız bir kız çocuğunun okuyamayacağı dayatmasını düşünecek kadar gelenekçi ve bir o kadar da müdahalecilerdi.” 

“Üniversite yıllarımda anneme ve babama, herhangi bir dinin mensubu olmadığımı dile getirebilmiştim. Bu konuda araştırmalar yapıyor, tarih, mitoloji, gelenekçi dincilerin eserleri, felsefe, kuantum, Budizm ve daha birçok dalda kendimi bulmaya çalıştığımı, güzel bir dille aileme anlatmış, saygı duymalarını başarmıştım.”
 
“Tanrı’ya inanıyordum, bundan emindim ama henüz Tanrı’yla arama bir din koymaya hazır değildim. Hz. Muhammed’in Peygamber olabileceğini kendime kabul ettirememiştim. Daha çok bilgiye ihtiyacım vardı. İslam’ın bu kadar bağnaz, ilimden yoksun yaşanması ve aile büyüklerimden gördüklerim, beni bu dinden çok soğutmuştu. İnsanların hayatlarını bu kadar bilgisiz, araştırmasız, bayağı, amaçlarını ve kendilerini keşfedemeden yaşamaları beni deli ediyor, ben böyle olmamalıyım diyerek güç buluyordum.” 
 
“Avrupa’ya staj amaçlı gittiğimde, kendimi çok farklı bir dünyada gördüm, önce insandım; kadın ya da erkek değil! Sözlerim değer buluyordu. Belki ben de burada bir şeyler yapabilecektim.
 
“Kur’an’ı yıllar önce okumuştum; tekrar elime alıp, bu olgunluğumla tekrar tanışmak istedim. Okudum, okudum, okudum. Tabiî ki, Allah’ın kelamını düzgün ve doğrudan veren sizin mealinizden. Sizi yıllar öncesinden tanıyor, yazılarınızı takip ediyor ve kitaplarınızı okuyordum. Ama Kur’an´la beraber tekrar okudum. Daha sonra, gelenekçi tefsirlerle karşılaştırarak okudum. Ayetlerin içindeydim, doğruya aklım karar veriyordu. Bambaşka bir dünyanın içine girmiştim.”
 
“Siz dinde reformu getiren kişisiniz, dünya ne yazık ki, yaşarken diğer liderlerde, nebilerde, peygamberlerde, filozof ve ilim adamlarında olduğu gibi, sizin de değerinizi tam olarak anlayamayacak; fakat bana anlattınız! Kızlarıma da anlatmaya devam edeceksiniz!”
“İnsanlık için faydalı olma isteğini içimden kazısalar da, artık çıkaramazlar. Şu anda 30 yaşındayım. Hayata bir şeyler bırakmadan gitmek istemiyorum. Bana önereceğiniz kitaplar, yol ve yöntemler vardır umarım.”
 
Önerilerim: Öncelikle, ‘Kur’an’ın Temel Buyrukları, Kur’an’daki İslam, İslam Nasıl Yozlaştırıldı, Mâûn Suresi Böyle Buyurdu ve Şirk, Kur’an’ı Tanıyor musunuz’ adlı kitaplarımı okuyun. Onlar sizin yolunuzu açacaktır. Bilgi bakımından da açacaktır, yöntem bakımından da… Sizdeki bu niyet ve bu gayret sizi yarı yolda bırakmaz, merak etmeyin.
Mektuplardan seçmeler
Hasan Kayacan yazıyor: “Siz hiç sorulmayanları sorduğunuz için çoğumuzun ufku açıldı. Size teşekkür ediyoruz. Atatürk, yüzyıla yakın bir süredir anlaşılamıyor ve yanlış yorumlamalarla anlaşılması daha güçleşiyor. ‘İnsan Atatürk’ diye bir kavram çıkardılar. Herkes bilsin ki; Atatürk, cephede savaşırken de insandı, saldıran ülkeleri dize getirirken de insandı, cumhuriyeti kurarken de insandı. Atatürk hep insandı! Benim için Atatürk'ü büyük yapan özelliklerinden biri kuru fasulye-pilav sevmesidir.”
 
“Atatürk'ün birçok yeteneği vardı. Gerek düşünce adamı olması, gerek askeri bilgisi, gerek liderliği. Bunların hepsi ‘insan’ özellikleridir. O, her yönüyle insan. O; mütevazı, samimi, içten, bizden biri. Onun için seviyoruz Atatürk'ü. Daha istedikleri ne? O dönemde bizi daha ileriye götürecek kim vardı başka? Bana biri bu sorunun cevabını versin. Atatürk kudretli bir insandı. Bugün konuşmak kolay. Belgelerden o günleri öğrenmek lazım. Bu işler çocuk oyuncağı değil. Şöyle belge dolu bir ‘Atatürk Hayatı’ yayınlanmadı. Gerekirse 4.000 sayfa olsun, gerekirse 10 yıl çalışma istesin.”
 
Asena Kır yazıyor: “22 yaşındayım ve bu yaşa kadar birçok kitabınızı okudum. Düşüncelerinizin beni ne kadar aydınlattığını anlatamam. Yeni bir ufuk açtınız beynimde. Sizin, dini doğru anlatma çabalarınız bende tam olarak karşılığını buldu ve dimdik ayaktayım. Nasıl teşekkür etsem az!”
 
Aylin Baker yazıyor: “İnsanlar sizin söylediklerinizi dinliyor; düşünmesini, olayları tartmasını öğreniyorlar. Şu dönemde görüşleriniz çok önemli. Size engel olunduğunu düşünüyoruz. Yurt dışında izlenebilecek kanallarda sizi duymak istiyoruz. Hem laik, hem demokrat, hem de dindar olunabileceğini tam olarak anlatabilen bir tek siz varsınız. Atatürk gibi, Allah'ın bu millete nasip ettiği büyük mucizenin, kıskançlık ve cehaletle yok edilmesine engel olmaya çalışan sizsiniz. Büyük bir değersiniz. Hakkınızı ödeyemeyiz. Çok teşekkür ederiz.”

Tayfun Polat yazıyor: “Dine karşı düşüncelerimi doğruyu göstererek 180 derece çeviren ve güzele yönlendiren size çok müteşekkirim. Özellikle, kitaplarınızda Kur’an-ı Kerim’den ayetler aktarmanız ve ünlü fakîhlere atıflar yapmanız çok etkileyici. Yani kafadan atmıyor, fikirlerinizi destekler birçok alıntı yapıyorsunuz. Yaptığınız iş çok zor. Fikirleriniz ve kitaplarınız bu zamanın çok ötesinde.”
 
“ Şirkin Ateizm olduğunu zannediyorlar. Kul ya da kamu hakkı yemekle dinden çıkılmayacağını zannediyorlar. ‘Sen namazı kıl bir şekilde, oradan sevap alırsın; o ayrı; kul hakkı, kamu hakkı ayrı’ gibi söylemlerle kendilerini avutuyorlar. Mâûn suresinden namazının lanetlendiğini söylediğimde, yok öyle bir şey diyorlar.”
 
“Bu ülke ayağa kalkabilecekse, size çok ama çok ihtiyacı var. İyi ki varsınız. İyi ki sizinle aynı yüzyıla denk geldik. İslam dünyasına yaptığınız çalışmaları Allah elbette görecektir. Sizin için dualar ediyoruz.”
Dinler arası diyalogun esası 'deizm'e çağrıdır
Günümüzde daha çok üç büyük din (İslam, Hıristiyanlık ve Musevilik) arasında yürütülmeye çalışılan, daha doğrusu yürütüldüğü iddia edilen diyalog, gerçek bir diyalog olmaktan çok, kitleleri Allah ile aldatmaya yönelik siyasal bir oyundur. Ve samimiyetle söylemeliyiz ki; bu oyunda aldatılan, kullanılan camia da İslam dünyası, özellikle Türk halkıdır. Gerçek şu ki; ortada, kavramın amacına, dinlerin beklentisine yaraşır bir diyalog yok; süper Hıristiyan güçlerin, perişan durumdaki Müslüman dünyayı aldatıp oyalaması var.
 
Biz, sürüp giden bu ‘diyalog’ adlı oyuna karşı çıkan beyanlarımızla; işte bu tezgâha, bu aldatmacaya, bu haçlı oyununa karşı çıkmaktayız; dinlerin ve Tanrı’nın isteği olan gerçek diyaloga değil!
 
Günümüzde üç büyük din arasında işlediği varsayılan sözde diyalogun, olması gereken esası nedir? Bu soruya isabetli bir cevap vermek için, tek Tanrıcı dinler arasında diyaloga çağrının, tarihte ilk kez Kur’an tarafından yapıldığını kayda geçirmek gerekir. Kur’an’ın bu konuda, Hz. Muhammed aracılığı ile 15 asır önce yaptığı çağrı şudur:
 
“De ki, ‘Ey ehlikitap/Yahudiler ve Hıristiyanlar! Sizin ve bizim aramızda aynı olan şu söze gelin: ‘Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah'ın berisinden, kimimiz kimimizi rabler edinmesin!’ Eğer yüz çevirirlerse şöyle söyle: ‘Tanık olun, biz Müslümanlarız/Allah'a teslim olanlarız!" (Âli İmran, 64)
 
Görülüyor ki; diyalog ve beraberlikte esas alınan tek gerçek var: Allah’ın birliği. Yani, şirkin reddi. Kur’an, birlik ve diyalogun temeline, ‘olmazsa olmaz’ değer gördüğü Allah’a imanı oturtmuştur. Peygamberlere iman, bu noktada gündem yapılmamıştır. Açıktır ki; peygambere iman devreye sokulduğunda, diyalogun anlam ifade etmesi zorlaşacaktır. Herkes, işi kendi peygamberine odaklayacak, Allah’ın birliği yerine peygamberlerin çokluğu geçecektir. Ayrıca ve daha önemlisi; peygamberler devreye sokulduğunda, dinin pratikleri gündeme gelecek, onlar gündeme geldiğinde ise ‘din sınıfı’, ‘din adamları’, onların yüzlerce zübürü, dayatması, saptırması, çıkarı devreye girecektir ki, dinler konusunda musibetin kaynağı budur.
 
Kur’an; diyalog meselesinde, zirve değeri olan Allah’a imanı esas alıp, öteki değerleri her dinin kendi mensubuna bırakmıştır. Kur’an; bu tavrıyla, Bakara 62 ile Mâide 69’da belirlediği ‘kurtuluş şartları’nı, başka bir deyişle ‘kurtuluş için yeterlilik şartları’nı öne çıkarıp, ‘efdaliyet şartları’nı kenara koymuştur. 
 
Böyle bir diyalog ve birlik çağrısının felsefî esası nedir? Tartışmasız biçimde söyleyebiliriz ki; bu esas, dinlerin mensuplarının son tahlilde Allah’ın birliğine iman üzerinde ittifak edip, öteki meseleleri bir kenara koymasının tanrısal iradeye uygunluğudur.
 
Bizim burada diyalogdan hayır bekleyen herkese altını çizerek önereceğimiz iki şey var:
 
1. Diyalog derken, siyaset yapıp birbirini aldatmak yerine, mutlu bir gelecek inşa etmek için Yaratıcı’nın birliğini esas almak, kendi peygamberini dayatmaktan vazgeçmek,
 
2. Diyalogu, kitleleri kandırmaya yönelik geleneksel kabullerle kirletmek yerine, diyalogda ‘Deizm’in (Allah’ın birliğine imanın) öne çıkarılması gerektiğini ve (en azından) Kur’an’ın bunu istediğini, insanlığa açık yüreklilikle ilan etmek.
Diyalogdan işte o zaman hayır gelir; aksi halde, Allah ile aldatma tezgâhının küresel bir işleyişini seyretmenin ötesinde bir şey kazanmamız mümkün olmaz. 
Feraizci Hamdi'nin torunları
Yakın Türk Tarihi araştırmalarıyla ünlü Zeki Sarıhan’ın 13 Eylül 2013 tarihli sarsıcı makalesinden alıyorum. 30 Ağustos Zaferi’nin dünyada yankılanması üzerine, hıyanet damarları ciddi biçimde rahatsızlaşan Kurtuluş Savaşı düşmanları, eylül ayı başlarından itibaren, saklandıkları deliklerden bir bir çıkarılmaya başladı. Tarihçi Zeki Sarıhan’ı dinleyelim:
“Sabah gazetesinin haberine göre; Yunan İşgali sırasında, Bursa’da müftülük yapan Feraizci Hamdi haini de yakayı ele vermiştir. Gazetenin yayınına göre; hoca, Türk bayrağını yırtmış, çiğnemiş; Yunan ileri hareketini, krala çektiği bir telgrafla kutlamıştır. Türkleri şikâyet ederek tutuklatmıştır. Müslüman kadınların Yunanlılarla evlenebileceği konusunda fetva da veren hoca, Bursa’nın kurtuluşuyla, İstanbul’a gelip saklanmıştır. Sorgusu sırasında suçlarını saklamamış, ancak bunların Mustafa Kemal Paşa tarafından affedildiğini ileri sürmüştür. Bayrak yırttığını ve Yunanlılar Eskişehir’e girdiğinde secdeye kapandığını reddetmiş; fenalık yapanın kendisi değil, şimdi Hicaz’da olan Ömer Feyzi olduğunu söylemiştir.”

Feraizci’nin bugünkü torunları içinde, Kurtuluş Savaşı’na duyduğu hınç ve düşmanlığı dedelerinden daha azılı biçimde devam ettiren, din maskeli hainler az değildir. Hemen her gün, bunların birinin veya birkaçının Kurtuluş Savaşı, o savaşın başbuğu ve askerleri aleyhinde, doğrudan veya dolaylı hezeyanlarına, iftiralarına tanık olmaktayız. Bir yandan bağımsızlık düşmanlığı yapmaktalar, bir yandan da namazı, umresi eksik olanları dindışı ilan etmekteler. Onlara göre; iki rekât namaz varsa, hiçbir ahlaksızlık ve alçaklık Müslümanlığa zarar vermez. Şeytanî tezgâhlarını işte böyle işletmekteler.
Dahası; bunların Kurtuluş Savaşı’na sövüp saymaları, imkân sahibi kodamanlarca, bir tür ‘üstünlük belgesi’ sayılmaktadır. Sövüp sayanlar, kısa bir süre sonra bir biçimde ödüllendirilmektedir; bir mevkie getirilerek, bir ihale verilerek, bir krediyle, bir köşe yazarlığıyla, bir program yapımcılığıyla, bir danışmanlıkla ve daha bilmem nelerle... Eğer açıkça ödüllendirmek çok fazla sırıtacaksa; yakınları, ortakları, işbirlikçileri, gizli kasaları vasıtasıyla ödüllendiriliyorlar. Değişmeyen şu: Kurtuluş Savaşı’na, onun önderine bir biçimde çamur atmak, asla ve asla ödülsüz bırakılmıyor! Aynen, aksini yaparak Kurtuluş Savaşı’nı, onun başbuğunu bir biçimde övenlerin asla ve asla cezasız bırakılmadıkları gibi…

GÜVENMEK VEYA MECBUR BIRAKMAK
Biz burada yeni kuşakların vicdanlarına şunu ileteceğiz: Dincilerin, özellikle hıyanete bulaşmışlarının, ne kendilerine ne de kanlarını taşıyanlara güvenilir. Onlardan hayır gelmesini ümit edecekseniz, onlara güvenmeyeceksiniz, onları mecbur bırakacaksınız. Aslında şer güçlerin tümü (Avrupa, ABD, dincilik, engizisyon) böyledir. Onlara güvenenler mahvolur. Tarihin diyalektiği bunun aksini hiç göstermemiştir. Tarih yaratan adam Mustafa Kemal, daha 1920’de şunu söylüyordu: “Avrupalıların namusuna güvenemeyiz.” Avrupa, bir örnektir. Zulüm ve hıyanete bulaşanların hiçbirine güvenemezsiniz.
 
Atatürk; Batı’ya karşı, Batı’nın namusuna güvenerek değil, Batı’yı mümkün mertebe namuslu davranmaya mecbur bırakarak başarılı oldu. Aklınız, feraset ve dirayetinizle mecbur bırakırsanız, en namussuz adam bile namuslu eylemler sergileyecektir. Bunun arkasında güven yok, mecbur bırakmak vardır. Tarih yaratan bütün büyük ruhlar; güvenerek değil, mecbur bırakarak başarılı olurlar. Güven sadece Allah’adır. Özellikle büyük ruh, Allah’tan başkasına asla güvenmez. Ve Kur’an, işte bunun içindir ki; üzerine basa basa şu gerçeği tekrarlar: “Allah’tan başka dost yoktur, olmaz”. Dost ve dostluk tabiri insan için, özellikle devletler için ancak mecazî anlamda kullanılabilir. 
MUHAMMEDÎ İSLAM VE MUAVİYE İSLAMI
Mevlüt Söylem Balıkesir’den yazıyor: “1990’lı yıllarda Hürriyet gazetesinde Cuma günleri yayınlanan köşe yazılarınızla tanıştım. Giderek eserlerinizi okumaya başladım. Şu an tüm eserleriniz kitaplığımda mevcut. Altmışa yakın eserinizi okuduktan sonra, Muhammedî İslam ile Muaviye İslamı’nın farkını net bir şekilde gördüm. Camilerimizde din adamı kılığında çok Muaviye gördüm ve o camilerden soğudum. O camilerde namaz kılmıyorum, beş vakit evimde kılıyorum. Artık, doğru ile yanlışı ayırt edebiliyorum. Size minnet ve şükranlarımı sunuyorum. Bunu da kendimi ifade etmek için yazıyorum. Sizin gönül dostunuz olmaktan çok mutluyum.”
 
Mehmet Çalışkan Hollanda’dan yazıyor: “Hollanda'nın Leiden Üniversitesi’nden ‘master’ yapıp, tarihçi olarak mezun olmamda en büyük katkıyı Yaşar Nuri Öztürk'ün kitapları yapmıştır. Leiden Üniversitesi’nin Türkoloji bölümünde gördüm ki; Müdafaa-i Hukuk kadrosuna nefret ve intikam hırsıyla beslenmiş hocalar, Yaşar Nuri Öztürk'ün kitapları yüzünden, çeşitli ‘haçlı oyunları’yla kıvırmaya başlamışlar. Üniversitenin bağımsız profesörleri benim Atatürk ve Kur'an adlı mezuniyet tezimi kabul etmek zorunda kaldılar; haksız bir şekilde tezim kabul edilmiyordu. Bunun da üç sebebi vardı:
1. Atatürk düşmanlığı, 2. Yaşar Nuri Öztürk karşıtlığı, 3. Müslüman düşmanlığı.”

Ben, Yaşar Nuri Hoca’nın tespit ettiği Kur'an'sal ilkelerin savunucusuyum. Leiden Üniversitesi’nin yeraltı kütüphanesinde bir bölüm açılmış. Yaşar Nuri Öztürk’ün neredeyse bütün kitapları orada bulunmaktadır. Leiden Üniversitesi dünyanın en iyi 70 üniversitesinden biridir.
 
Yakında Yaşar Nuri Hocama ithaf edilmiş 'Müşrikler Allah Düşmanıdır' adlı bir kitabımı yayınlamak istiyorum ve şunu da söylemeden yapamayacağım: Yaşar Nuri Öztürk'ün Türkçe Meal’ini okuyana kadar, müşrik olduğumu anlamamıştım. Hayatımın bundan sonrası, şirkin bütün türlerine karşı mücadele etmekle geçecektir.”
 
Berrin Başar yazıyor: “Şu sıralar Hallâc adlı eserinizi okumaktayım. Öncelikle, açtığınız aydınlık kapılar için minnet ve teşekkürlerimi iletmek isterim. Her bir eseriniz cehaletimin farkına varmama ve bunu gidermek için yeni şeyler, yeni bilgiler öğrenme isteğime yol açıyor. Hallâc eseriniz, bende Karmatîlik, Zenc İsyanı, Ebu Zer ile ilgili bilgi edinme isteği uyandırdı.”
 
Ahmet Rıdvan Yalçıner yazıyor: “Seksen yaşında, Müslüman Türk vatandaşıyım. Yazmış olduğunuz ‘Kur’an’daki İslam, Dört Yüz Soruda İslam, Allah ile Aldatmak, Mâûn Suresi, Şirk ve Kuran'ı Tanıyor musunuz’ dâhil, kitaplarınızın yüzde yetmişinden fazlasını okudum. Kur’an’ı Allah’ın söylediği, peygamberimizin öğrettiği anlamda, sizin kitaplarınızla öğrendim. Allah sizden razı olsun!”

Sel Su, Almanya’dan yazıyor: “Ben Avrupa’da yaşıyorum. Ben dini sizde sevdim, Kur’an’ı sizde sevdim. Gerçek dinin ne olduğunu sizden öğrendim. Allah’ı sizde çok ama çok sevdim. O kadar güzel, o kadar akıllı, o kadar mantıklı ve o kadar tane tane anlatıyorsunuz ki! Sanki içimizdekileri ezberlemişsiniz.”
'İniş sıralı Kur'an Meali' üstüne
Oktay Erdem adlı okuyucumuzun mektubunu okuyalım, sonra bir değerlendirme yapalım: “44 yaşında, modern yaşayan bir adamım. Bu yaşıma kadar Kuran-ı Kerim'i hiç okumadım, okuyamadım. Çünkü elime her alışımda ruhum daraldı, içim sıkıldı. Bakara suresini asla geçemedim. Ta ki, sizin ‘Surelerin İniş Sırasına Göre Kur’an Meali’nizi bir arkadaşım tavsiye edene kadar.”
 
“Eyüp Sultan’da oturuyorum. Oradaki tüm kitapçıları gezmeme rağmen, sizin kitabınızı bulamadım. Çok acı geldi bana; Taksim’e gittim; yukarıdan aşağıya başladım. Önce D&R. ‘Yok, başka şubelerde olabilir’ dediler. Ardından Mephisto. ‘Yok’ dediler. Ardından Pandora. ‘Yok’ dediler. En son İnsan Kitap’ta bir adet buldum, ikinciyi istedim ‘Yok’ dediler.”
 
“Bu kadar mı zor bu kitabı bulmamız? Yayıncıyla konuşmanız gerekmiyor mu? Gerekli baskıları lütfen yapın; herkes okusun ve anlasın. Şimdi otobüste, trende elimde. Modern takım elbiseli bir adam, göğsümü gere gere kitabınızı açıp okuyorum. Herkes görsün, okusun diye; ama inanın, bence bulamıyorlardır o insanlar da! Eşim ve ben, ölene kadar duacınız olacağız. Bizi kendimize getirdiğin için Allah senden razı olsun!”
 
NEDEN ‘İNİŞ SIRALI’ MEAL?
Kur’an’ın elimizdeki resmî nüshası, surelerin iniş sırasına göre düzenlenmemiştir. Ayetlerin tertibi vahye bağlı iken, surelerin tertibi serbest bırakıldığı için, bunda sakıncalı bir yan da yoktur. Üçüncü Halife Osman, bugün elimizde bulunan tertibi resmîleştirip, öteki tertipteki mushafları referans kaynağı olmaktan çıkardı. Bunda zorunluluk vardı. Çünkü; herkesin elinde kendine göre tertip edilmiş bir mushaf olduğunda, Kur’an’a yollama yapmak çok zorlaşacaktı. Bu zorluğun ortadan kaldırılması gerekiyordu. Ancak, orada çok ciddi bir nokta gözden kaçırıldı ki o da şuydu:
 
Hz. Ali’nin elinde, sureleri iniş sırasına göre düzenleyen bir mushaf vardı. Daha önemlisi: Hz. Ali, bu mushafta, ayetlerin kenarlarına, peygamberimizin o ayetlerle ilgili açıklamalarını yazmıştı. İşte, esas hadisler bunlardı ve bunlar, Kur’an’ın en büyük müfessiri olan Hz. Peygamber’in yorumlarıydı. Ali’ye duyulan haset ve bazı kimselerdeki kin, Peygamberimizin “Konuşan Kur’an” diye nitelediği, Ali’nin bu ‘hazine’ değerindeki mushaf nüshasının esas alınmasını engelledi. Bu nüsha, Ehlibeyt çevrelerince bir süre elden ele gizlice dolaştırıldı ise de, ileriki yıllarda Emevî zorbası adûdlar tarafından bulunup, yok edildi! İslam dünyası, en çok muhtaç olduğu ‘Peygamber açıklamaları’ndan yoksun bırakıldı. İslam dünyasının felaket sebeplerinin en büyüklerinden biri de budur.
 
Emevî adûdları, gerçek hadisleri yok ettiler; onların yerine, binlerce yalan uydurtup hadis diye ümmete dayattılar. Müslümanlar, asırlardır o uydurmaların açtığı felaketlerin girdabında kıvranıyor. Unutmayalım; günümüz siyaset dinciliğinin Allah ile aldatmada kullandığı temel sermaye de bu uydurmalardır. 
 
Allah’a şükür ki; Kur’an, bir tek harfi bozulmadan elimizdedir. Surelerin tertibi şöyle olmuş, böyle olmuş, fark etmez; Kur’an, Kur’andır. Ancak, sureleri iniş sırasına göre okumak ile o sıraya göre okumamak arasındaki fark; bir saraya kapıdan girmek ile bacadan girmek arasındaki farka benzer. Saray aynı saraydır ama bacadan girmek problemli bir iştir. İniş sırasına göre okuduğunuzda; Cenabı Hakk’ın insanı eğitirken nasıl bir yol izlediğini görüyor, Kur’an sarayını âdeta Tanrı’nın rehberliğinde dolaşıyorsunuz. Biz, işte bunun için, kısa bir Kur’an tefsiri olan “Kur’an’daki İslam” adlı eserimizi de surelerin iniş sırasını esas alarak düzenledik.
İnsanlığa rahmetle bakmak
Kur’an’ın Allah’ı, kendisini ‘rahmeti her şeyi çepeçevre kuşatan kudret’ olarak tanıtır. (A’raf, 156) Kur’an’da yirmiye yakın ayette ‘Rahmet’ olarak adlandırılır. Kur’an’ı insanlığa tebliğ eden Peygamber de ‘Âlemlerin Rahmeti’ olarak tanıtılmıştır. (Enbiya, 107) 
 
Bunları alt alta yazarak bir saptama yapalım: Kur’an’ın dini, rahmeti her şeyi çepeçevre kuşatan bir Tanrı’nın, rahmet olarak gönderilmiş peygamberinin tebliğ ettiği rahmet bir kitabın dinidir. Yani Kur’an’ın İslamı’nda Allah da, peygamber de, kitap da rahmettir. Yani bu, dinde bütün yolların bir biçimde rahmete çıkması gerekir. Çıkmıyorsa; ya Allah yanlış algılanmıştır, ya Peygamber, ya kitap yahut da bunların üçü birden…
 
Şimdi bir Kur’an’ın bu söylediğine bakın, bir de adına ‘İslam dünyası’ (!) dedikleri coğrafyaların durumuna; oralarda olup bitenlere, oralarda insana reva görülenlere bakın!..
 
Bu bakışı gerçekleştirdiğinizde, eğer insan vicdanı taşıyorsanız, şu iki şeyi hemen söyleyeceksiniz: 1) Bu Kur’an denen kitabın dinini şu Müslüman yaftalı kalabalıklardan değil, bu kitabın kendisinden öğrenmeliyiz. Başka bir deyişle; İslam’ı yeniden keşfetmeliyiz. 2) İnsanlığın onlarca dert ve acıyla kıvrandığı bir dünyada, böyle bir kitap ortada dururken; bu kitaba kayıtsız kalmak, onda nelerin olduğunu merak etmeden yaşamak, insana yakışan bir davranış değildir.
 
Bir şeye daha dikkat çekelim: Yüzyılımızın ‘Hadis Allâmesi’ diye bilinen Nâsıruddin el-Elbanî’nin 30 ciltlik şaheseri el-Ahâdîs’inde Peygamberimizin şu iki sözü art arda verilmiş: “Allah’ın, insanlık için kalbine rahmet koymadığı kul, her şeyini kaybetmiş, hüsrana uğramıştır.” “Güzel düşünüp güzel şeyler üretenin güzelliğine, çirkin düşünüp çirkinlikler üretenin de kötülüğüne tanıklık edin.” (Elbanî, el-Ahâdîs es-Sahîha, cilt 1, kısım 2, no: 456, 457)
 
Dikkat edilsin; rahmet de, tanıklık da ‘insanlık’ için istenmiştir. Peygamber sözünün özünü taşıyan kelimeler iki tane: Rahmet ve beşer. Rahmet; Arap dilinde şu üç anlamı taşır: Sevgi, şefkat, merhamet. Geleneksel saltanat dinciliği bu üç anlamın ikisini yok etmiş, sadece merhameti bırakmıştır. Onu da son tahlilde, emeği ve alın teri ihanete uğramış kitlelere makarna ve kömür dağıtmaya indirgeyerek, Kur’an’ın bu en önemli kavramını işlemez hale getirmiştir. Şimdilerde makarna ve kömür merhametçiliğinin karşılığı oydur. Oyunu, yani onurunu ve geleceğini ver; makarna ve kömür al. İşte dinciliğin işlettiği tezgâh budur. Bu tezgâha din mi dersiniz, dinsizlik mi, orasına siz karar verin.
 
Peygamber sözünde kullanılan temel sözcüklerden ikincisi: ‘beşer’dir ki insanlık ve insan demektir. Bırakın birinci sınıf, ikinci sınıf dindar kaydını, Müslümanlık kaydı bile konmamıştır. Meslek, mezhep, bölge, renk ve ırk kaydı hiç konmamıştır. İnsan veya insanlık diye bir ‘en üst kavram’, bir ‘temel adres’ getiriyor Yüce Peygamber. O kavramdan kutsalı, yücesi yok. Gayelerin gayesi o. Böyle olduğu içindir ki; Kur’an, “İnsan din için değildir, din insan içindir” ilkesinin açılımı olan bir kitaptır. Ancak, bu açılımı görmek için, Kur’an’ı mezarlıktan kurtarmak lazım. Bir de, dincinin sevgi ve aydınlıktan yoksun kafasından.
İnsan hakları mı yandaş hakları mı?
İnsan hakları, insanın haklarıdır; filan dinden, falan renkten, ırktan, mezhepten, tarikattan veya bölgeden olanların hakları değil!
 
İdeolojiler, o arada dini ideolojileştiren saltanat dinciliği; insan haklarını, kendisi gibi düşünen ve yaşayanların hakları haline getirmiştir. Bu sakat anlayışın bugün en dikkat çeken coğrafyası, dincilik iktidarının despotizmi altında inim inim inleyen Türkiye’dir. Bakın Türkiye’ye; insan hakkı, hukuk diye bir şey bırakılmış mıdır? Kıyıda köşede bir şeyler kalmış gibi duruyorsa, yakında onları da silip süpüreceklerinden kuşkunuz olmasın. Tabii ki, tarihin diyalektiği zulümlerini yürütmelerine imkân verirse…
 
İnsan haklarını yandaşların değil de, gerçekten insanın hakları olarak gören ve böyle görülmesinin dinin-imanın esası olduğunu gösteren iki peygamber davranışına dikkat çekmek istiyoruz. Siyaset dincisi zihniyet, Hz. Peygamber’in dışkısına ‘gaita-i şerife’ deyip onu bile kutsallaştırırken, onun bu tür davranışlarına asla değinmez, değinmemiştir. Bu davranışlar, saltanat dincisi yobazın tarih boyu kahrını çeken Kur’an mümini bilgelerin kitaplarının tozlu sayfalarında kalmıştır. O mesajları, hapsedildikleri yerlerden çıkarıp kitlelere gösterenler akıl almaz itham ve zulümlere maruz bırakılmışlardır, kalmaktadırlar.
 
İNSAN HAKLARI KÂBE’DEN BİLE SAYGINDIR
Hz. Peygamber, bir gün Kâbe tavaf edilirken, aniden tavafı durduruyor ve şok bir soru soruyor: “Bu Kâbe hakkında ne dersiniz, onu nasıl bilirsiniz?” Topluluk, Kâbe’yi övücü sözler söylemeye başlıyor. Yüce Peygamber, söylenenleri bir süre dinliyor ve sonunda ölümsüzlük burcuna oturan şu sözü söylüyor: “Allah’a yemin olsun ki; sizin canlarınız, kanlarınız ve onurlarınız o Kâbe’den daha mukaddes, daha mübarek ve daha saygındır.”
 
Bu davranış ve bu söz, Kur’an’ın Kaf suresindeki şu ayetin bir tefsiridir: “Biz, insana şahdamarından daha yakınız” (Kaf, 16). Bu demektir ki; Allah insanın sürekli yanında ve içinde. İslam vicdanının anıt isimlerinden biri olan Bayezid Bistamî (ölm. 261/874) bu gerçeğe dikkat çekerken, habire hacca koşanları şöyle azarlıyor: “Allah, gidip gidip tavaf ettiğiniz o Kâbe’ye hiç girmedi; insanın kalbimdense hiç çıkmadı. Gelin, insan kalbini tavaf edin.”
 
İnsanın yerini ve değerini gösteren bir ‘Peygamber davranışı’na daha dikkat çekelim: Arkadaşlarıyla sohbet ettiği bir sırada, karşı taraftan bir cenazenin taşındığını gördü ve ayağa kalktı. Yanındakiler şöyle dedi: “Kalkmanıza gerek yok, o bir Müslüman cenazesi değil.” Cevap, insan konusunun ölümsüz ilkelerinden biri olan şu sözdür: “Müslüman olmayabilir ama insandır.”
 
Bir bu davranışı düşünün, bir de Gezi Eylemleri’nde katledilen gençlerin cenazelerinin kaldırılışında bir sürü problem çıkaran dinci otoritenin yüreğini.
 
Saltanat dincisi, insan gerçeğini asla anlamadı. Onun Kur’an’dan anladığı; mezarlıkta üfürüp sevap almak, Muhammed’den anladığı da, Arap-Emevî  örflerini ihya etmektir. Saltanat dinciliği, Kur’an’ın getirdikleriyle Arap’ın örflerini birbirinden asla ayıramadı veya bilerek ayırmadı. Felaketin kaynağı işte budur.
Cumhuriyet Bayramınız Kutlu Olsun
“Cumhuriyet uçurumun kenarında. Neyi kutlayacağız? Şimdi kutlamak değil, ağlamak zamanıdır” diyenler var ama ben yine de Cumhuriyet bayramınızı kutlayacağım. Bunu, benim ‘umutlarımı’ kutlamam olarak alabilirsiniz.
Kutlanmasını fiilen durdurdular ama yine de kutlu olsun! Ruhum emin ki; bugünler geçecek ve o büyük bayramı yine tüm coşkumuzla kutlayacağız. Tarih ve Tanrı, her şeye rağmen bizden henüz vazgeçmemiştir. Bu teker bu tümsekte kalmayacaktır. Yeter ki biz, yine her şeye rağmen aklımızı başımıza alalım, yani adam olalım. Herkesi kör, âlemi sersem yerine koymayı bırakıp, gayret kuşağını kuşanalım. Cumhuriyetin, büyük ıstıraplar pahasına sahip olunacak bir değer olduğunu, bizimse bu değere bedavadan sahip bulunduğumuzu itiraf edelim.
 
Başımıza ne geldiyse ıstırabı, çileyi göğüsleme irade ve onurunu gösterememek yüzünden geldi. Yani bedavacılık yüzünden. Şimdi tarih bizi, bedavadan sahip olmak ile çile çekerek elde etmenin farkını gösteren bir sürece soktu. Bu farkı anlayıp bedavacılık kapısını kapattığımız anda, her şey bir büyük tecelli ile değişir ve ufuk aydınlanır.
 
Bedavacılık ve aymazlıktan uzaklaşacağımıza tarih ve Tanrı huzurunda yürekten söz vermemiz, yani sergilediğimiz korkunç gafletler, yan yatmalar yüzünden bulaştığımız büyük günahlardan tövbe etmemiz lazım. Tanrı, Cumhuriyeti sevenlerin gafletlerini onu sevmeyenlerin ihanetleriyle cezalandırdı. Evrenin ruhunun yöntemi budur.
 
Şöyle veya böyle, tövbe etmemiz şart. Tanrı’ya inananlarımız Tanrı huzurunda, Tanrı’ya inanmayanlarımız tarih huzurunda tövbe etmelidir. Ama mutlaka ve muhakkak bir tövbeye muhtacız. Tövbe; hatanın, eksiğin farkına varmaktır. Benim bahsettiğim tövbe olmadan; Cumhuriyet, ihanetler eliyle itildiği uçurumun kenarından, mümkün değil, geri dönemez.
Cumhuriyet Bayramı’nı kutlarken, neyi kutluyorduk? Bu sorunun cevabını layıkıyla vermiş olsaydık, bugün Cumhuriyet uçurumun kenarında olmazdı.
 
Biz, Cumhuriyet’in kıymetini bilmedik ve öyle olunca da, tarihin diyalektiği onu gözlerimizin önünde uçurumun kenarına getirip bizi dehşete düşürdü. Her şeye rağmen aklımızı başımıza alırsak, Cumhuriyet uçurumun kenarından geri döner ve biz yeniden mutlu oluruz. Aklımızı başımıza almaz isek, değişik türden kanı virüslü adûdlar, uçurumun kenarındaki o aziz varlığa tekmeyi vururlar ve hepimiz karanlık bir coğrafyanın kahrolmuş çocukları oluveririz.
 
HAYATÎ İKİ SORU
Aklımızı başımıza almak ne demek? Şu iki sorunun idrakinde olmak demek:
1. Cumhuriyet nasıl geldi?
2. Cumhuriyet bizi nelerden kurtardı?
 
Önce birinci soruyu cevaplayalım: Cumhuriyet, Kurtuluş Savaşı verilerek elde edildi. Yani; kanla, gözyaşıyla, çileyle, ıstırapla. Ama o çileleri biz çekmediğimiz için, biz Cumhuriyeti bedavadan gelmiş sanıyoruz. Tarihin diyalektiği veya Tanrı (bence ikisi aynı gerçeğin değişik adlarıdır), bu aziz varlığın bedavadan elde edilecek bir varlık olmadığını göstermek üzere, onu elimizden çıkacak bir noktaya oturttu. Tarih ve Tanrı’nın beklediği ‘akıllanma’yı, fark edişi gösterirsek, aziz emanet geri döner; göstermez isek geçip gider, göçüp gider.
Cumhuriyet bizi nelerden kurtardı?
Bu sorunun kısa cevabı şudur: Cumhuriyet bizi raiyye olmaktan kurtardı.
 
Her şey bunun içinde saklı. Saltanat dincileri bunu bildikleri içindir ki; bir yandan cumhuriyet düşmanlığı yaparken, bir yandan da halkı raiyyeleştirmek için yirmi tırnaklarıyla didiniyorlar.
 
O halde raiyyelikten kurtuluşun idraki içinde olmak, Cumhuriyet’le ilgili bütün soruların cevabını bulmak demektir. Raiyyelikten kurtulmak, hayvanlıktan kurtulmak demektir. “Ben insanım” diyen bir varlık için, bu kurtuluşun yerine konacak herhangi bir değerden veya nimetten söz etmek mümkün değil.
 
Osmanlı İmparatorluğu’nda halkın hukukî sıfatı raiyye (çoğulu: reâya) veya ‘kul’dur. Cumhuriyet düşmanlarının Osmanlı’yı ihya için didinmelerinin sebebi; Osmanlı mahabbeti değil, raiyyeliğin geri gelmesi ihtimalinin yarattığı heyecandır. Şimdi, Ortadoğu halklarına ilk kez bu satırların yazarı tarafından duyurulan bu hayatî mesajı irdeleyelim:
 
Raiyye kavramının kullanıldığı Bakara 104. ayet, Kur’an’ın üstü örtülen beyyinelerinin birincisidir.  Çünkü o örtü açıldığında, Kur’an’ın cumhuriyet, laiklik ve demokrasi talebi ses verecektir. İslam adı altında despotizm yaşatan Ortadoğu zorbalıkları böyle bir şeye izin vermezler. Bu zorbalıkları ustaca sömüren Batı Emperyalizmi; böyle bir şey olmasın diye, bütün saltanat dinciliklerini destekliyor, besliyor. Batı Emperyalizminin Mustafa Kemal’e düşmanlığının esas sebebi de; bu ayetteki gerçeğin ortaya çıkmasında Atatürk’ün getirdiği aydınlanma ve tarihe bıraktığı mirastır. Emperyalizmin bu mirastan korkusu Azrail korkusundan daha büyüktür. 
 
ALLAH İLE ALDATANLARIN ARADIĞI KİTLE: RAİYYE
Raiyye (çoğulu: reâya) Kur’ansal bir tabirdir ve ‘davar sürüsü’ anlamındadır. Raiyyeyi güdene ‘râî’ denir ki, ‘çoban’ anlamındadır.
 
Bütün krallık-sultanlık sistemleri birer raiyye sistemidir. Mondros Mütarekesi’nin ardından işgal edilen İstanbul’un o günkü manzarası içinde, padişah Vahdettin’i ziyaret edip, ona Türk Milleti’nin ayaklandığını ve işgalcileri er-geç topraklarımız dışına atacağını, bundan emin olması gerektiğini bildiren ilim adamlarıyla subaylara Vahdettin’in söylediği sözler, tarih ve Kur’an mesajı açısından ibret ve dehşet vericidir. Müdafaa-i Hukuk’un aziz öncülerinden ve bir müfessir İslam âlimi olan Vehbi Efendi ile General Rauf Orbay’a dönerek, paylayıcı bir eda ile şöyle der Vahdettin:
 
“Bu millet koyun sürüsü, ona bir çoban lazım; o da benim.”
 
Saraydan çıkacakları sırada, Vehbi Hoca arkadaşlarına dönerek şu tarihî sözü söyler: “Bu adam nefsini ıslah etmezse akıbeti fenadır. Allah büyüktür. Bu millet halaskârını (kurtarıcısını) bulacaktır. Milleti koyun sürüsü addetmek Allah’ın rızasına aykırıdır.” (Cemal Kutay, Kurtuluşun Kuvvacı Din Adamları, 89, 156-157, 165)
 
Vahdettin; nefsini asla ıslah etmedi, memleketini işgal edenlerle işbirliği yaptı, sonra da onlara sığınarak ülkesini terk etti. Kur’an, Vahdettin gibilerin temsil ettiği sultanlık sistemlerini ‘bozgun ve zillet sistemi’ olarak nitelemekte (Neml suresi, 34) ve mensuplarını raiyyeleşmekten kaçınmaya çağırmaktadır:
 
“Ey iman edenler! ‘Râina!’ demeyin/‘Bizi davar gibi güt!’ demeyin, ‘Bize bak!’ diye konuşun ve dinleyin.” (Bakara, 104)
 
Bu çağrı; demokrasinin, özgür ve yetkin bireyin temel söylemidir. Cumhuriyet, işte bize bu söylemin gereği olan zihniyeti ve devleti kazandırdı. Raiyyeciler, şimdi o zihniyeti ve o devleti yok etmek için uğraşıyorlar. 
Raiyye, millet ve ümmet
Kur’an’da bu üç kavram da yer alır. Birincisi fiil halinde, ötekiler isim halinde. Raiyyeleşmek Kur’an’ın nefret edip yasakladığı bir insanlık suçudur. Kur’an bize şunu öğretiyor: Raiyyeliği dayatanlar da zalimdir, kabul edenler de. Birinciler aktif zalim, ikinciler pasif zalimdir. Bunu geçen gün anlattık. Bu yazıda millet kavramını, gelecek yazımızda da ümmet kavramını anlatacağız. Kur’an, millet ve ümmet kavramlarına hiçbir olumsuz anlam yüklemez. Millet, Müslümanların yerel birlikteliklerini, ümmet ise evrensel birlikteliklerini ifade eder. Millet sözcüğü, 15 yerde geçmektedir. Bunların 7 tanesi, ‘İbrahim’in milleti’ şeklinde kullanımdır.

Millet, Kur’an açısından baktığımızda, dayanağı-tabanı kavmiyet (etnisite) ve ırk değil, zihniyet ve ideal birliği olan topluluktur. Kur’an, bu noktada, tevhidin büyük peygamberi Hz. İbrahim’e yollama yaparak şöyle der: “İbrahim’in milletine uyun!” (Bakara, 135; Âli İmran, 95; Nisa 125; En’am, 161; Nahl, 123) Kur’an burada, madde üstü bir dayanak getirmiştir: Zihniyet ve ideal.

İbrahim’in seçilmesi de çok ilginçtir. Hz. İbrahim, Arap ırkından değildir. Mezopotamyalıdır. Arap tarihçiler, sonradan Araplaştığı için Hz. İbrahim’den ‘Arabı müsta’rebe’ (Araplaşmış veya Araplaştırılmış Arap) derler. Sonraki Arap tarihçilerin Arapları Hz. İbrahim’in soyu olarak göstermeleri, ırksal anlamda değil, az önce değindiğimiz ideal anlamındadır. Nitekim o anlamdan baktığınızda Yahudiler de Hz. İbrahim’in soyundandır. Araplar İbrahim’in oğullarından İsmail’in, Yahudilerse İshak’ın çocuklarıdır. Görünüşte ikisi de peygamber soyu ama gerçekte ne oldukları bugünkü manzaralarından çıkarılmalıdır.

ATATÜRK’ÜN YAPTIĞI NEYDİ?
Osmanlı, halkları ırkçılıktan uzak tutup raiyye yapmıştı; Atatürk ise halkları ırkçılıktan uzaklaştırıp millet yaptı. Fark bu. Raiyye olmak mı iyi, millet olmak mı? Osmanlı, tabir caizse halklara ölümü gösterip onları sıtmaya razı etti. Bu, kurtuluş değildi, bir tür kölelikti. Kur’an’dan baktığımızda esas kurtuluş Atatürk’ün yaptığıdır. Nedir Atatürk’ün ‘millet’i? 1920 Mayıs’ında söylediği ve o günlerden çok, bugünlere çözüm getiren bir reçeteyi andıran şu sözlerini ibretle okuyalım:

“Muhafaza ve müdafaasıyla meşgul olduğumuz millet, tek bir unsurdan ibaret değildir. Muhtelif İslamî unsurlardan meydana gelmektedir. Bu topluluğu teşkil eden her bir İslam unsuru, bizim kardeşimiz ve menfaatleri tamamıyla ortak olan vatandaşımızdır ve yine kabul ettiğimiz esasların ilk satırlarında bu muhtelif İslamî unsurlar ki, vatandaştırlar, yekdiğerine karşılıklı hürmet ile riayetkârdırlar ve yekdiğerinin her türlü hukukuna; ırkî, toplumsal, coğrafî hukukuna daima riayetkâr olduğunu tekrar ve teyit ettik ve hepimiz bugün samimiyetle kabul ettik. Dolayısıyla, menfaatlerimiz ortaktır. Kurtarılmasına azmettiğimiz birlik, yalnız Türk, yalnız Çerkes değil, hepsinin karışımı bir İslam unsurudur. Bunun böyle kabul edilmesini ve yanlış anlamaya meydan verilmemesini rica ediyorum.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 8/157)

Atatürk’ün bu ‘millet’ anlayışı, Kur’an’daki millet anlayışına tıpa tıp uygundur. Atatürk’ün ‘millet’i de tıpkı Kur’an’ın ‘millet’i gibi, ırk, bölge, dil, renk ve sınıf üstü ve ötesi bir ‘birliktelik’ ifade ediyor. Kavmiyeti, bölgeyi, rengi, sınıfı, dili, eti, kanı kemiği dışlıyor. Esas aldığı değerler, İbrahim’in şahsında ve mesajında belirginleşen değerlerdir. Yani ideal, iman ve kader birliği esas alınmıştır.
'Ümmet' kavramını yanlış biliyorsunuz?
Cehaletleri yüzünden, halkın kafasını sürekli karıştıran bazı ‘laik aydınlar’ dillerine şunu da pelesenk etmişlerdir: “Atatürk bizi ümmet olmaktan çıkarıp millet yaptı”. Dinci propagandistlerse, aynı cehalet madalyonunun öteki yüzünü okuyup durmaktalar: “Atatürk bizi ümmetten koparıp millet yaparak İslam’dan uzaklaştırdı”.

Bu iddiaların ikisi de bilgisizlik, tutarsızlık ve zavallılık ifade ediyor. Anlaşılan o ki, ‘ümmet’ sözünü dillerine dolayanlar, ne ümmet kavramını biliyor ne de Atatürk’ün yaptığını.

Bir defa; Atatürk’ün yaptığı iş, İslam açısından bir ümmetçiliktir. ‘Atatürk Milliyetçiliği’nin bizatihi kendisi bir ümmetçiliktir. Çünkü; Atatürk’ün milleti, değişik kavmiyetten Müslümanların vücut verdiği bir millettir, yani filolojik açıdan bir ümmettir. Ümmetçilik; İslam’ın evrensel yüzünün, ırklar, kavimler üstü mesajının  ifadesidir. Atatürkçülüğün de bir ümmetçilik yanı vardır. Çünkü onun da bir evrensel-hümanist yanı vardır. Atatürk, vücut verdiği millet ve milliyetle, İslam’ın Arap-Emevî ideolojisi olmaktan çıkarılıp, evrensel bir insanlık dini olmasına da katkı vermiştir.

Sırf cehalet yüzünden, Atatürk’ün yaptığı işi yanlış tanıtıp, meselenin esasını bilenlerin tepesini attırmanın ve Müslüman halkı Atatürk’e tepki duymaya âdeta teşvik etmenin anlamı nedir?

Ümmetçiliği, yani İslam’ın evrenselliğini Emevî ve Abbasî Arabizmi yıktı, Atatürk değil. Bunları öğrenin, ezberletilmiş palavraları tekrarlamakla aydınlık olmaz. İslam’ın asırlardan beri ümmetçi yanı kalmamıştır; onun yerini Arapçılık, Arap milliyetçiliği almıştır. Atatürk, Türk Milleti’ni Arapçılık ve Arap ideolojisi tasallutundan kurtarmıştır. Tamam, ama bu, ‘ümmetçilikten kurtarma’ değildir, öyle ifade edilmemelidir. Mesela; Emevî dinciliğinden kurtarmak veya Arapçılıktan kurtarmak tabirleri kullanılabilir. ‘Padişah ve saray kulluğundan kurtarmak’, ümmetçilikten kurtarmak değildir. Bunun adı, müşriklikten, putçuluktan, despotizmden, adûdluktan kurtarmaktır. (Ayrıntıları için bizim ‘Kur’an’ın Temel Kavramları’ adlı eserimizin Ümmet maddesine bakılmalıdır).

ATÜRK’ÜN BİR ÖZLEMİ
Atatürk, Müslümanların birliğini, beraberliğini de bir hasret olarak içinde taşımış ve bunu hayata geçirmek için şartları ve zamanı beklemiştir. Hayat ona, maalesef bu hasretini hedefine vardırma imkânı vermedi. Ama bu hasretini tarihin kulağına da, vicdanlara da iletmiştir. Ümmetçiliğe habire sövenler bütün bunları yok sayıyorlar. 

Atatürk, 21 Aralık 1937’de, yani ölümünden bir yıl önce, Suriye Başbakanı Cemil Mardam’la yaptığı görüşmede, her ne hikmetse asla gündeme getirilmeyen şu sözleri söylemiştir: “Ben bütün kuvvetimi ve kudretimi, yalnız bu imparatorluk içindeki Türk unsura hasretmek mecburiyetinde kaldım. Ancak, ben bu işi yaparken çok emindim ki; asırlardan beri beraber yaşamış, dindaşlık yapmış insanlar, ayrılamazlar. Yalnız, imparatorluğun yarattığı birtakım yanlış anlamaların unutulabilmesi ve nihayet beraber yaşamış bu insanların birbirlerini anlayabilmesi için belli bir zamanın geçmesi lazımdı.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 30/120-122)

Anlamını bilmedikleri ümmetçiliği bir şehvet sakızı gibi habire çiğneyen dincilere sormak lazım: Yukarıdaki sözlerin sahibi Atatürk mü ‘ümmetçi’ yoksa Suriye’yi İsrail hesabına mahvetmek üzere Haçlılar ile işbirliği yapan, sonra da dünyanın önünde rezil kepaze olan mevcut ‘diktatorya’ mı?
Mektuplardan seçmeler
Murat Kara yazıyor: “Ben 25 yaşında İzmirli bir gencim. Hayatım boyunca Kur’an’la, İslam’la hiç alakam olmadı. Çünkü etrafımda anlatılan İslam dini aklıma yatmıyor, hayatın gerçekleri ile karşılaştırdığımda son derece mantıksız kalıyordu. Sizin tabirinizle ‘kenar mahallelerde tezgâh kurmuş’ takkeli palyaçolar yüzünden, İslam’dan hep uzak kaldım. Siz benim hayatımı değiştirdiniz. Sizi ilk dinlemeye başladığım günden beri, bize gösterdiğiniz İslam dini, tek bir cümlesi bile tereddüt yaratmadan aklıma ve mantığıma uygun geldi. Size olan saygımı ve sevgimi anlatamam. Siz benim hayatımı kurtardınız. Allah’ın rahmeti daima üzerinize olsun.”
 
İki ilahiyatçı; Bayram Dönmez, Temel Küçük yazıyor: “Allah'a şükürler olsun, sizi genç yaşımızda tanıdık ve okumaktayız. Sayenizde aklımıza güvenmeyi, kullanmayı ve geleneğe teslim olmamayı öğrendik. Biz iki ilahiyat öğrencisi olarak; sizi okumanın mutluluğunu duyuyoruz ve biliyoruz ki, sizin Kur'an ilminizi ve fikirlerinizi öğrenmeden, bu dinin gerçeğini bilmek imkânsız gibi. Geleneğin prangalarını söküp attınız ve prangalanmış gerçek dini hiç korkmadan ve yılmadan ortaya koydunuz. Daha düne kadar Kur'an'ı okumuyorduk ve sadece duyduğumuzu din sanıyorduk. Şükürler olsun, artık gözümüzü Kur'an'dan ayırmıyoruz. Size ne kadar şükran iletsek azdır.”

“Cin suresi 18. ayetle ilgili açıklamanızı okuduktan sonra, artık camilere giremez olduk. Bu ayete uygun mescit bulmakta gerçekten zorlanıyoruz. Gerçeği gördüğümüz için çok şanslıyız. Daha önce, ne yazık ki biz de duyduklarını din sanan ve yaşayan iki gençtik. Biz bir yandan Almanya'nın Münster şehrinde ilahiyat okuyoruz ve bir yandan sizin kitaplarınızla 'Yaşar Nuri Üniversitesi’nde okuyoruz. Allah size uzun ömürler versin. Siz bu millete lazımsınız.”

Göker Önen yazıyor: “Sizin sayenizde bugün pek çok genç hurafeleri sorguluyor ve Kur’an’a bilimin verileri ışığında yepyeni bir anlayışla bakıyor. Ama; yüzyıllar boyu saltanat dincilerince aldatılan ve dincilere isyan ettiği için birçok işkence gören, bin bir türlü çile çeken ve katledilen nice büyük ruhlu insanın suçu neydi, diye de insan düşünmeden edemiyor.”

Ahmet Kılınç yazıyor: “Kokmuş, çürüme noktasına gelmiş şu dünyada sizin gibi değerleri bulmak kolay değil. Size gereken değer verilmediyse; bu, ülkenin ayıbıdır. Ben 28 yaşında bir gencim; sayenizde çok şey öğrendim. Bizleri Kur’an’a yaklaştırdınız. Televizyona çıkıp bir tek Kur’an ayeti açıklamadan dinden, Kur’an’dan bahsedenleri de gördük. Sadece kendi cemaatlerinin ya da gruplarının hesabına konuşuyorlar. İnsanları bu yolla kandırıyor, istedikleri yöne çekiyorlar.”
 
“Camilerin durumu belli, sürekli söylüyorsunuz: ‘Zarar mescitleri’. Doğruluk, dürüstlük, adalet, paylaşım herkesin dilinde ama icraat noktasında tam tersi. Sizi dinleyen, kitaplarınızı okuyan, Peygamber’in, Kur’an’ın yolunda yürümeye devam edenlerin olduğunu bilmeniz lazım. Yolunuz ve bahtınız hep açık olsun. Sizden öğreneceğimiz daha çok şey var…”
Millet ve kavim, Milliyet ve Kavmiyet
Tarihin en büyük hürriyet ve bağımsızlık mücadelelerinden biri olan Müdafaayı Hukuk mücadelesinin başbuğu olan Mustafa Kemal Atatürk, çok ilginçtir, Kur’an’daki yaklaşımı belki de farkında olmadan hayata geçirerek millet ile kavmi birbirinden ayırıyor. Türk milleti denince bir kavim değil, bir halk anlaşılmalıdır. Bu ne demektir? 1926 tarihini taşıyan ‘Nutuk’a Hazırlık’ dosyasındaki notlarında şu satırlar var:

“Millet kelimesiyle kavim kelimesi karışır. Millet kelimesiyle siyasî teşekkül kast olunur; kavim (peuple) kelimesi ise her şeyden evvel kökeni ve ırkı hatırlatır.”

“Irk, lisan, din, hükümet, ayrı insanların millet halinde teşekkülüne yardım etmişlerdir. Fakat muhtelif lisan konuşan ve muhtelif dine sahip olan muhtelif ırklardan meydana gelen milletler vardır. Bunun gibi, siyasî müesseselerle ayrılmış veyahut Yahudiler gibi bütün dünya üzerine dağılmış oldukları halde yekdiğerine sıkı millî bir bağ ile bağlı kalmış kavimler vardır. Aynı lisanı konuştukları halde aynı millete mensup olmayanlar da vardır. Bazı milletler, birbirinden esaslı bir surette farklı ırklardan meydana gelir. Bir milletin sinesinde birbirine en zıt dinlerin yan yana mevcudiyeti de görülmektedir.”

“Aynı arazide yaşayan ve millet haline gelen kavimlerin müşterek siyasî müesseseler tarafından idare edilmesi icap eder. Bir millet, tarihin derin inkılâplarının mahsulü olan manevî bir unsur, manevî bir ailedir. Filozof Renan, ayrı kavimlerin insanlarını iki şeyin birleştirdiğini söyler: Birisi, zengince bir hatırat mirasına sahip olmak, diğeri, beraber yaşamak hususundaki arzu ve rıza. Bu rıza, sahip olunan mirasın muhafazasına devam hususundaki iradedir. Her şeyin mukaddes hazinesini muhafaza eden lisanın da tesirini unutmamalıdır.”

“Milletin, ahlak, lisan ve kanunları muhtelif kavimleri ihtiva edebilir.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri (ABE), 18/317-322)

Atatürk, milletin birliğinden yürüyerek insanlığın birliği idealine yol arar, o yüceliğe tırmanır. Bunun için atıf yaptığı temel kavram ne dindir ne de ırk. Atıf yapılan temel kavram, medeniyet olmuştur. Belli ki Atatürk, bu noktada bir devlet adamı, bir asker olmaktan çıkmakta, bir filozof haline gelmektedir. Bu noktada, izninizle şu tabiri kullanmaya cesaret ediyorum:

MİLLETTEN MEDENİYETE
Atatürk, insanlığın birliğini sağlamada, bir ortak-evrensel medeniyet fikrini ileri sürüyor. Ve Türk milletini de bu ortak-evrensel medeniyetle eklemlendirerek, Fransız Maurice Pernot’ya fikrini şöyle açıklıyor:

“Memleketler muhteliftir, fakat medeniyet birdir ve bir milletin ilerlemesi için de bu yegâne medeniyete iştirak etmek lazımdır.” (ABE. 16/148-149)

Osmanlı hiçbir zaman millet olamamıştır. Bu millet olamamış topluluğun kader meselelerini kotaran, varoluşunu sağlamak için sürekli hayatını ortaya koyan unsur (Türk unsur) ise en fazla ihmal edilen, hatta horlanan unsur durumundadır. Denebilir ki, raiyyelik, sadece o unsurun canını yakmıştır. Ve Osmanlı batıp dağıldığında da onun bütün günahlarının ve borçlarının faturasını ödeme işi bu horlanan unsurun boynunda kalmıştır. Atatürk bu noktaya büyük bir vukuf ve hakşinaslıkla parmak basıyor:

“Osmanlı İmparatorluğu’nun kuvvetli devirlerinden itibaren, milletin bağımsızlığı zararına, hayatî menfaatleri zararına o kadar çok şey feda edilmiş idi ki, netice yalnız Osmanlı’nın mahvolmasından ve çökmesinden ibaret kalmadı, belki kendinden sonra da memleketin hakiki sahibi olan milleti, hak ve mevcudiyetini ispat için büyük müşkülata maruz bıraktı.” (ABE. 16/77, 79)
'Muhammed' ile 'Mustafa'nın getirdiği ortak aydınlık
‘Muhammed’le Pakistanlı düşünür-şair Muhammed İkbal’i, ‘Mustafa’yla da Gazi Mustafa Kemal’i kastediyorum. Yirminci yüzyılda, Müslüman kitleleri raiyyelikten kurtarmaya yönelik Kur’ansal mesajın hayata geçmesinde devrim yaratan iki Müslüman deha oldu: Muhammed İkbal, Mustafa Kemal. Birincisi teoride, ikincisi ise hem teoride, hem pratikte çözüm getirdi. Birincisi ilim ve düşünce adamı, ikincisi ise strateji, devlet ve siyaset adamı. İkisi de antiemperyalist, Batı karşıtı, ikisi de dinde akılcı ve Kur’ancı. Ve ikisi de aynı yılda öldü: 1938.

İkbal’in Atatürk’le ilgili söylemleri, bağımsızlık, cumhuriyet ve özgür benlik aşkında kristalleşen söylemlerdir. İkbal, İslam dünyasında Mustafa Kemal’i bu değerlerin en ideal, en başarılı öncüsü olarak görüyordu.

İkbal’in Mustafa Kemal’le ilgili eleştirileri de var. Ayrıntılarla ilgili bu eleştirilerin özeti: Atatürk’ün Batı’ya gereğinden fazla önem verdiği, onun değerlerinden gereğinden fazla aktarma yaptığı noktasında belirginleşir.

Ne yazık ki İkbal, Mustafa Kemal’le tanışamadı, Türkiye’ye gelemedi; Cumhuriyet’in getirdiklerini, Atatürk’ün icraatını göremedi; bu icraatın gerekçelerini bizzat ondan dinleyemedi. Bunun olması mümkündü, bu olmalıydı ama olamadı. Bir gün, bunun olmamasının sebepleri de açıklık kazanacaktır. Bizim kanaatimiz şudur: İkbal-Atatürk buluşması usta oyunlarla önlendi. Müslüman dünyanın kaderini derinden etkileyecek bu görüşme ne yazık ki gerçekleşemedi.

İkbal’in Atatürk’e bakışı temel meselelerde, olmazsa olmaz konularda hayranlık ve saygı içeren bir bakıştır. Ayrıntılardaki birkaç eleştiri ise, altı çizilecek kadar önemli değildir. Atatürk ve İkbal düşmanı emperyalistlerle, onların yamaklığını yapan saltanat dincileri, o ayrıntıları büyüterek İkbal’i bir tür ‘Mustafa Kemal karşıtı’ gibi göstermeye çalışırlar. Aynı şeyi, Mehmet Akif için de yaptılar. Yaptılar ama Akif’in, hararetli bir Atatürk hayranı olduğunu gösteren ve yeni keşfedilen belgeler onları dünya âleme rezil etti.

MEHMET AKİF’E DE SALDIRDILAR
Mehmet Akif’i, Millî Mücadele’de omuz omuza, yürek yüreğe birlikte olduğu Atatürk’e karşı gösterme alçaklığı, Allah ile aldatanların şeytanî oyunlarından biridir. Hem bu oyunu Akif üzerinden oynarlar, hem de hiç utanıp arlanmadan, Akif’i, Çanakkale Şehitleri şiirinde Mehmetçiği ‘Peygamberimizin Bedir Harbi gazilerine’ benzettiği için, ‘İslam’a muhalefet ve ırkçılıkla’ suçlarlar. Dincilerin ünlü azgınlarından biri olan ‘Dal Fesli Manyak’, Akif’e bu anlayışı yüzünden ‘pezevenk’ diye hitap etme küstahlığını gösterebilmiştir.
 
Akif, on yılı aşkın bir süre yaşadığı Mısır’dan dönüşünde, Muhittin Nalbantoğlu’na yazdığı mektupta, ‘Cumhuriyet Türkiyesi’nin özellik ve güzelliklerini sayıp döktükten sonra şunu söylemiştir: “Allah benim ömrümden alıp Mustafa Kemal’e versin!”
 
Akif millîdir, milliyetçidir ama ırkçı asla değildir. Irken Arnavuttur ama milliyet ve millet kavramlarının hakkını Kur’an mümini sıfatıyla veren bir milliyetçidir. Öyle olduğu içindir ki, cibilliyeti bozuk dinci ve dinsizlerin tümü Akif’e gizli veya açık saldırmaktadır. (Ayrıntılar için bizim ‘Allah İle Aldatmak’ adlı eserimize bakılmalıdır).
Tanrı’ya şükürler olsun; Akif ve İkbal üzerinde oynanan haçlı oyunlar, emperyalizm şeytanının beklediği sonucu doğuramamıştır. Elbette ki bir miktar zarar vermiştir ama belirleyici olamamıştır.
Muhammed İkbal'in Atatürk'e bakışı
2007 yılında, Muhammed İkbal’in oğlu Cavit İkbal ile yapılmış çok anlamlı bir röportaj yayınlandı. İkbal’in, ana eseri Cavidnâme’ye adını verdiği küçük oğlu Cavit, anılan röportajda İkbal - Atatürk düşüncesindeki paralellikler konusunda hayatî bilgiler vermektedir. İşte bazı paragraflar:
 
“Babama göre, Peygamber ve ilk dört halife döneminde İslam devleti bir cumhuriyetti. Babam, Mustafa Kemal’in yaptığı devrimi, içtihat gücünün halifeden alınıp Millet Meclisi’ne devredilmesi olarak görüyordu. Bu sistemde Meclis artık halife hükmündedir. Ulema sözlerinin üstündeki içtihat gücünün, hilafet makamından alınarak Meclis’e verilmesi, İkbal’e göre çok yeni bir olgudur. Babamın Mustafa Kemal’i çok sevmesinin sebebi de budur. Fakat büyük insanların birbirlerinin fikirlerinden etkilenmeleri ne kadar doğalsa, bazı konularda ayrı düşünmeleri de o kadar normaldir. Babam, Mustafa Kemal’in geleneklerle bağlarını gereksiz yere kopardığı kanaatinde idi.”
 
“Güney Afrika Müslümanları 1933’te babama gelip, uzun ömürlü olması için dua ettiklerinde, babam onlara şöyle demişti: ‘Ben yapacaklarımı yaptım. Artık benim için değil, Mustafa Kemal ve Muhammed Ali Cinnah için dua edin.”
 
Dikkat edilirse, İkbal, aynen Mehmet Akif gibi; Allah’tan ve insanlardan, Atatürk’ün ömrünün uzun olmasına yardımcı olmalarını istiyor. Çünkü yapılması gerekeni artık sadece Atatürk yapıyor. Cavit İkbal, ölümsüz babasını anlatmaya şöyle devam ediyor:
 
“İkbal’in zihnindeki devlette demokrasi olmalıydı. İnsan hakları garanti altına alınmalıydı. İkbal, bunların İslam’da esasen var olduğu kanaatinde idi. Bu konudan söz edildiğinde ‘Reform yapmıyorum, İslamiyet’i özüne çeviriyorum’ derdi. İkbal’e göre, laiklik de İslam’ın özünde vardı. Bana kalırsa, İslam’da hukukun üstünlüğünün kanıtı Kur’an’dır ve Peygamber bile hukukun üstünlüğüne tâbidir. Babam, bütün örfî hukukun içtihatla değişime tâbi olması gerektiğini düşünüyordu. Özellikle kadının durumuna vurgu yapıyordu.” (Aksiyon Dergisi, sayı: 651; tarih: 28 Mayıs 2007)

ATATÜRKSÜZ OLMAZ!
Son yedi yüz yılın en büyük İslam düşünürü olarak kabul edilen Muhammed İkbal, bütün bu düşünceleri hayata geçirme güç ve dehasına sahip bir tek Müslüman önder tanıyordu: Gazi Mustafa Kemal Atatürk. Bunu gördüğü, buna inandığı için Atatürk’ü hep tebcil ve tâzimle anmış, ona hep dualar etmiş, onu hep Müslümanların umudu ve ufku olarak göstermiştir.
 
Müslüman dünya, ne Muhammed’in kıymetini bildi ne de Mustafa’nın. İkisine de nankörlük etti. Tarihin diyalektiği bu nankörlüğün faturasını çok ağır ödetecektir. Ödetmeye başlamıştır da… Bakın, Muhammed İkbal’in Pakistanına. İkbal’in bıraktığı yerden yüz yıl geridedir. Ve bakın Mustafa Kemal’in Türkiyesine. Mustafa Kemal aydınlığı ve cumhuriyeti, Mustafa Kemal mirasının bütün nimetlerinden en ileri derecede yararlanan gözü dönmüş hainler ile aldatılmış gafiller tarafından yerle bir ediliyor. Mustafa Kemal’in kurduğu cumhuriyeti kutlamanın suç ilan edildiği bir Türkiye var artık.
 
Tarih, bir eşini görmediği bu nankörlük ve hıyaneti, bizim bir eşini görmediğimiz bir ceza ile cezalandıracaktır elbette. Bu âlemde ‘hakikat ve adalet’ diye bir şey varsa; Atatürk mirasına yapılan hıyanet, Tarih ve Tanrı tarafından mutlaka ve muhakkak cezalandırılacaktır. Gayret ve himmetimizi seferber edelim ve sabırlı olalım! Ölümsüz Akif’in ölümsüz marşımızda söylediğini unutmayalım:
 
“Doğacaktır sana vaadettiği günler Hakk’ın;
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın!”
Hayatım boyunca babamın gölgesinden çıkamadım
Muhammed İkbal'in hukukçu, yazar, fikir adamı oğlu Cavit İkbal, Aksiyon'a babasının görüşleri, İslam dünyasının geçmişten günümüze durumu ve modernleşme ile alakalı önemli açıklamalar yaptı. Cavit İkbal (Javid Iqbal), İslam dünyasında modernist ekolün önde gelen temsilcilerinden biri. Fikirlerinin büyük bir kısmı ona babasından miras. "Babam büyük bir ağaçtı, ben ise ancak onun gölgesinde bir filiz olabildim." diyen Dr. Cavit İkbal, ömrü boyunca o büyük ağacın gölgesinden çıkabilmek için çabalamış. Fakat bu çok da kolay olmamış. Zira İslam dünyasının yetiştirdiği en önemli şair, düşünür ve filozoflardan biri Muhammed İkbal. Cavit İkbal, siyaset felsefesi ve babası gibi hukuk alanında farklı ülkelerde eğitim görmüş. Pakistan'ın yüksek mahkemelerinde yıllarca görev yapmış, fikirlerini kaleme aldığı çok sayıda eseri var. 83 yaşındaki Cavit İkbal, emekliliğinin ardından vaktini daha çok uluslararası konferanslara ve yazdığı kitaplara ayırmış. Geçtiğimiz haftalarda İstanbul ve Konya'da gerçekleşen 'Mevlânâ Sempozyumu'nun konuklarından biriydi. Kendisiyle bize ayırdığı geniş zaman içerisinde babasından, fikirlerinin bugüne intikalinden ve İslam dünyasının bugünkü hal-i pür melalinden konuştuk.

-İlk olarak bize Muhammed İkbal'den bahsedebilir misiniz? Nasıl bir baba oğul ilişkiniz vardı?

Ben 14 yaşındayken vefat etti babam. Onunla çok vakit geçiremedim. Babamla ilişkim, benim çocuklarımla olandan çok farklıydı. O, çok sert bir babaydı. Mesela erken yatmamızı isterdi, çok para harcamamıza, her istediğimizi satın almamıza izin vermezdi. Hava karardıktan sonra dışarı çıkmamız yasaktı. Yer yatağında yatmayı mecbur kılmıştı. Muhammed İkbal, çok büyük bir ağaçtı. Ben o ağacın gölgesindeki bir filiz olarak kaldım hep. Onun büyük gölgesinden çıkmak ve güneşten doğrudan istifade etmek için çok çalıştım ama bu zordu. Gayretlerimin sonucunda Pakistan'da hukukta varabileceğim en yüksek noktaya, anayasa mahkemesi başına kadar geldim. Yazarlıkta da aynı şekilde çok çaba sarf ettim ve Pakistan'da önemli ödüller aldım. Özellikle iki kitabımla anılıyorum. Bunlardan biri babamın bir kitabı üzerine. Onun yeni nesilden beklentilerini bir nevi revize ettim.

-Babanızın Cavitname kitabını size atfettiğini biliyoruz. Bununla ilgili neler söylemek istersiniz?

Aslına bakarsanız kitabı doğrudan bana atfetmedi. Cavit'in manası 'sonsuzluk' demek. Onun amacı benim adım ve şahsiyetim üzerinden gençliğe, sonsuzluğa bir mesaj bırakabilmekti. Kitapta, ebediyete gidecek Müslüman nesillere bir gönderme yapıyor. Cavitname, Miraçname'nin modern bir versiyonudur aslında. Miraçname ise Hz. Muhammed'in (s.a.v.) miraca çıkmasını anlatan bir edebiyat türü. Pakistan'da İkbal'in bu kitabında Dante'yi taklit ettiğine dair tartışmalar çıkmıştı. Hâlbuki Dante, Miraçname'lerden esinlenerek İlahi Komedya'yı yazmıştır. Cavitname'de de Mevlânâ ile birlikte bir şairin ulvi yolculuğu, yedi cenneti geçişi ve bu süreçteki tanıklıkları anlatılıyor.

-Muhammed İkbal'in eserlerinde temel olarak yeni bir Müslüman toplumu idealini görüyoruz. Onu bu konuda düşünmeye sevk eden neydi?

Hilafetin kaldırılması en fazla Güneydoğu Asya Müslümanlarını vurdu. Oradakiler diğer Müslüman topluluklardan izole yaşıyordu ve kimliklerini halifeye bağlılıkları veriyordu. Ne zaman ki hilafet kaldırıldı, oradaki Müslümanlar çatışmaya girdi ve dinî kimliklerinden uzak düştü. Bu noktada İkbal, artık Müslüman ulus devletimizi kurmalıyız ve bunun üzerinden kendi kimliğimizi inşa etmeliyiz diyordu. Bu fikir Muhammed Ali Cinnah'ın işine geliyordu çünkü o da Hindistan'dan bağımsız bir Müslüman devlet kurmak istiyordu. İkbal, Mustafa Kemal'den de çok etkileniyordu. Çünkü ona göre bu ulus devlet, Müslüman ülke aynı zamanda bir cumhuriyet olmalıydı. Zira Asr-ı Saadet dönemi, Hulefa-i Raşidin devrinde zaten İslam devleti bir cumhuriyetti. Babam, Mustafa Kemal'in yaptığı devrimi, içtihat gücünün halifeden alınıp meclise devredilmesi şeklinde görüyordu. Bu sistemde meclis artık imam hükmündedir. Ulemanın fikrinin üstündeki içtihat gücünün, imamlık makamından alınarak meclise verilmesi İkbal'e göre çok yeni bir icattır. Mustafa Kemal'i çok sevmesinin nedeni de budur. Fakat büyük insanların birbirlerinin fikirlerinden etkilenmesi ne kadar doğalsa, bazı konularda ayrı düşünmeleri de o kadar normaldir.

-Hangi konularda ayrı düşünüyorlardı?

Mustafa Kemal'in gelenekle bağlarını gereksiz yere kopardığı kanaatindeydi. Bütün bu yenilikler geçmişle irtibat kesilmeden de yapılabilirdi. İkbal, Latînî (Latin alfabesi ile yazmak) ve lâdinîliğin kötü olduğunu düşünüyordu. Cemal Gürsel döneminde Türkiye'ye geldiğimde, konferans arasında öğrenciler bana İkbal'in bu sözünü hatırlattılar; "O, böyle ifade ettiği halde siz nasıl olur da Mustafa Kemal'i sevdiğini söylersiniz?" Onlara şu cevabı verdim: Güney Afrika Müslümanları 1933'te babama gelip uzun ömrü için dua ettiklerinde İkbal şöyle dedi: "Ben yapacaklarımı yaptım. Artık benim için değil, Mustafa Kemal ve Cinnah için dua edin." Babamın Mustafa Kemal'i sevdiğine bu nedenle eminim.

-İkbal'in en büyük amacı İslam ideallerini pratiğe aktaracak bir devlet kurmaktı. Vefatından 9 yıl sonra Pakistan vücut buldu. Peki, İkbal'in hayali ne kadar gerçekleşti?

İkbal'in düşüncesindeki Pakistan, modern bir İslam cumhuriyetiydi ve diğer Müslüman ülkelere de misal teşkil etmeliydi. Fakat bu başarılamadı. Kendimize, Pakistan İslam Cumhuriyeti diyoruz. Bir kere cumhuriyet değiliz, İslamî tarafımız yok ve Pakistan başlangıçta şimdiki gibi değildi; Bangladeş ile bölündü. Cinnah ve babamın getirdiği esas yenilik; hilafetin kaldırılmasından sonra kimliklerini kaybeden, birbirlerine sadece İslamiyet'le bağlı Hint Müslümanlarını, yeni bir ulus devleti çatısı altında birleştirmekti. Türkiye ise bu süreci farklı yaşadı. Türkiye'de aşağı yukarı tek bir dil, tek millet vardı. Cumhuriyet kurulduğunda sınırları belliydi. Etnik kültür hemen hemen birdi. Fakat Hindistan'da, yani bugünkü Pakistan'da durum farklıydı. Bir sürü etnik kimlik, dil, farklı mezhepler vardı. Zaten bunları bir araya getirmek zor olduğu için İkbal, bütün Müslümanları bir araya toplayacak bir devlet kurmak istedi. O dönemde buna karşı çıkanlar; diğer Müslüman ülkelerle de buluşalım dediklerinde Cinnah, "Devleti kurduktan sonra asıl amacımız genişlemektir." der.

-Muhammed İkbal'in devletinin özellikleri ne olacaktı peki?

Onun zihnindeki devlette demokrasi olmalıydı. İnsan hakları garanti altına alınmalıydı ki bunların İslamiyet'in özünde var olduğu görüşündeydi. Reform yapmıyorum, İslamiyet'i orijinaline çeviriyorum derdi. Hatta laiklik bile İslam'ın özünde vardı ona göre; çünkü İslamiyet herkese eşit muameleyi şart koşuyordu. Muhammed İkbal'in temel sorusu 'Modernite ve İslam'ı nasıl bir araya getirebiliriz?' idi. Bu soruya cevap aradı hep. Muhammed Ali Cinnah çok dindar bir insan değildi ve derin fikirleri yoktu. Onun temel meseleleri şunlardı: Demokrasi, insan hakları, eşitlik. Ya da 'Hukukun üstünlüğü İslamiyet'le bağdaşır mı?' Bir hukukçu olarak diyebilirim ki: Medine Misakı örneği önemli. Bu yazılı bir anayasa ve içinde bütün insan hakları korunmuş. Bir kitap çalışmamda Kur'an'daki bütün insan hakları maddelerini çıkarttım. Bana kalırsa bu, İslam'da hukukun üstünlüğünün kanıtıdır ve Peygamber bile buna tabiidir.

ASIL MUHAFAZAKÂRLAR, DARBECİLER

-Örnek verebilir misiniz?

Mesela Hz. Ömer
Bir deveyi nereden buldun dediklerinde, açıklama yapmak zorunda. Ben de babamın belirttiği gibi Asr-ı Saadet ve Hulefâ-i Raşidîn zamanında aslında İslamiyet'in bir cumhuriyet olduğuna ve Emevilerden sonra sultanlığa geçildiğine inanıyorum. İkbal'in devletinin modern Batı devletinden en büyük farkı, içtihadın gücü idi. Bütün örfî hukukun içtihatla değişime tâbi olduğunu düşünüyordu. Bunu daha ileri götürüp; kadının yerine vurgu yapıyordu. Cahiliye döneminde kadınlar toprağa gömüldüğü halde Hz. Muhammed (s.a.v.) kadınlara o güne kadar görülmemiş bir konum vermiştir. İkbal'e göre baki olan Hz. Muhammed'in (s.a.v.) kadınları diğer kültürlere nazaran daha ön saflarda konumlandırmasıdır. Bu durumda eğer Batı medeniyeti kadını toplumsal hayatta ön plana çıkardıysa biz daha da öne çıkarmalıyız.

-En çok da bu konuda eleştirildi
…

Doğru, çünkü ulema bunların dogma olduğunu iddia ediyor ve değişimine karşı çıkıyordu. Muhammed İkbal, Müslümanları üçe ayırıyordu: Modernist, gelenekçi; bunların kafasında zaman statiktir, değişikliklere karşıdırlar. Bir de popüler Müslümanlar var. Müslümanların büyük kısmı popüler, avam ve eğitimsizdir. Çoğu zaman başlarına gelecek adamı bile seçemezler. Esasında popüler Müslümanların tavırları belirleyicidir. Bunlar bazen muhafazakârlardan bazen de reformistlerden yana tavır koyarlar. Bu çoğunluğun yalpalamaları istikamette de belirleyicidir. İkbal'in devletinde sürekli reform yapılır. Ona göre İslam da ikiye ayrılır: İbadet kısmı ki bu kalıcıdır, mesela namazı kimse değiştiremez. Fakat muamelat; örfî kısım her zaman değişime açıktır. Pakistan'ı da reformcu bir model devlet olarak tasarlamıştı. Diğer İslam devletlerinin de örnek alacağı bir devletti bu fakat hiçbir zaman gerçekleşmedi.

-Neden bir türlü bu ideal gerçekleşemedi?

Bu Türkiye ve Pakistan'ın ortak trajedisidir. Amaçladığımız yere gelemedik. Arzu ettiğimiz reformlardan çok geriye düştük. İki ülke de on yılda bir darbelere, müdahalelere maruz kalıyor. Pakistan'da Cinnah'ın düşüncelerini korudukları gerekçesiyle yapılıyor bu müdahaleler. Türkiye'de ise Mustafa Kemal'in görüşlerini sözde koruduklarını iddia ederek darbeleri yapıyorlar. Oysa alakası yok. Asıl muhafazakârlar darbeleri yapanlar. Reformcuların izinden gittiğimiz için ikide bir müdahale ediyorlar.

-İkbal fikirlerinde, modernitenin olumlu yanlarının alınmasına fakat İslam'ın özünün her daim korunmasına vurgu yaptı. Artık Müslüman toplumlar moderniteyle iç içe yaşıyor. Bu olumlu bir yöne evrilebilir mi?

İkbal'in ana düşüncesinde zaten amel, hareket var. Allah'ın insan üzerindeki emeli de kâinata hâkim olmasıdır. İkbal'e göre Allah insanı eşref-i mahlûkat olarak yarattı ve bu nedenle kâinat üzerinde hükmetmesine taraf. Batı icadı tekniklerin aslında Müslümanlar tarafından yapılması İkbal'in daha çok hoşuna giderdi. Cemaleddin Afgani, El Ezher Üniversitesi'ni ziyaretinde, suni ışıkta Kur'an öğretildiğini görür. "Siz ampul ışığında Kur'an öğretiyorsunuz ama ampul yapmayı öğretebiliyor musunuz?" der. İslam dünyasında bu durum artık çok tabii görülüyor; Batı bir şeyler yapar biz de bunları satın alırız. İkbal yaşasaydı 'biz bunu yapmalıyız' derdi. Modern bilimin kurucusunun İslamiyet olduğuna inanıyordu. Modernite aslında İslamiyet'in dâhliyle ortaya çıkmıştır. Yunanca eserlerden değil Arapça metinlerin Latinceye çevrilmesi neticesinde Rönesans gerçekleşmiştir. Rönesans İslam kaynaklıdır. Matematik, felsefe, tıp gibi farklı alanlarda İslam dünyası pek çok âlim çıkarmıştır, bunlara nazire yazanlar Batı dünyasının büyük âlimleri olmuştur. Dolayısıyla modernitenin kurulmasında İslamiyet'in etkisi büyüktür.

ÇİNLİLER KORELİLER YAPIYOR, BİZ YAPAMIYORUZ

-Peki, kırılma ne zaman yaşandı?

Ne zaman ki bizim ilmiye sınıfı karanlığa gömüldü, saçmalamaya, kitap yakmaya başladı o zaman rotamız değişti. Vahiyle rasyonaliteyi uzlaştırma çabasını küfür olarak gördüler. 1258'de Moğollar Bağdat'a girdiğinde 50 bin kitap yaktılar ama bizim Müslümanların yaktığı kitaplar yanında hiçtir bu. Modernite; kitapları, kaynakları, fikirleri ve her türlü inkişafıyla İslamiyet'ten ödünç alındığı için artık bizim bu emaneti onlardan geri almamız lazım. Bunu, Batılıları da moderniteden mahrum etmeden yapmalıyız. Çinliler, Koreliler bunu başarıyor ama bizler yapamıyoruz.

-Batıda İslam'a ciddi bir ilgi artışı var. Muhammed İkbal'in idealindeki Müslüman topluluğun Batı'dan çıkma ihtimali nedir?

Bilmiyorum fakat İslam'a merakın nedeni materyalizmin manevi boşluğu dolduramaması. İnsanlar İslam'ı merak ediyor, aslında bu merak beraberinde korkuyu getiriyor. Fakat İslam fobisi geçici bir şey. İslamiyet'in gerçeklerini öğrendikçe insanlar bu korkularını aşacaktır. -İslam coğrafyasının bugünkü manzarası karşısında İslam ülkeleri ve de aydınları nasıl bir tavır geliştirmeli?

Kesinlikle birleştirici olmalı. Eğer bu sağlanamazsa İslam kültürü de aynı Bağdat'taki gibi yıkılacaktır. Moğolların istilasında Şii devleti Harzemşahlar saldırıya uğradıklarında Abbasilerden yardım ister. Abbasi uleması toplanır ve yardım etmeme kararı alır, sırf Harzemşahlar Şii olduğu için. Sonuçta Cengiz Han yönetimindeki Moğollar Harzemşah İmparatorluğu'nu ezip geçer, oğlu ise Abbasileri talan eder. Özetle birliğin olmadığı yerde kültürün yaşaması imkânsızdır. Sünniler ve Şiiler nasıl bir araya getirilebilir konusunun tartışıldığı bir konferans yapıldı geçtiğimiz yıllarda. Toplantıya tepkisel bir tavır gösterip gitmedim. Çünkü aslında bütün Arap dünyası kendi krallıklarının düşmesinden korkuyor. Suriye'nin adı cumhuriyet ama krallık gibi bir şey. Ürdün, Suudi Arabistan kraliyet. Bütün bunlar Şii-Sünni çatışmasıyla devletlerinin bölüneceği ve kendi kraliyetlerinin yıkılacağından korkuyorlar. Pakistan, nükleer bomba yapıyor adını 'İslami bomba' veriyor. İran bir bomba yapıyor, adını 'Şii bomba' koyacak. Aslında bu Batılı bir isimlendirme, onlar da İran'ın bombasına 'Şii bomba' diyor. Hâlbuki bomba bombadır, dini olmaz. Birinin üzerine atıyor musun, atmıyor musun? Mevzu budur. Bununla beraber eğer Muhammed İkbal hayatta olsaydı nükleer bombaya hiçbir tepki göstermez, aksine onu desteklerdi. Çünkü hem bir müdafaadır hem de insan çıkarına kullanıldığı için beis görmezdi.

MEVLÂNÂ SUFİ DEĞİLDİ

-Türkiye'ye Mevlânâ Sempozyumu'nun konuğu olarak geldiniz. Muhammed İkbal Mevlânâ'nın mürşidi olduğunu söylüyordu.

Mevlânâ yıldönümünü Türk devletinin kutlamasını çok manidar buluyorum. Sufizm aslında statükoyu, var olan durumu kabul eden gelenekçi bir şey. Aynı zamanda sufilik çok şahsidir, bir ideoloji ya da düşünce değildir. Kişisel bir tecrübedir. Okyanusta katre olmak, fena fillahtır. Hâlbuki İkbal, hôdî olduğunu iddia ediyordu. Bu, sufiliğin tam tersi bir düşünce. Kendi içine okyanusu, Allah'ı davet etmek. İkbal sürekli harekete vurgu yapardı, Sufizm ise bunun tam tersi; zamanı dahi statik algılayan bir düşünce. Esasında Mevlânâ Celaleddin Rumi de sufi değildi, o nedenle Muhammed İkbal kendisinin mürşidi olduğunu iddia ederdi. "Sen İslam'ı kendi zamanında yanlışa düşmekten korudun, ben de İslam'ı benim zamanımda yanlışa düşmekten korudum." diye Rumi'ye atfettiği bir beyti de var.
Millete hesap vermek
Millete hesap vermek, benim düşünce lügatimde ‘Üç T’ye Verilecek Hesap’ın ilk aşamasıdır. ‘Üç T’ nedir? Üç T, yine benim düşünce lügatimde Tanrı, Tarih ve Toplum’dur. Her insan, bir gün mutlaka ve muhakkak, Tanrı’ya hesap verecektir. Ama bu, her insan için böyledir. Bazı insanlar o hesaptan önce tarihe ve topluma da hesap vermek zorundadırlar. Özellikle yaratıcı ruhlarla, onlara musallat olan karanlık ruhlar yani artı ile eksinin baş aktörleri Tanrı’ya verecekleri hesaba ilaveten, tarihe ve topluma da hesap vermek durumundadır.

Varoluş bünyesinde yaratıcılık, aydınlık ve mutluluk unsuru olarak yaşamış büyük ruhlar, ‘Üç T’nin dünya planındaki ikisi olan tarih ve topluma hesaplarını hiç istenmeden veren ölümsüzlerdir. Bunların başında peygamberleri görmekteyim. Arkasından derece derece bütün yaratıcı ruhlar sıralanıyor.

Tarih yaratan ruhların en büyüklerinden biri olan Müdafaayi Hukuk Başbuğu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, tarihe ve topluma hesabını kendisinden hiç istenmeden bizzat kendi eliyle ve diliyle veren ölümsüzlerden biridir. Müdafaayi Hukuk Başbuğu’na göre; millet, aynı zamanda kendisine hesap verilmesi gereken bir yüce makamdır. Gazi, bu makama verdiği hesabı, aynı zamanda tarihe de verdiği hesap olan Nutuk’la yerine getirmiştir. Afet İnan’ın Nutuk’la ilgili şu sözleri derin bir hakikatin ifadesidir:

“Nutuk, bir devlet kurucusunun milletine hesap verme örneğidir ve tarihte eşine az rastlanır.” (Sinan Meydan, Nutkun Deşifresi, 40)

Nutuk, ‘Üç T’ye hesap vermede ciddiyetin, hakka saygının, müstahak olana müstahak olduğunu; layık olana da, layık olduğunu mertçe vermenin eşsiz örneklerinden biridir. Nutuk’ta hakka saygısızlık olmadığı gibi, halka tabasbus ve yalakalık da yoktur. Nutuk’ta, Yaratıcı’dan başkasına tenezzülü olmayan büyük ruhun şahsiyet yüceliği, açık yürekliliği, cesareti egemendir. Benim kullanmaktan çok zevk aldığım tabirle “Nutuk’ta ölümsüzlüğün vakarı” vardır.

Nutuk’ta 820 kişinin adı geçmektedir.  Bu kişiler, tarihin diyalektiğine samimiyetle sunulan nitelemelerle, layık ve müstahak oldukları sıfatlarla, hiç tevile gidilmeden deşifre edilmişlerdir. Tarihin en büyük melâmet erlerinden biri olan Müdafaayı Hukuk Başbuğu’nun bir özelliği de; layık olana layık olduğunu, müstahak olana da müstahak olduğunu hiç esirgemeden ve acımadan vermektir. Bu şaşmaz ilkesine bağlı kalarak, Nutuk’ta bazı kişilere ‘kahraman’ nitelemesi reva görürken, bazılarına ‘korkak, hain, mürteci’ sıfatlarını vermiştir. Bizzat Atatürk, Nutuk’u, ‘millete hesap vermek için’ yazdığını dile getirmiştir. CHP İkinci Kurultayı’nda yaptığı konuşmada şöyle diyor:

“Senelerden beri devam eden çalışmalar ve icraatımızın millete hesabını vermenin görevim olduğu kanaatindeyim.” (Hâkimiyeti Milliye gazetesi, 16 Ekim 1927)

Aynı gerçeği, Nutuk’u okuduğu kongrenin açılışında yaptığı konuşmada, bir soru üzerine şöyle dile getiriyor: “Geleceğe yönelen tedbirler hakkında fikirlerimizi söylemeden önce, geçmişe ait olan olaylar hakkında bilgi vermek ve yıllardan beri süregelen davranış ve yönetimimizin milletimize hesabını vermek ödevim olmuştur. Olaylarla dolu dokuz yıllık bir sürenin tarihine değinecek demecim uzun sürecektir. Ama bu güç iş, yerine getirilmesi gereken bir ödev olduğuna göre, sözü uzatırsam beni hoş karşılayacağınızı ve bağışlayacağınızı umarım.”
İslam'dan nefret tutkusunun götürdüğü yer
İslam’dan nefret tutkusunun (bazı zeminlerde illetinin) götürdüğü yer, en çarpıcı şekliyle bugünkü Türkiye’dir. Emevî dinci despotizminin kol gezdiği; dahası, haçlı emperyalizmin dibine kadar desteklediği kahır tablolarının egemen olduğu bir coğrafyadır artık Türkiye.
 
Önce dini yozlaştırıp nefret edilir hale getiren despotizm, arkasından hukuku güdüme alıp, hukuk devletini işlemez hale soktu. Yargı güdümdedir. Aydınlar ya zindanlardadır veya zindanla tehdit edilerek susturulmaktadır. Sadece basın ve ekranlar değil; evlerin içi, geceler, gündüzler, mabetler, secdegâhlar, ilim adamlarının dosyaları, hatta aklından geçenleri not ettikleri kâğıt parçaları, despotizmin bir biçimde kontrolü altındadır. En küçük bir ima ile “Bu kadar da olmaz” demeye getirenler, bir süre sonra ekranına, programına, sayfasına, köşesine veda etmek zorunda kalmaktadır.
 
Ben, tarihin benzeri despotik devir ve toplumlarını araştırıyorum; böylesi bir despotizme rastlayabilmiş değilim. Emevî dinciliğine karşıysanız; yürümeniz de suçtur, yerinizde durmanız da…
 
Zulüm kol geziyor. 21. Yüzyıl’ın dünyasında tam bir Emevî hegemonyası sürdürülmektedir. Engizisyon bu kadar kapsamlı, teşkilatlı, destekli ve planlı değildi. Anlayacağınız; bahsettiğimiz despotizm, tarihin eşini, benzerini tanımadığı çok özel bir tür. Tarihte ilk kez, sarıklı dincilikle istavrozlu ve kipalı dincilik, işbirliği halinde hakların ve aydınlanmanın gırtlağına çökmüş bulunuyor. Eski zamanlarda bunun da bir örneği hemen hemen yok.  
 
İşte, İslam’dan nefret tutkusunun Türkiye’yi getirdiği yer burasıdır. Beğendiniz mi? Şimdi esas soruyu soralım: Bu gelişin ve getirişin müsebbibi kim?
 
İslam’dan nefreti büyük bir meziyet (hatta en büyük meziyet) sanan ve yıllarını bu ‘meziyeti’ pazarlayarak geçiren solcularla sözde Atatürkçüler. Hani şu, “Biz laik adamlarız, dinle minle uğraşmak bizim işimiz değil, öyle şeyler bize yakışmaz” diyerek kahkahalar atıp kadeh tokuşturan salaklar. Tabii salakları var bunların, solakları var. Ortak noktaları, koyu ahmaklıktır. Şöyle de derlerdi bunlar: “Falanca mı aydın, Atatürkçü? Yok be! O kadar saftoroş olmayın; neresi aydın onun? O da son tahlilde ‘Kur’an’ demiyor mu? Eee! Onunla falancanın farkı ne? Bunların ikisi de molla, ikisi de gerici, ikisi de imam-hatipli.”
 
EY AHALİ, KENDİNE GEL!
Ey ahali! Bugünkü Türkiye’nin maruz ve mahkûm bırakıldığı despotizmin dincilik eliyle yürütüldüğüne bakarak, sadet noktasını gözden kaçırmayalım. İçine itildiğimiz badirenin esas müsebbibi solcularla sözde Atatürkçülerdir. Dincilik kendi işini yapıyor. Dincilikten bunun aksini beklemek de ayrı bir mankafalılık olur. Dincilere zalim, vicdansız, sadist, hatta bir kısmına hain diyebilirsiniz ama asla mankafa diyemezsiniz. Mankafalılık, İslam’dan nefret uyuzuna tutulmuşlar dururken, dincilerin semtine bile ulaşamaz. Yollar birinciler tarafından kesilmiş.
 
Türkiye’nin bu hallere düşmesine sebep olanlar, köprüde deliği görüp kendine geldi mi dersiniz? Hayır, asla! Bunların İslam’dan nefret uyuzu öyle bir illet ki, tıbbın keşfettiği aşıların hiçbiriyle tedavi edilemez. Aynen canlarını yakan dincilik uyuzu gibi… Bu iki illetin tedavisini yarayacak aşı sadece Kur’an laboratuarında üretilir. Ve bugünkü Türkiye’de o aşıyı üretebilecek dirayet ve bilgiye sahip tek kişi var: Şu satırların yazarı.
 
Ayrıntıları vereceğim, merak etmeyin!
İslam'dan nefret illetinin ilacı üstüne
İslam’dan nefret tutkusunun Türkiye’yi bundan sonra sürükleyeceği yerin ne olacağını anlamak için bugüne dikkatle bakmak lazım. Bugünkü ana yarınki dananın endamını tahminde yardımcı olur. Ancak bugüne dikkatle bakabilmek için dünü hatırlamalıyız. Dünün hatalarından ders çıkaramazsak, bugünden ibret alamayız; o zaman da, yarınlara ilişkin değerlendirmelerimiz güvenilir olmaktan çıkar. Felsefeci Prof. Cahit Tanyol, otuz yıl önce şunu söylüyordu:
 
“Önümüzde dinin ve cumhuriyetin dokunulmaz, tartışılmaz tabuları durdukça ve biz bunları her dönemde kuvvet kullanarak cevaplandırdıkça, giderek şiddetlenen bir tepki ortamı yaratmaktan kurtulamayız. Bir yanlışın baskı altında tutulması, bir doğrunun baskı altında tutulmasından daha tehlikelidir. Yanlışın baskı altında tutulması iftira, tezvir, hınç gibi kışkırtıcı güçleri harekete geçirir.”
 
“Hiç gerek yokken, bir tür cumhuriyet ve Atatürk idolü yaratıldı. Bu idol tabulaştıkça, irtica daha koyu ve daha katı bir görünümde önümüze çıkmaktadır. Bunu çözmeye mecburuz. Eğer çözemezsek, eğer onun üzerine hep ‘inkılâp, irtica, Atatürk’ gibi sloganlarla yürümeye kalkarsak, günün birinde irticanın kara bulutları arasında boğulmamız kaçınılmazdır.” (Cahit Tanyol, Laiklik ve İrtica, 16-17)
 
İşte boğulduk. Çünkü küresel haçlı emperyalizmin koruyup beslediği karanlığın bertaraf edilmesi ‘idoller edebiyatı’ ile mümkün olamazdı. Çare, Kur’an laboratuarından çıkarılacak reçete idi. Büyük aldanış, işte bu gerçeğin fark edilememesidir.
 
Tarihin diyalektiğine göre, “Ceza amel cinsindendir.” İslam’dan nefret illetinin cezası, İslam adına sahne alan sadizmin kahrıyla veriliyor.  Kur’an mümininden nefrete yenik düşenlerin enselerine, dincilerin vicdan ve adalet nedir bilmeyen ayakları bindirilmiş.
 
Çöküşe doğru gidiş durdurulamaz mı? Durdurulur ama 10 Kasım’da ‘Atatürk’e mevlit’ okutarak veya ‘Çarşaf Açılımı’ yaparak değil. Aşının süratle devreye sokulması lazım. Gel gör ki; Kur’an mümini olarak, Allah ve Muhammed diyenlere asla ve asla iyi gözle bakmıyorlar. Dincilerin temel musibetleri bu. Onlar da görünüşte ‘Muhammed’ deseler bile dayattıkları ‘din’ Muhammed’in değil, Muaviye’nin dini.
 
Velhasıl, dincilerle onları aptal zanneden aptalların ikisinin de ezel nasipleri, Kur’an laboratuarından yararlanmaya müsait değil. Vücut kimyaları buna izin vermiyor. Sürünmelerine rağmen o reçeteye itibar etmiyorlar.
 
BİR UYARI DA DİNCİLİĞE
 
Dinci sadizm, basireti tutulmuş mankafalara baktıkça keyiften dört köşe. Göbeğini okşayarak kahkahalar atıyor. Dün mankafalara söylediğimizi bugün de dinci despotlara söylüyoruz:
 
“Kin ve nefretle paslı çivilere dönmüş dişlerinizi göstererek sırıtmayın, bu işin bir de öteki yüzü var. Dini hiç iyi okuyamadınız ama hiç değilse tarihi iyi okuyun. Dün birilerinde tuğyan (azmışlık) alametleri görüp uyarmıştık; sizde ise tuğyanın alameti değil, bizzat kendisi var. Dikkat edin, kendinize gelmeniz için fazla vaktiniz yok. Yığdığınız haram paraları rahatça yiyeceğinizi sanmayın! Tanrı ve tarih buna izin vermez!” 
Yakub-i Belazürî’nin talebeleri
Yakub-i Belazürî, Abbasiler döneminin büyük dil bilginlerinden biri. Hicrî 230’lar, Miladî 850’lerde vefat etmiştir. Bu üstadın hayatını anlatan eserlerde kayda geçirilen bir hikâye vardır ki, günümüz dincilerinin kişilik yapılarını, ruh hallerini, çelişkilerini, dağıtmışlıklarını anlatmak bakımından eşsizdir. Çiğneyip yok ettiği amaçların yerine geçirdiği araçlarla övünen hüsrana batık zihniyetleri anlamada bir ibret belgesi olan hikâye şudur:
 
Yakup’un öğrencileri, hafızayı güçlendirdiğini öğrendikleri belazür otundan yemeye karar verirler. Otu bulur, hep birlikte yerler. Ne var ki, dozajı kaçırırlar ve çıldırırlar. Üstlerini başlarını soyup atarak, çırılçıplak halde ormana dağılırlar. Medresede bir tek öğrenci kalır. Bu öğrencinin ötekilerden tek farkı, sarığını başında tutmasıdır. Zavallı öğrenci iki eliyle hiç durmadan başındaki sarığı kontrol ederek, anadan üryan halde medresenin çevresinde dönmeye başlar. Bir yandan döner, bir yandan hocası Yakup’un verdiği dersi ezberinden tekrarlar.
 
Üstat Yakup, derslerini vermek üzere medreseye geldiğinde bir bakar ki medrese bomboş. Dışarı çıkınca, binanın çevresinde dönüp duran anadan üryan öğrenciyi görür. Yaklaşıp sorar: “Oğlum, bu ne hal! Sana ne oldu böyle, arkadaşların nerede, medrese neden boşalmış?” Öğrenci, olup bitenleri anlatır ve ekler: “Üstadım, ben onlara otu fazla yemeyin, ne olur ne olmaz dedimse de dinletemedim; fazla yediler. Hepsi çıldırıp dağlara, ormanlara kaçtı. Bir tek ben sağlam kaldım.” Hoca biraz şaşkın, biraz öfkeli çıkışır: “Yahu sen buna sağlamlık mı diyorsun? Senin neren sağlam? Sen şu halini görmüyor musun?  Anadan üryan haldesin.” Öğrenci cevap verir: “Hocam, öyle demeyin; bakın, sarığım başımda, ona mukayyet oluyorum.”
 
Bugünün dincileri aynen bu öğrencinin kaosunu yaşıyorlar. Anadan üryanlar; bütün amaçları tarumar edip ortadan kaldırmışlar ama araçları öne çıkarıp bu yıkımı mazur göstermeye, hatta meziyet gibi göstermeye çalışıyorlar. Sarık, bir sembol. Araçların sembolü. Amaçlar, vücudun esas kapatılması gereken yerleri. O yerler açık ama zavallı öğrenciler, araç hükmündeki sarığı sürekli kontrol etmekte ve bunu erişilmez bir meziyet olarak öne çıkarmaktalar.
 
Amaç olan zina yasağını Brüksel’in talimatıyla kaldırıp, zinayı suç olmaktan çıkarıyorlar; öte yandan, zinaya gitmede ‘araç’ olarak düşünülen ne varsa onu yasaklıyorlar. İnsanların evlerine, kiminle oturup kalkacaklarına, nerelerde ikamet edeceklerine, öğrenci yurtlarına kadar müdahale ediyorlar. Kitleler bu saçmalığa karşı çıkınca da ‘Yakub-i Belazürî’nin sağlam (!) kalmış tek öğrencisi’ sıfatıyla, ‘sarığım başımda’ diyerek celalleniyorlar.

‘SEDDİ ZERÂİ’ VE ÖTESİ
İslam fıkhı, durdurulması amaçlanan davranışlara giden yolların tıkanmasına ‘seddü’z-Zerâi’ der. Araçların önüne set çekmek demektir. Eğer bu set çekmeyi öne çıkaranlar esas amaçları dikkate almıyorlarsa, mesela zinanın suç olmaktan çıkarılmasını umursamıyor, birilerinin talimatıyla zina suçunu mubaha dönüştürüyor; öte yandan, kadın-erkek hayatına harem-selamlık getirmeyi ‘din ihyası’ gibi lanse ediyorlarsa, fıkıh bilginleri bu yapılanı akla ve fıkha ihanet sayarlar. En azından bu değerlerle alay etmek sayarlar.
 
Kıssadan hisse: bugünkü Türkiye, bu alay etmenin yirmi dört saat sergilendiği bir ülke konumundadır. Yani; bugünkü Türkiye, Yakub-i Belazürî’nin ‘otu fazla kaçıran’ öğrencilerinin istila ve egemenlik altına aldıkları bir coğrafya durumundadır. Allah; ülkenin, aldatılıp mahvedilen halkın ve Yakub-i Belazürî durumundaki ilim ve fikir adamlarının yardımcısı olsun!  
"Kurtuluş Savaşına ihanet içindeyiz"
Kerim Tokgöz Ankara’dan yazıyor: “Yazdıklarınızı anlatan bir Müslüman daha yok. Gerçekleri sizin gibi bir âlimden okumak benim gibilere güç veriyor. Her cuma camide, güdümlü ve ayarlı hutbeleri dinlerken, büyük iç çekişmeleri yaşıyor ve ‘Acaba bu münafık yuvasında bulunmamdan Allah razı mı?’ diye sorup duruyorum. Zulme ve işgale karşı gelmiş bir millete Allah'ın bahşettiği Kurtuluş Savaşı zaferine ihanet içindeyiz. Şimdi zalimlerin yanında koşuyoruz. Allah bizi affetsin!” “Suriye ve Mısır gibi konularda lütfen daha çok yazın ve konuşun. Bu topluma vicdanı, aklı ve hakkı hatırlatmak her zamankinden daha fazla gerekli.”
 
Nursen Demir yazıyor: Sizin sayenizde Kur’an bana da indi. Yüce Rab'bim her şeyi gönlünüze göre versin. Çok merak ettiğim ve sadece sizin bilginize inanacağım bir sorum olacak. Yanıtlarsanız sevinirim. Firavunun yönetimi günümüz yönetiminden daha âdil değil miydi?”

Nusret Sevenoğlu İzmir’den yazıyor: “Siz, bu yıldan sonraki yaşamınızda, takdir edilen ve ihtiyaç duyulan bir yükselişi  göreceksiniz. İnsanlık da bundan nasiplenecektir. Halk TV’de Işığa Çağrı  programının 90 dakikalık akışı, cumhuriyetin, ülke insanını raiyyeleşmekten kurtarılmasının ayrıntılı anlatılması, Alak suresine girişiniz muhteşem. Kelimelerin anlamlarını açan ifadeleriniz, bu konuda çalışanlara da bir ışık tutacaktır. Ekrandaki görünüşünüz, kıyafetinizdeki uyum, sevecen ama ciddi tavrınız son derece mükemmel, vurgularınız muhteşem.”
 
Seher Kandemir yazıyor: “Sizi yıllardır takip ediyorum. Yüce Allah'ım sizin vesilenizle Kur'an’la dost olmamızı sağladı. Herkesin aklı ve yüreği, söylediklerinizi anlamak için elverişli değil, bazılarının kalpleri mühürlüdür. Ancak, ben ve benim gibi insanların sevgi ve duaları negatif enerjileri yok eder.”
 
“Mühürlenmemiş kalpleri iki tehlikeden uzak tuttunuz; Birincisi: şirk ve hurafelerle boşa harcanmış bir hayattan; ikincisi: dini, hurafeler yığını zannederek, peşinen reddetmekten. Bunlar az şey değildir. Ben size hem bir hayat hem de bir ahiret borçluyum. Bu borcumu ödeyemem; ama size en azından şükranlarımı sunabilirim.”
 
Muammer Mete yazıyor: Dinimizle ilgili soruların akıl ve mantığa en uygun yanıtlarını eserlerinizde görüyorum. İslam dünyasında ve onun bir parçası olan güzel yurdumuzda din adına yapıldığı ifade edilen din dışı uygulamaların İslam dünyasının geri kalmışlığının açıklaması olduğunu düşünüyorum. Sizin yorumlarınızın egemen olacağı din anlayışının karanlık çağlardan aydınlığa, Hak yoluna çıkışın başlangıcı olacağına inanıyorum. Çocuklarıma sizin eserlerinizi okuyarak bilgilenmeden diğer kaynaklara yönelmemelerini öğütlüyorum. İstiyorum ki, zehre karşı panzehirleri olsun. Şahsınıza duyduğum şükran hislerini uzun boylu ifade edemeyeceğim. Söyleyebileceğim tek şey şudur: Allah sizden razı olsun.”
BUNLAR HAKK’A TESLİM OLMAZ!
‘Dershaneler Kavgası’ başlıklı yazılarımın ardından gelen cevabî yazılar, bir büyük feraset ve basiret kuşağının varlığını göstererek beni mutlu etmiştir. Mesaj yerini bulmuş, etkisini göstermiş, beklenen uyanışın düğmesine basmıştır. Bu mutluluğuma vesile olan yazıların bir özeti gibi gördüğüm bir mektubu, Hasan Özcan adlı okuyucumuzun mektubunu örnek olarak buraya alıyorum: “Her şeyi Kur’an’a bağlayarak o kadar güzel izah ediyorsunuz ki, sizi dinledikçe işte dinimiz bu, deyip İslam’a sarılıyoruz. Ancak, hâkim çıkarcı güçlerin ağzından dinleyince, İslam’dan soğuyoruz. Sizinle peygamberimizi hatırlıyor, sizinle onu daha çok seviyoruz. İyi ki varsınız, hep var olun, hiç değilse yolumuzdaki firavun, nemrut ve yezitleri def edinceye kadar. Çağımızın ‘İmam-ı Âzam’ısınız. Dilerim kaderiniz onun gibi olmaz.”
 
“Dershaneler meselesinde, iki yoldaşın bugün içine düştükleri durum, Müslüman halkımız için büyük bir ibret ve derstir. Anlaşılabilirse, ihanet ve gafletten uyanışın vesilesi olabilir. Yıllarca hak yolunda Hızır ile Musa gibi birlikte yürüdüklerini iddia edenler, her ne olmuşsa olmuş, bir anda karşılıklı firavun, nemrut suçlamalarına başlamışlardır. Bu hususu Kur’an'dan örnek vererek o kadar can alıcı bir şekilde ortaya koymuşsunuz ki; inanıyorum, Kur’an’a bakacak yüzleri kalmamıştır. Firavun’a, bırakın yoldaş olmayı, boyun eğenin de firavun olması, İslam’ın maskeli firavunlara en büyük tokadıdır.”
 
“Allah'ın dinine sahiplik iddiasında olanların bugün maskeleri düşmüştür; ancak onların peşinden koşan halkın yeni firavunlar yaratması hiç zor olmayacaktır. Bunları; hiçbir kitap, hiçbir peygamber ve sizin gibi üstün bir âlim ikna edemediğine göre, kıyameti beklemek son çaredir.”
 
Yeditepe Üniversitesi öğrencisi Kemal Yüksel, ‘Yaşar Nuri Öztürk İçin’ adlı şiirini göndermiş. Bir kısmını veriyorum:
 
“Daha derine,
Yusuf’u özlemeye in şimdi
Aşağısı karanlıkların yendiği yer
Ahhh!
 
Gözünden süzülen damlalar ay gibi parlıyor;
Karanlığın ağlattığı yerlerden geçtin;
Hoş geldin!
Haydi çık, adım adım!
 
Fark ettin mi?
Saçların ağarmış.
Ah canım, cananım!
Bak, açıldı gözler artık
Kullanabilirsin
Onlar senin sonsuzluğa bakan gözlerin.”
 
Elif Tanya yazıyor: “Kitaplarınız tek kelimeyle büyüleyici! Bu kadar bilgiye hâkim olmak, ancak bir dehanın yapabileceği iştir. Uçsuz bucaksız ummansınız. Farklısınız. Bu fark size aşık olmak için yeterlidir. Bir gün teknoloji ilerler de, insanları ışınlama keşfedilir mi acaba? O gün geldiğinde, ışınlanıp gizlice kütüphanenizi gezebilsem, kitaplarınızı karıştırabilsem! Ve masanızdaki vazonuza bir gül bırakıp geri dönsem!”
Reçete gibi bir mektup
Umut Bingöl yazıyor: “1994 senesinden beri (o yıl 17 yaşında idim) okurunuz, takipçiniz, seveniniz, saygı duyanınız ve öğrencinizim.” “Günümüzde dinci kodamanların en dehşetli kapanı; haznesine, ‘sınavlara hazırlık’ yemi konmuş, birtakım dershanelerdir. Bir kavga ile gündeme gelen, bu siyasal ve ticarî rant merkezlerinin, ‘Allah ile Aldatma’ hücrelerinin, sınıf görüntülü beyin yıkama odalarının kapatılması dinciliği bitirmeyecektir. Dershaneler kavgasının iki tarafının da dinci olması, zaten meydanın kimlere kaldığını göstermektedir.” “Ülkemiz ilk ve orta öğretim okullarında, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi adıyla verilen dersler; çocuklarımızı, dinci kişi ve ekiplerin kucağına sürmekte, bu şer odaklarına karşı savunmasız ve bilgisiz kılmakta, Allah ile aldatılmalarına yol açmaktadır.”
 
“Kur'an'ı tanımak, okumak ve anlamak en hayatî meselemizdir. Din eğitimi müfredatı; öğrenciyi, sadece Kur’an ayetleriyle buluşturacak şekilde yeniden yapılandırılmalıdır. Din dersi, Kur'an dersi olmalıdır. Başka bir deyişle, ülkemiz okullarında din öğretmenleri İslam’ı, sizin bize kitaplarınızla öğrettiğiniz şekilde öğretmelidir.”
 
“Düne kadar sizden sadece İslam'ı öğreneceğimi sanırken, bugün  Atatürk'ü de sizden öğreniyorum. Uzun sözün kısası; mutlu yarınlar, yurtta ve cihanda sulh için; ülkemiz okullarında, Atatürk'ü ve Cumhuriyet’i sizin anlattığınız şekilde öğrenmeye susamış bir millet durumundayız. Her şey için minnettarım. Allah sizden razı olsun!”

KISA BİR YORUM DA BİZDEN
Dershaneler kavgasının, yıkıldığını sandıkları ‘Laik Cumhuriyet’in yerine koyacakları rejim ve sistemin kotarımı kavgası olduğundan benim de hiçbir kuşkum yoktur. Malum ‘kavga’ konusunda altı çizilecek en önemli nokta da burasıdır.

Bu kavganın dinciliği bitirmesi ne demek; bu kavga, dinciliğin ikinci ve ‘büyük zafer’ aşamasına geçmek üzere olduğunun tartışılmaz belgesidir.
Din derslerinin Kur’an olması gerektiğini ben, otuz yıldan beri bütün sesim ve nefesimle anlatmaya çalıştım; anlatamadım. Batı’daki din derslerinin esası da kutsal metinler yani İncil metinleridir. Gerisi herkesin kendine bırakılmıştır. Bırakılmaz ise, içinde debelendiğimiz kaos doğar. Dinciliğin istediği de bu kaosun doğmasıdır. Dincilik bilmektedir ki, bu kaosu kendisi lehine yorumlayıp servise koyacak onlarca ekip ve kurum var. En başta, ‘Diyanet İşleri’ denen beş buçuk katrilyon lira bütçeli bir anayasal kurum var.

Dini olduğu gibi Atatürk’ü de, benim yazıp konuştuklarımdan öğrenmekten başka çare kalmadığı yolundaki değerlendirmeyi de, hiçbir tevazu aktörlüğüne gitmeden aynen kabul ve tekrar ederim. Umarım, bendenize ‘molla’, yazıp söylediklerime de ‘dinciliğin bir versiyonu’ gibi bakan angutlar güruhu, ölüm kalım tehlikesiyle yüz yüze gelmiş halkın önünü kesme zillet ve melanetini artık sona erdirir. Aksi halde; değil bir kavga, daha on tane ‘Dershaneler Kavgası’ da seyretsek, karanlık kader değişmeyecektir. Halk bu işi şimdi, tam bu aşamada halletmek zorundadır. Ötesi yok!
Karar, Allah ile aldatılan ve çivili duvara toslamış bulunan kitleye kalmıştır.
Birikim sahiplerinin susması üstüne
İstanbul’dan Hakan Demir yazıyor: “İstanbul Üniversitesi’nde iktisat tahsil eden bir gencim. Sizi uzun zamandır takip ediyorum. Yerinizin ve çapınızın farkındayım. Şükürler olsun, sizi yaşarken keşfetmiş olanlardanım.” “Biz, Gezi Olayları’nın tesiri ve iç muhasebesi içindeyiz. Olaylar bize, günümüz Türkiye’sini yönetenlerin istedikleri şeyi istedikleri gibi nasıl gösterebildiklerini dehşet verici bir şekilde kavrattı. Ve aynı zamanda son birkaç aydır daha iyi anlayabiliyoruz ki, neyin söylemi prim yapıyorsa ona yönelecek, hatta kendilerini onun yegâne savunucusu olarak gösterebilecekler. Son haftalarda da yönelimleri, Kürt meselesine dair sözde barış girişimleri. Ortamı çarpıtıyorlar; biz körpe zihinlerin bilgi birikimi çapraz ateşte kalıyor. Köşe yazınızda da belirttiğiniz gibi; dinciler asla ahmak değil, gayet planlılar.”
 
“Gezi Olayları, bizi gerçek okumalar yapmak konusunda ateşlemişti. Kuruluş dönemi tarihimizle ilgili açtığınız ufuklara müteşekkiriz. Başta Kürt meselesi olmak üzere yakın tarihimiz ve Ortadoğu hakkında toplu bilgilere ulaşamıyoruz. Terör meselesiyle ilgili sistematik bilgimiz yok. BDP hareketinin mahiyeti nedir? İddiaları ne derece doğrudur? Kürt meselesini, Suriye’yi, Irak’ı nereden okuyabiliriz? Kaddafi için yazdıklarınız çok büyük kapılar açtı.” “Üniversite gençliği olarak yakın tarihimizle ilgili birbirimize sürekli, ‘Bilmiyorum, her şey olabilir’ demekten bıktık. Ben şahsen, Türkiye’de bu anlamda öneri alınabilecek sizden başka biri olmadığı kanısındayım. Siz bize daha çok lazımsınız.”
 
AYDININ NAMUSU VEYA NAMUSLU AYDIN

Hakan Demir’in şahsında tüm halkımıza hitaben şimdilik şunları söyleyeceğim: ‘Kuruluş tarihimiz ve bağlantılı meseleler’le ilgili ayrıntılar, yayın aşamasına yaklaşan ‘Kurtuluş Savaşı’nın Kur’anî Boyutları’ adlı üç ciltlik eserimde verilecektir. Acil olarak; mesela, Sinan Meydan’ın eserlerini okumanızı öneririm. Şunu unutmayalım:
 
Türkiye’nin kahrını çektiği kıtlık, bilgi kıtlığı değil, namuslu aydın kıtlığıdır. Namuslu aydın yerine ‘aydının namusu’ da diyebilirsiniz. Kur’an, bir toplumun çöküşünde birinci dereceden sorumlu olanların ‘birikim sahipleri’ olduğunu söylüyor. Birikim sahiplerinin başında, bilgi birikimi taşıyanlarla servet birikimine sahip olanlar gelir: Kur’an bu ikisindeki yozlaşmanın yol açacağı felakete ibret dolu beyyinelerle dikkat çekmiştir. İşte ikisi:
 
“Sizden önceki kuşakların söz ve eser/birikim sahibi olanları, yeryüzünde bozgunculuktan alıkoymalı değiller miydi? Ama içlerinden kurtarmış olduklarımızın az bir kısmı dışında hiçbiri bunu yapmadı. Zulme sapanlar ise, içine itildikleri servet şımarıklığının ardına düşüp suçlular haline geldiler.” (Hûd, 116)
 
“Biz bir ülkeyi/medeniyeti mahvetmek istediğimizde, onun servet ve refahla azıp firavunlaşmış kodamanlarına emirler yöneltiriz/onları yöneticiler yaparız da onlar, orada bozuk gidişler sergilerler. Böylece o ülke/medeniyet aleyhine hüküm hak olur; biz de onun altını üstüne getiririz.” (İsra, 16)
 
Aydınlarla servet sahipleri, namuslu adama yakışanı yapmazlarsa; zulüm sadece olmaz, egemen olur. Türkiye’de de bugün zulüm sadece ‘var’ değildir, egemendir. Egemen zulmün güç kaynağı ise; Allah ile aldatmak, bir de dinci zulme karşı olduklarını söyleyenlerin akıl almaz ahmaklıklarıdır.  
Düşündüren ve ağlatan bir yazı
Eski milletvekillerinden hukukçu dostum Vecdi Aksakal Ağabey, çok anlamlı bir yazı göndermiş. O mu hazırladı, ona da birisi mi gönderdi, bilmiyorum. Muhteşem tespitler içeren ‘Lider Atatürk’ adlı bu yazıyı, Vecdi Bey’e ve eğer varsa ona gönderene teşekkürle, ben de size aktarıyorum:

“Bu ülkenin her türlü nimetinden yararlanıp da ona ve ilkelerine karşı olmak hainliktir, şerefsizliktir, utanmazlıktır. Şunları biliyor musunuz:
- Atatürk'ün dünyada 'başöğretmen' sıfatlı tek lider olduğunu,
- Atatürk’ün bir geometri kitabı yazdığını ve üçgen, açı, dikdörtgen gibi 48 tane geometri teriminin Türkçe isim babası olduğunu,  
- Norveç`te ‘Atatürk gibi olmak’ diye bir deyim olduğunu,
- Atatürk Çiçeği'nin adını, çiçeği bulan Wanderbit Üniversitesi profesörlerinden Doktor Kirk Landin`in koyduğunu ve bu çiçeğin tüm dünyada bu isimle üretilip satıldığını,
- Yunan Başkomutanı Trikopis`in, hiçbir zorlama ve baskı olmadan, her Cumhuriyet Bayramı’nda Atina'daki Türk Büyükelçiliği’ne giderek, Atatürk`ün resminin önüne geçip saygı duruşunda bulunduğunu,
- Kurtuluş Savaşı'nda rütbe alan birçok kadın askerlerimizin olduğunu, Üsteğmen Kara Fatma'nın 700 erkek, 43 kadından oluşan bir müfrezenin komutanlığına bizzat Atatürk tarafından getirildiğini,
- Bir röportajda Atatürk’e ‘Birleşmiş Milletler’e üye olmayı düşünüyor musunuz’ diye sorulduğunda, ‘Şartlarımızı koyarız, kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz. Üye olmamız için davet gelirse düşünürüz’ dediğini; bunun üzerine ‘BM Yasası’nın değiştirildiğini ve üyeliğe davet edilen ilk ülkenin Türkiye Cumhuriyeti olduğunu,
- 1938'de, General MacArthur'un en zor, en problemli, en buhranlı döneminde; danışman, senatör ve bakanlarından oluşan yüz yirmiden fazla kişiye, ‘Şu anda hiçbirinizi değil, büyük kabiliyeti ile Mustafa Kemal'i görmek için neler vermezdim’ dediğini,
- 1938'de Ata`nın ölümünden sonra bir Tahran gazetesinde yayınlanan şiirde; ‘Allah bir ülkeye yardım etmek, onun elinden tutmak isterse, başına Mustafa Kemal gibi bir lider getirir’ denildiğini,
- 1996'da Haiti Cumhurbaşkanı’nın vasiyetinde, mezar taşına yazılmasını istediği metinde, ‘Bütün ömrüm boyunca, Türkiye'nin lideri Mustafa Kemal Atatürk’ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm’ yazdığını,
- 2005'te Amerika'nın en ünlü ekonomistlerinden biri olan Mr. Johns`un önerisinin ‘Türkiye, ekonomiyle savaşta bir tek Atatürk'ü örnek alsın yeter’ olduğunu”…
“Peki, şunu biliyor musunuz: 2006'da ise, AB Uyum Yasaları gereğince, devlet dairelerinden Atatürk resimlerinin kaldırılmasının istendiğini!..”
Barabbasları yeğleyen toplum
Kur’an’ın deyimiyle; ‘Kötülük Toplumu’.
 
Barabbas, İncil’de yer alan figürlerden biridir. Katil ve zalim bir haydut olduğu için, Romalıların Yahudiye Valisi Pontius Pilatus (ölm. 36) tarafından zindana atılmış, sonra da halkın isteğiyle affedilmiştir. Barabbas’ın zindan arkadaşı Hz. İsa idi.
 
Romalıların yerleşik geleneklerine göre; Fısıh bayramlarında, valiler zindandaki mahkûmlardan halkın istediği birini affederlerdi. Geleneksel dinlerine zarar verdiği için, İsa’yı düşman bilen dinci propagandistler, oylarını İsa değil, Barabbas lehine kullanmaları için halkı kandırdılar. Ve halk, Pliatus’tan İsa’yı değil, Barabbas’ı affetmesini istedi. Pilatus da isteğe uygun olarak Barabbas’ı serbest bıraktı. Yani halk; ışığın, aydınlığın, hak ve adaletin öncüsü İsa Peygamber’i değil, cinayet ve ırza tecavüzün temsilcisi Barabbas’ı tercih etti. İncil’in ilgili satırlarını okuyalım:
 
“Pilatus onlara dedi: ‘Ben, İsa’da hiçbir suç bulmuyorum. Fısıh’ta bir kişiyi salıvermekliğim âdetinizdir. İmdi ister misiniz ki, sizin için İsa’yı salıvereyim?’ Bunun üzerine bağırıp dediler: ‘Onu değil, Barabbabası salıver.’ Barabbas bir haydut idi.” (Yuhanna, 18/35-40; Markos, 15/6-15; Matta, 27/15-26; Luka, 23/13-25).
 
Sonuçta, halkın isteğiyle haydut Barabbas serbest bırakıldı, Hz. İsa çarmıha gerildi.
Zalimleri yaratan sürüleşmiş halk yığınları, büyük zalim zağarların yedikleri haramlardan birer kırıntı kapabiliriz diye, onlara destek veren fino köpeklere benzerler. Ve bu finoluğu bir başarı sayarlar. Zavallı finolar, önlerine atılan kırıntılar karşılığında, kendilerinin ve çocuklarının yarınlarını mahvettiklerini bir türlü anlamak istemezler. Anlatmak isteyenlere de düşman kesilirler. Lût kavminin Hz. Lût’a söylediği, şu ‘namussuzluk belgesi’ sözü söylerler: “Çıkarın şunları kentinizden, yurdunuzdan. Bunlar temizlik ve dürüstlükte aşırı derecede titizlik gösteren insanlar.” (A’raf, 82; Neml, 56).
 
Zalimlerle onlara köpeklik eden sürünün rahatsızlık sebebi, her zaman işte bu ‘temizlik ve dürüstlük’ olmuştur. Başlarına geçecek adamın temiz ve dürüst olması onları verem ediyor. Sürüyü verem eden olguyu da göstermiştir Kur’an:
 
“Lût’a da hükmetme gücü, yargılama yetisi ve ilim verdik. Onu, pislikler üretip duran bir kentten/bir ülkeden kurtardık. O kentte/ülkede yaşayanlar yoldan çıkmışlardan oluşan bir kötülük toplumuydu.” (Enbiya, 74).
 
Bu Kur’ansal beyyine bize şu ölümsüz hakikatlerin altını çizme imkânı veriyor:
1. İnsanoğlu, temizlik ve dürüstlüğüyle seçkinleşen kadrolardan rahatsız olabiliyor, onlara düşman kesilebiliyor, onları sırf bu nitelikleri yüzünden yerlerinden yurtlarından edebiliyor.
2. Sürüleşmiş kitleye rahatsızlık veren dürüst ve temiz kişilerin temel nitelikleri; adaletle hükmetme yetisi ve ilimdir.
 
Demek ki, basit çıkarlar (örneğin, bir file yiyecek, birkaç torba kömür, birkaç paket makarna veya iane çadırlarında verilen bir-iki kap yemek vs.) karşılığında sürüleştirilmiş bir toplum, öncelikle ilim ve hikmet düşmanı kesilmektedir. Kur’an diyor ki, böyle bir topluma bir tek ad uygun düşer: ‘Kötülük toplumu’. Kötülük toplumu, çöküşü hak eden toplumdur.  
 
‘Müslüman halkın’ (!) ‘dini bütün’ (!) diyerek iş başına getirdiği iktidarın bakanlarına ve oğullarına yönelik yolsuzluk operasyonlarına bakınca sormadan edemiyorum: Acaba, bugünkü Türk toplumu, çağdaş Barabbasları su başlarına getirdiği için ‘kötülük toplumu’ damgasını yemiş midir?
Dinci talan zihniyetini tanıyor musunuz?
Şu kitapları, bugünkü iktidarın ‘saltanat’ dönemindeki yalan ve talanı deşifre etmek için yazdım: ‘Allah ile Aldatmak’: Kur’an, “Allah ile aldatılmayın” emrini ısrarla verdiği halde, bu iktidar halkı Allah ile aldatıyordu. İslam düşünce tarihinde bir devrim kabul edilen ve 71. baskısını yapmış bulunan o kitabı yazarak, halkı ‘din’ maskeli dinsizliğe teslim olmaması için uyardım.
 
‘Arapçılığa Karşı Akılcılığın Öncüsü İmamı Âzam’: İlimi ve dehasıyla Müslüman tarihin en önde gelenlerinden biri olduğu halde, sırf Arap ve Arapçı olmadığı için işkenceler, zulümler altında yıllarca inletildikten sonra Arabizmin cellatlarınca katledilen ve daha sonra da fikirlerinin ve mesajının üstü örtülen, eşsiz hukuk dehası İmamı Âzam (ölm. 767), Müdafaayı Hukuk Cumhuriyeti devrimlerinin Kur’ansal fikir dayanaklarının en başındadır. Çağımızın en büyük Müslüman düşünürü kabul edilen Muhammed İkbal bu gerçeği daha 1920’li yıllarda insanlığın bilgisine iletmiştir. ‘Cumhuriyet Devrimleri’ni bir tür dinsizlik gibi lanse etmeye çalışan dinci kahpeliğin bu şeytanî oyununun, İmamı Âzam’ın kişiliği ve mesajı ortaya konularak bozulması lazımdı. Anılan eserle, bu onurlu hizmeti de yerine getirdim.
 
‘İnsanlığı Kemiren İhanet: Dincilik’: Bu iktidar; dinci, dinsiz, liberal, allahsız, vurguncu, soyguncu, kanı bozuk, şirret, riyakâr gibi türlerden hempalarının elbirliğiyle, tarihin en vicdansız dincilik zulümlerini işliyordu. İftiradan cana kasta, anayasa ihlalinden talana kadar birçok suçun doğrudan veya dolaylı failidir. Dincilik kitabını yazarak, bu zulümlerin din kılıfıyla nasıl meşrulaştırıldığını gösterdim.
 
‘Kur’an Penceresinden Kurtuluş Savaşı’na Bir Bakış’: Bu iktidarın açtığı imkân kapılarından elini kolunu sallayarak giren emperyalizm yamağı bir sürü Dürrîzade ve Damat Ferit torunu hain, Kurtuluş Savaşı’na çamur atıyor, onun nezih ve aziz komutanına saldırıyordu. ‘Paralel Devlet’ yapılanmalarıyla, beraberlerine aldıkları Atatürk düşmanlarının Okyanus ötesi desteklerini de kullanarak, Cumhuriyet ve Atatürk mirasını çökertme gayreti içinde olduklarını, Anıtkabir’i ortadan kaldırma noktasına doğru yürüdüklerini gördüm. Din kullanılarak sergilenen bu kahpe saldırıyı da deşifre etmek gerekiyordu. Anılan kitabı yazarak, ‘Türk Kurtuluş Savaşı’nın, Kur’an iradesi doğrultusunda yaratılan zaferlerin en büyüklerinden biri olduğunu tarihin ve Kur’an’ın tanıklığıyla ortaya koydum.
 
‘Kur’an’da Lanetlenen Soy’: Kur’an; İslam’ı Arap-Emevî saltanat ideolojisine dönüştüren, tarihin en şiddetli engizisyon ve faşizmini uygulayan Emevî soyunu lanetliyor. Onların bu lanetli icraatından çıkarılması gereken dersleri insanlığın vicdan ve idrakine ulaştırmak, benzeri zulüm ve faşizmler sergileyen siyasetleri deşifre ederek günümüz Müslümanlarının ders almalarını sağlamak gerekiyordu. İsra Suresi 60. Ayet’in bir tefsiri olan ‘Lanetlenen Soy’ kitabını yazarak bu onurlu görevi de yerine getirdim.
 
VE ‘MÂÛN SURESİ BÖYLE BUYURDU’: 
2011 yılında yayınlanan ve bugün 17. baskısı yapılmış bulunan Mâûn Suresi kitabım, İslam düşünce tarihinde bir devrim sayılacak önemdedir.
 
Mevcut dinci iktidarın kamu imkânlarını talan; dinin, cami ve namazın istismarı; sosyal devleti tahrip; sadaka kültürüyle kitleleri yalcı kölelere dönüştürme; riyakârlık, yalan ve iftira gibi korkunç insanlık suçlarını bir tür ibadet şevkiyle işleyen icraatının Kur’an verileri ışığında deşifre edilmesi, dine hizmet perdesi altında dehşetli bir dinsizliğin sergilendiğinin kitlelere ve dünyaya gösterilmesi gerekiyordu. Eseri yayınlayarak bu iman görevimi de yerine getirdim.
 
Mâûn Suresi’nin muhteşem ve muazzam mesajını açıklamak için yazdığım kitabın neleri deşifre ettiğini gelecek yazımda ele alacağım.
‘MÂÛN Operasyonunun düşündürdükleri
Dünya kamuoyunca, ‘Türkiye tarihinin en büyük yolsuzluk operasyonu’ olarak adlandırılan ve son dakika itibariyle ana karesi içine Türkiye Başbakanı'nın da girdiği düşünülen ‘rüşvet-talan-kara para operasyonu’, benim düşünce lügatimde bir ‘Mâûn operasyonu’dur. Neden?

Bizim fikir mücadelemizi izleyen, bizi okuyan kitleler bu sorunun cevabını vermekte zorluk çekmezler. Biz yine de bir hatırlatma yaparak tarihe de vicdanlara da bazı notlar ileteceğiz.

Mâûn, Kur’an mesajının en hayatî beyyinelerini içeren bir suredir. Bu üç satırlık sureyi böylesine önemli, böylesine muhteşem, böylesine hayatî kılan nedir? Ayrıntılar için bizim, ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’ adlı kitabımız okunmalıdır. Kısa cevapsa şöyle verilebilir: En Tehlikeli Ve En Kahpe Dinsizlik, ‘Dincilik’ Perdesi Altında Saklanan Dinsizliktir: Kur’an bu surede diyor ki, insanların, din adına attıkları nutuklara, iddialara, yaptıkları ibadetlere değil, onların insan haklarına saygılarının olup olmadığına bakacaksınız. İnsan haklarına saygı yoksa iddia ne olursa olsun ortada ‘din maskeli dinsizlik’ vardır. Kahpece saklanan bir dinsizliktir bu.

Kamunun, Toplumun Mal Ve Nimetlerine Musallat Olanlar, İddiaları, İbadetleri Ne Olursa Olsun, Dini İnkâr Etmiş Sayılırlar: Bu inkâr, bırakın dinci nutukları, muntazaman yerine getirilen ibadetlerle, namazlarla da yok edilemez. Kur’an’a göre, namazı niyazı fotoğraf olarak tam ve mükemmel insanlar bile esasta kâfir, hatta müşrik olabilirler. Değerlendirme yaparken namazlara değil, insan haklarına saygının olup olmadığına bakacağız.

Kendisine En Küçük Bir Riyakârlık, Menfaatçılık Bulaşan Namazlar, Sahiplerine Rahmet Değil, Lanet Getirir: Kur’an, temel ibadetlerinden biri olan namazı kılmayanları lanetlemez. Onları sadece teşvik eder. Ama aynı Kur’an, namazını/ibadetini riya, çıkarcılık, kamu hakkı talanı gibi kötülüklerin maskesi olarak kullananları lanetlemektedir. Bu, dinler tarihinin sadece Kur’an tarafından gerçekleştirilen en büyük devrimidir.

Kamu Haklarına Tasallut Suçu İşlemiş Olmak İçin Kamu Haklarının Bizzat Yenmesi Şart Değildir; O Hakların Ait Oldukları Yere Ulaşmasına Bir Biçimde Engel Olmak Mâûn Mücrimi Olmak İçin Yeterlidir: Mâûn suresi, birinci ayetinde “Dini inkâr eden kimdir?” sorusunu soruyor, 2-6. ayetlerinde sorunun ayrıntılı cevabını verdikten sonra 7. ve son ayetinde şu özet cevabı veriyor: “Mâûn suçlusu, kamunun nimet ve imkânlarının, ait oldukları yere ulaşmasını bir biçimde engelleyenlerdir.”

Mâûn suçlusu olmak yani mel’un dinsizler arasına girmek için kamunun haklarının talan ve çarçur edilmesine seyirci kalmak yeterlidir. Bu haklar bir de yenirse, ihlal edenlere göz yumulursa, hele bir de bu suçlular çeşitli gerekçelerle korumaya alınırsa, lanetli dinsizlik çifte kavrulmuş türden olur.

Aziz okuyucum ve Allah ile aldatılan halkım! Türkiye’yi sarsan ve dünyanın gündemine oturan son ‘yalan-talan-kara para operasyonu’nu, bu bilgiler ışığında bir kez daha değerlendir. Ve ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’ kitabımı sabırla ve derin derin düşünerek oku!
PEYGAMBER’İN BEDDUASI
Allah’ın bedduasını görmüştük; şimdi de Peygamber’in bedduasını görelim. O beddua ki, dinci yalan ve talan ekiplerini tam içlerinden vurarak pisliklerini kendi elleriyle sokaklara yaymalarını sağlamıştır.
‘İslam Peygamberi’nin bütün hayatı boyunca yaptığı üç bedduasını tespit edebildim:
 
1. Başkalarına her fırsatta zorluk çıkaranlara bedduası: “Allahım! Ümmetimin işlerini zora sokanların sen de işlerini zora sok!”
 
2. Yeryüzünün korunması gereken doğal değerlerini tahrip edenlere yaptığı beddua: “Yerkürenin belirgin alâmeti olan değerleri/yeryüzünün olmazsa olmazlarını yozlaştırıp bozanlara Allah lanet etsin!” (Zehebî, Kitabu’l-Kebâir ve Tebyînu’l-Mahârim, 148)
 
3. Parayı ilahlaştıranlara yaptığı beddua: Bu Peygamber bedduasına sebep oluşturan suçların üçü de, son günlerde karşılıklı beddua atışmalarına tanık olduğumuz dincilik zalimlerinin tümünde mevcuttur. Özellikle şu son bedduanın sebebi olan aşağılık suç: ‘Paranın kulu - kölesi olmak’. Cenabı Peygamber, parayı baş amaç yapanlara, yani Mâûn suçu işleyen mel’unlara hayatında yaptığı en ağır bedduayı yapmıştır. Şöyle diyor: “Gümüş ve altın paranın, kadifenin, süslü giysilerin kulu - kölesi olan, yüzükoyun yere çakılıp gebersin! Yüzükoyun yere çakılsın da, yerlerde sürünsün! Vücudunun her yanına dikenler batsın da, o dikenleri çıkaramasın! O öyle biridir ki; bir şeyler verildiğinde hoşnut olur, bir şey verilmediği zaman ise asla vefa göstermez.” (Buharî, cihad 70, rikaak 10; İbn Mâce, zühd
 
BÜYÜK VE KÜÇÜK HIRSIZLAR
 
En büyük hırsızları tamamen, büyük hırsızları kısmen serbest bırakıp karnını doyurmak için çalan küçük hırsızları cezalandırmak, zulüm, ahlaksızlık ve riyakârlık düzeninin temel niteliğidir. ‘Din’ adı altında ‘örtülü dinsizlik’ sergileyen iktidarların temel niteliklerinden biri de budur.
 
En büyük hırsızlar; birinci derecede kamu malı talancısı Firavun takımıdır. Son olaylarda da görüldüğü gibi, kurdukları kara para ve haram lokma tezgâhlarıyla haram servetleri onlar tedvir ve tevzi eder. Dincisi vardır, dinsizi vardır, sosyalisti vardır, liberali vardır.
 
Büyük hırsızlar; en büyük hırsızların talanlarından büyük pay alanlardır.
 
Küçük hırsızlar; büyük vurgun ihtirasları olduğu için değil, yaşamlarını sürdürmek için çalanlardır. Bunlar, talanın zağarları olan Firavun takımından kalan artık ve atıklardan sebeplenen finolardır. Bu sebeplenme tehlikeye düşmesin diye, subaşlarına Firavun takımının oturmasını isterler. Yalakalıkları, hizmetleri, propagandaları ve nihayet oylarıyla, büyük hırsızların yönetim mevkiine gelmesini bir ‘memleket hizmeti’ olarak ilan ederler. En önemli meşruiyet ve mazeret söylemleri; “Oylar bölünmesin diye onları seçtik” hezeyanıdır.
 
Küçük hırsızlar, ‘oylar bölünmesin’ diyerek Firavunlar yaratan, dürüstlüğü cezalandırarak zulümlere işlerlik kazandıran günahkârlar sürüsüdür ki, Zühruf Suresi 54. - 56. Ayetler bu sürünün tarih önündeki suçunu deşifre etmiştir. O suç; ‘Firavunlar üretme’ suçudur.
 
Modern dünyada demokrasi adına egemen olan firavunların yaratıcısı işte bu günahkârlar sürüsüdür.
Ben işimi yapıyorum
Önce, Osman Akçıl’ın çok anlamlı mektubunu okuyalım, sonra kısa bir yorum.
 
“2004 yılı itibariyle sizi takip etmeye başladım. O günkü yazdıklarınızın tamamını  noktası, virgülüne dokunmadan bugün aynen yazsanız güncel olaylara ‘cuk’ diye oturur. O günlerde, yazdıklarınızı yakın çevreme ve uzak çevreme anlattığımda, ‘Paranoya’ deyip bana inanmıyorlardı.”
 
“Bu kişiler, kitapçı raflarında ‘En Çok Satılanlar’ standındaki kitaplarınızı merak ediyorlar, ellerini uzatıyorlar ama günaha gireriz diye almıyorlardı. Bu nasıl bir beyin yıkanmışlık, nasıl bir şartlandırılmışlıktır?! Şimdi ben bu insanları mahcup ediyorum. Diyorum ki: ‘Yüzyıllardır İslam’ın Muazzez Peygamberi’ne isnat edilen yalanlardan biri olan ‘Hz. Aişe ile sekiz yaşında evlendi’ iddiasının nasıl bir yalan olduğunu Yaşar Nuri ispatladı. Hepiniz bu konuda Yaşar Nuri Öztürk Hoca’ya şükran duyuyorsunuz. Peki, işinize  gelince neden kabul ediyorsunuz da, diğer yazdıklarına itiraz ediyorsunuz?’ Cevap veremiyorlar.”
 
“Kitaplarınızın belli bir kesim tarafından okunmaması için birileri sanki özel bir gayret sarf ediyor. Burası çok önemli bir nokta. Kur’an’ı hüccet göstererek yazdıklarınız, bugün artık tek tek ortaya çıkmış durumda. Mâûn Suresi; kan, gözyaşı, toz, duman, pislik  içindeki İslam dünyasını, sizin söyleminizle söylersek, tokatlıyor âdeta. İnsanlar, yine sizin söyleminizle; ‘Ört ki ölem!’ diye bağırıyor. Sizin tespitlerinizi tüm Türk halkının duyması, öğrenmesi şart oldu artık. Halk TV’deki Işığa Çağrı programı bu boşluğu doldurur inşallah.”
 
“Siyasal söylemler içinde ‘din’ kelimesinin geçmesini bile laikliğe aykırı bulan muhalefet (CHP), o günlerde sizi eleştiriyordu. O günlerde sizi dışlayanlar şimdi hatalarını anlamış olacaklar ki, Kılıçdaroğlu sizin söylemlerinizden küçük alıntılar yapıyor. Ama çok cılız ve etkisiz biçimde.”
 
“Dünyanın en önemli birkaç ilahiyatçısı  arasında olmanız yanında; tarih, Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı  konularında engin bilgileri olan sizden, muhalefet neden yararlanmaz, anlayamıyorum! Yine sizin söyleminizle; ‘Türk halkı kendi dini ile vuruluyor. Bu zehre karşı panzehir lazım.’ O panzehirin sizin engin bilgileriniz olduğunu açık ve net  görüyorum.”
 
BENİM YORUMUM ŞU
 
İnsanoğlundan hiçbir şey beklemedim, beklemiyorum. Ben, varoluş onurumun bana yüklediği görevi yani işimi yapıyorum. İşim, vicdan, irfan ve imanımın icabıdır. Kalabalıklar takdir eder veya etmez; o onların bileceği şey. Ben, bu gök kubbenin altında tek başıma kalsam da, bu görevi yapacağım. Ölümsüz Nietzsche’nin dediği gibi, “Ben, bana verilen hayat nimetinin hakkını ödüyorum”. Kaldı ki, bana verilen sadece hayat nimeti değildir; ilim, hikmet, düşünce, hitabet gibi çok az insana nasip olan nimetlerle de lütuflandırılmışım. Ben bunların şükran borcunu ödemek için çırpınıyorum.
 
İnsan denen varlıktan beklediğim hiçbir şey olmadı, olmayacaktır. Zaten, insanın elinde benim görevimin karşılığı olacak bir nimet de yoktur; olsa da ben istemiyorum. Benim yaptığımın bir ‘karşılığı’ olacaksa; onu bana, ancak demin saydığım değerleri bahşeden kudret verebilir. İnsan kim oluyor da ondan karşılık bekleyeceğim, onun beni anlamasını ümit edeceğim! Yok, böyle bir beklentim, yok böyle bir ümidim.
 
Ben, böyle bir beklentiden, böyle bir ümitten münezzeh olacak kadar asil yaradılışlı bir adamım. Şükürler olsun Yaratan’a!
‘Engerek yılanının dölleri'
Başlık, Hz. İsa’nın bir sözünden alınmıştır. Allah ile aldatan şeytan çocuklarının, bu aldatmayı tezgâhlama mekânı olarak kullandıkları mabede yollama yaparak, şöyle diyor Hz. İsa:
 
“Allah’ın evini ticarethaneye çevirdiniz, ey engerek yılanının dölleri!”
 
Bu sözün önümüze koyduğu kahırlı ıstıraptan insanlığı kurtarmak için, vahyin son kitabı Kur’an gerekli adımları atmış, gerekli uyarıları yapmış, gerekli donanımı getirmiştir.
 
Bir kere; dinden resmî mabet çıkarılmış, bütün yeryüzü mabet ilan edilerek, Tanrı’ya ibadet için birilerinin kotardığı bir mekâna ihtiyaç bırakılmamıştır. Kur’an’ın ifadesiyle; “Ne yana dönerseniz, Allah’ın yüzü oradadır”. Ve Hz. Peygamber’in ifadesiyle; “Bütün yeryüzü mescittir. İnsan, Allah ile istediği yerde beraber olabilir”. Bu buyrukların özeti olan ilke de şudur: Bütün yeryüzü mabet, bütün meşru fiiller ibadettir.
 
Cami bir toplantı yeridir; orada namaz da kılınır. Cami; namaz için, olmazsa olmaz bir mekân değildir. Allah’ın evi falan hiç değildir.
 
Kur’an, engerek soyunun döllerine istismar imkânı yaratacak öteki yapılanmaları da yerle bir etmiştir: Din sınıfını yıkmış, din kisvesini yırtmıştır. Allah ile insan arasına girmesi muhtemel aracıları, şefaatçıları, yaklaştırıcıları, evliyayı birer şeytan uşağı ve şirk unsuru olarak gösterip kenara itmiştir.
                                                                           
KUR’AN BUNLARIN DİN DEDİĞİNİ LANETLİYOR
 
Bütün bu uyarılara rağmen; Kur’an dinlenmediği, Kur’an’dan gerekli donanım alınmadığı için; engerek yılanının dölleri ellerini kollarını sallayarak, yirminci ve yirmi birinci yüzyılda bile zulümlerini sürdürmüş; kitleleri zehirleyip felç ederek, onları camilerde soyup soğana çevirmişlerdir. Hem de, milyar dolarlık rakamlarla! Mercümek talanından Deniz Feneri soygununa ve bugün pis kokuları sokakları dolduran AKP (adaletsizlik ve karanlık partisi) yolsuzluklarına kadar, tümü doğrudan veya dolaylı yoldan mabedin kullanılmasıyla gerçekleştirilmiştir.
 
Engerek yılanının dölleri, tarihin her döneminde mabedi ve dini istismara gitmeden ve bir de emperyalizmden destek almadan asla başarılı olamamışlardır. Bugün de öyledir. Bugün, engerek yılanının döllerinden yakasını kurtarmak isteyenler, öncelikle cami sömürüsünü durdurmak zorundadırlar. Ve bilmek zorundadırlar ki; bugün ‘cami, Allah’ diye diye, Allah ile aldatarak, Allah ile susturarak; Allah’ın iradesinin tam aksini yapmanın dokunulmaz mekânı, eleştirilmez alanı olarak kullanılmaktadır. Bunun anlamı: caminin, ‘Allah ve din’ tabelası altında, insan hakları ihlali için kullanıldığıdır.
 
Türkiye’de bugün mabet istismarının anayasal kurumu Diyanet İşleri’dir. Diyanet’in kotardığı cami, beş buçuk katrilyonluk bir bütçeyle, yani bizzat devletin destek ve himayesinde soygunların ve haksız kazancın aracı yapılmaktadır. Şunu sormalıyız:
 
Kur’an dini, birileri namaz kılsın diye; yüz bin civarında insana beş buçuk katrilyon maaş dağıtılmasını meşru görür mü? Dahası: Bu maaşların, namaz kılmayan, camiye gelmeyen insanlardan alınmış vergilerden verilmesini meşru görür mü? Hayır, asla meşru görmez. Aksini söyleyenler din adına yalan söylüyorlar. Doğru söylediklerinden emin iseler; gelsinler, milletin önünde konuşalım.
 
Gerçek şu ki: zulüm içinde zulüm söz konusudur. Dine hizmet adı altında, dindışılığın en yıkıcısı sergilenmektedir.
Kur'an üçünüzü de çarptı
Kur’an, iki dinci taife olan Cemaatçılar ve AKP ile onlara karşı olduğunu söyleyen sözde Atatürkçü-laikleri çarptı. Nasıl çarptı? Sonuncudan başlayarak cevaplayalım:
 
Sözde Atatürkçüler; Kur’an’ı ‘çöl kitabı, bedevî masalı, ölüler kitabı, imam hatiplilerin kitabı’ görüp hayatın dışına ittikleri ve Atatürk’le laikliği o kitaba aykırı bir anlayışın temsilcisi sayarak, Kur’an’dan yararlanma idrakini felç ettikleri için çarpıldılar. İki binli yıllardan beri düştükleri yürekler acısı durum ortada. Batı emperyalizminin kodamanları gütmese, donlarını bağlamasını bile bilmeyen birtakım adamlar, Mâûn Namazı kılmak üzere ‘takunyalanmış’ ayaklarını sözde laiklerin ensesine basıp onları ciyak ciyak bağırttılar.
 
Dinci zebaniler, haçlı emperyalizmle kurdukları işbirliği sayesinde geldikleri yerden Ehlisalîp kodamanlarına tarihin en büyük hizmetlerini verdiler. Ehlisalîp’in Hilal’den, Türk’ten ve Türklükten bin yıllık intikamını almasını sağladılar. Nihayet, haçlı kodamanların bu dinci namert taifelerden alacakları fazla bir şey kalmayınca desteklerini çekip onları kendi ‘zekâları’ (!) ile baş başa bıraktılar.
 
Dinci zulüm taifeleri, kendi zekâlarıyla (!) ancak birkaç hafta yol alabildiler. Malum kavga ile birbirlerine girdiler. Bütün pisliklerini, nifaklarını, fesatlarını, hırsızlıklarını, hukuksuzluklarını, yolsuzluklarını, iftiralarını, hıyanetlerini, ahlaksızlıklarını, yalanlarını ve talanlarını… Kısacası bilcümle zulümlerini karşılıklı salvolarla deşifre etmeye başladılar.
 
Onların ciğerlerindeki pisliğin ağırlığını en iyi bilen yine onlardı. Böyle bir ‘deşifre’ işlemini hiç kimse bu kadar ustaca yapamazdı. Allah istedi ve onlar da yaptı.
 
Bunların her yanını lanetleyen Kur’an adına şu gerçeğin altını öncelikle çizelim:
 
Kur’an, iftira suçu işlemiş olanların tanıklık hakkını yani doğruyu söyleme ehliyet ve liyakatlarını ‘ebediyen’ kaydıyla (tabir Kur’an’ın) ellerinden almaktadır. Yani; iftira şampiyonu bu dinci taifelerin ağızlarından çıkan hiçbir söze güvenilemez, bunların bir gün doğruyu söyleme imkânlarının bulunabileceğine asla ihtimal verilemez. Ayrıca bunlar, işledikleri ağır zulümlerle hakka ve hakikate hıyanet ettikleri için bunların hiçbir biçimde savunulması söz konusu olamaz. Birbirleri aleyhinde söylediklerinin doğruluğu bu tespite aykırı değildir. Çünkü o doğrular, onların doğruları değil, tarihin doğrularıdır. Tarih ve Tanrı o doğruları onlara itiraf ettiriyor. Bu itirafları onların doğruluğuna tanık olarak değil, Tanrı’nın lütfuna delil olarak düşünmek zorundayız.
 
“ZALİMLERE YARDAKÇI OLMAYIN!”
Ara başlıktaki emir Kur’an’ındır. (Nisa suresi, 105) “Zalimlere eğilim gösterirseniz, ateş sizi sarmalar” diyen de Kur’an’dır. (Hûd suresi, 113) “Zalimlerden başkasına düşmanlık yapılmayacaktır!” (Bakara, 193) diyen kitap da Kur’an’dır.
 
Kur’an’ın bu emrini çiğneyenler zalimlere uşaklık etmek gibi korkunç bir zulmün faili olurlar. Zalim olmaktan daha büyük bir suç vardır: Zalime yardakçılık etmek. Yani pasif zalimlik. Pasif zalimlik, zalimliğin en kahpesi, en zararlısıdır. Allah, pasif zalimlerden intikam alacağını hükme bağlamıştır. (Zühruf suresi, 54-56)
 
Türkiye bugün aktif zalimlerle pasif zalimlerin karşılıklı desteklerle birbirini ihya ettiği bir zulümler coğrafyası olmuştur. Aktif zalimler onlarla yüzlerle ifade edilebilirken, pasif zalimler, yani zağar zalimlerin kırıntılarından yemlenmek için onlara finoluk eden zalimler binlerle, on binlerle, belki de milyonlarla ifade edilmektedir.
Lanetlenen soy üstüne
Güney Palet Almanya’dan yazıyor: ”Kur’an’da Lanetlenen Soy’ adlı son kitabınızı okurken sürekli kendimi aradım, nerede olduğumu tespit etmeye, görmeye çalıştım. Kur’an okurken de aynı şekilde sürekli kendimi bu kitabınızda değindiğiniz 23 maddede aradım, ölçtüm, tarttım, iyi bir Müslüman olmayı ümit ettim. Bu kitabın penceresinden bakınca, 2 milyarlık Müslüman camiada mümin zor bulunur. Kendimizin ne olup olmadığımızı tespitte yardımcı oldunuz. Allah razı olsun!”

Güney Palet çok önemli bir konuya değinmiş, daha doğrusu çok önemli bir özeleştiri yapmış. Okumak, özellikle Kur’an okumak budur. Kur’an, tabir caizse, insanı yaratan kudretin, insanın kullanımıyla ilgili prospektüsüdür. O prospektüsü iyi bilmeden insan denen varlığı layıkıyla değerlendirmek olası değil. Kur’an’ı bu idrakle okumak lazım. 

‘Lanetlenen Soy’ kitabımı okuyanlar öncelikle şunu göreceklerdir: Kur’an, lanetlediği soy listesine girme sebebi olarak ibadet eksikliğini (hatta hiç ibadet yapmamayı) asla söz konusu etmemiştir. Listede yer alanlar içinde namaz kılmayanlar, oruç tutmayanlar yoktur. Ama ibadete riya, çıkarcılık bulaştıranlar, lanetli soyun önde gelenleri arasına konmuş, bununla da yetinilmeyerek bu çifte kavrulmuş lanetliler, dini inkâr etmekle suçlanmıştır. 

Listeye girenlerin baş özelliği, insan haklarını ihlal yani zulümdür. Başka bir deyişle, lanetlenmenin eksenini zulüm yani insan hakları ihlali oluşturmaktadır. 

Lanetliler soyu bir zihniyet soyudur, ırk veya kan soyu değil. Lanetliler soyunun zihniyet babası şeytandır. Ancak lanetliler soyunun maddî-somut bir örneği de vardır ve Kur’an’a göre bu soy, Emevî soyudur. Elbette ki bu soyun içinde de lanetten uzak, hatta rahmet sayılabilecek birkaç insan vardır. Bir Kur’an mucizesi daha: Emevîlerin ve Mekke şirk ordusunun başkumandanı Ebu Süfyan, Kur’an’da ‘şeytan’ olarak anılmaktadır. Ve Kur’an bize gösteriyor ki, şeytan, lanetlenenlerin baş temsilcisidir. Kur’an burada matematiksel bir tutarlılık sergileyerek, lanet soyun somutunun başına da soyutunun başına da şeytanı koymuştur. 

Emevîler, Kur’an’ın lanetlediği tüm suçları işlediklerinden, Hz. Peygamber’in beyanıyla, İsra suresi 60. ayetin iniş sebebi olmuşlardır. İniş sebebinin hususiyeti beyyinenin umumiyetine engel oluşturmadığı için, İsra 60. ayet Kur’an’da sayılan lanetli günahları işleyenlerin tümünü bağımsız bir soy olarak kabul etmemizi gerektirir. 

VE ‘MÂÛN SURESİ BÖYLE BUYURDU’
Güney Örnek yazıyor: “Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’ adlı kitabınızı okudum, dine bakış açım değişti. Bugüne kadar İslam düşüncesi adına neredeyse her şeyi yanlış bildiğimi anladım.” “Uzun zamandır birlikte olduğum kız arkadaşım ve ailesi elimde sizin Mâûn Suresi kitabınızı görünce, deyim yerindeyse kendilerinden geçtiler. Sonuç olarak kız arkadaşımdan ayrıldım. Dünya otoritelerinin, önünde saygıyla eğildiği bir bilim adamının, bazı kesimler tarafından bu derece ağır eleştirilere maruz kalması beni üzüyor.”

Tanrı’yla, dinin gerçeğiyle, hukukla, vicdanla yüzleşmek istemeyenler ‘Mâûn Suresi’ kitabını okumasınlar! Çünkü bu kitap, gerçeklerle yüzleşmekten kaçanlarla ‘Ilımlı İslam’ adlı sömürge dinini gerçek İslam zannedenlerin bütün dayanaklarını, şiddetli bir tanrısal vuruşla paramparça etmektedir.
Cahiliye şirki bu kadar rezil değildi
Giriş olarak şirk konusunun temel ayetlerinden ikisini vereceğim:
 
“İnsanlar içinde öyleleri vardır ki, Allah’ın berisinden yedek ilahlar edinirler de onları Allah'ı sevmiş gibi severler.” (Bakara, 165)
 
“Ey iman edenler! Müşrikler bir pisliktir!” (Tevbe, 28)
 
Sadece bizim tarihimizin değil, İslam tarihinin en rezil şirke batma olaylarından birini şu günlerde yaşadık. Talan, yalan ve yolsuzluk dosyalarıyla günlerdir ülkeyi taciz eden iktidar partisi AKP’nin, hem de imam hatipli bir milletvekili (Fevai Aslan), belediye seçimleri için propaganda yaptığı sırada ‘liderleri’ni överken, ona iki sıfat verdi: Birincisi, ‘dünya liderliği’, ikincisi ‘Allahlık’. (18 Ocak 2014 tarihli gazeteler)
 
Birinci sıfatı dünyanın takdirine bırakalım ama ikinci sıfatla ilgili olarak söylememiz gerekenler var. O gerekenleri söylemez isek Tanrı bizi hesaba çeker. Vekil efendi şöyle dedi: “Başımızdaki lider Recep Tayyip Erdoğan, Allah’ın bütün sıfatlarını kendisinde toplayan bir liderdir”.
 
Aman Tanrım! Kur’an böyle bir yüceliği, vahyin muhatabı olan Hz. Muhammed’e bile vermiyor. Bu söz, bir adamın ‘Allah’lığını ilan etmenin en pervasız, en cüretkâr ve en rezil perdesidir; tevilsiz, tartışmasız bir şirk deklarasyonudur. ‘İmam hatipli’ bu adam, söylediğinin, katmerli bir şirk olduğunu nasıl olur da bilmez. Belli ki bu adam ‘arka bahçe imam hatiplisi’. O arka bahçeye bir kez girdin mi, Allah belanı verdi demektir. Ne ilim kalır, iman kalır; ne din, ne Kur’an kalır, ne İslam. Yağcılık, uşaklık, kutsallaştırma denen imansızlık ve ahlaksızlıkların bini bir paraya düşer.
 
Şirk deklarasyonunun yarattığı infiali görünce, bilinen şeytanlıklarına başvurarak şöyle demeye başladılar: “Onu demek istememiştim”… Öyle mi? Bir de “Evet, öyle demek istemiştim” mi diyecektin! Elbette ki kıvıracaksın. Hep böyle yapıyorsunuz. Yahu, siz bu milleti ahmak veya eşek mi sanıyorsunuz? Yoksa bu milletin vücut aynasında kendinizi seyrediyorsunuz da farkında mı değilsiniz?
 
DİNLE, EY MİLLET!
 
Ey millet! Kur’an bize bildiriyor ki, müşrikler Allah’ın düşmanıdır. Onların diğer bütün yapıp ettikleri isabetli ve makbul de olsa, hüsrandan kurtulamazlar. Peşlerine takılanlar da hüsrandan kurtulamaz. Temel buyruk şudur: “Yemin olsun, sana da senden öncekilere de şu vahyedilmiştir: Eğer şirke düşersen amelin kesinlikle boşa çıkar ve mutlaka hüsrana uğrayanlardan olursun.” (Zümer suresi, 65)
 
Ey millet! ‘Zümer Suresi - 65. Ayet’in sana söylediği şudur: Sen bu maskeli şirk zihniyetine prim ve paye verdikçe, Allah da senin belanı verecektir. Bu zihniyetteki kadrolara itibar edip sonra da haram paralarla kurduğun binalarda ‘namaz’ adı altında boşuna yatıp kalkma; o yatıp kalkmalarının sana lanetten başka bir şey getirmeyeceğini Kur’an bildiriyor. Aç da, bir kere olsun Mâûn Suresi’ni oku. Bak bakalım, insan haklarına tecavüz edenlerin namazları nasıl lanetleniyor. ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’ kitabını yazdım diye bana kızacağına, aç da oku! Kur’an’ın temel ibadeti okumaktır. Oku, ey millet; oku!
 
‘Konuşan eşek’ olmaktan kurtulmanın tek yolu; okumaktır.
Kur’an’daki cennet kavramının boyutları
Dinler tarihinde cennet, ölüm sonrası ödül yurdu olarak bilinir. Ancak Kur’an’daki cennet kavramı sadece bu kadar değildir. Kur’an cennetin bir de bu dünyada gerçekleşebilecek bir türünden de söz etmektedir. Ayrıntılarını ‘Küresel Âfetler’ adlı kitabımızda verdiğimiz cennetin dünyadaki şeklinin ‘kirletilmemiş, doğal dengeleri bozulmamış, doğal gıdalarla beslenmenin esas olduğu bir yurt’ veya yeryüzü olduğunu söylememiz gerekiyor. 
Kutsal metinleri, yukarıda açıkladığımız ölçüler içinde okuduğumuzda cennetin iki büyük gerçeği sembolize ettiğini anlamakta gecikmeyiz:
1. Sonsuzluk (ölüm sonrası, âhiret) ödülünün sembol adı,
2. Esası bakımından güzel, temiz, bereketli ve mutluluk getirici olan doğal yaşam ve doğal çevre.
Kutsal metin çok boyutlu kelam olduğuna göre, cennetin bu anlamlardan birine hapsedilmesi değil, ikisinin birden korunması vahyin muradına daha uygundur.
Cennet tasvirleri dikkatle incelendiğinde temiz ve bereketli bir doğal çevre ve o çevrede geçen hayatın kastedildiği anlaşılır. Esasen, cennet yeşillik, yeşil ve bereketli bahçe demektir. Kutsal metinlerin tasvirleri dikkatle değerlendirildiğinde bu mutluluk yurdunun saf ve temiz doğa olduğu gerçeğine ulaşmakta zorluk çekmeyiz. 
 
HAYAT VE MUTLULUK KAYNAĞI OLARAK SU
Cennetin en imrendirici tasvirleri su merkezlidir. Nehirler, bazen saf bal nehirleri olarak tasvir edilir. 
Cehennemin belirgin özelliklerinden biri de sudan mahrumiyettir. Cehennem bir anlamda, içilecek vasıfta suyun bulunmadığı yerdir. Şu tasvirdeki kahredici susuzluğa bakın:
“Ateş halkı, cennet halkına seslenir: ‘Şu sudan yahut Allah'ın sizi rızıklandırdığından biraz da bize akıtın!’ Şu cevabı verirler: ‘Allah, o ikisini de, gerçeği örten nankörlere haram kılmıştır.” (Âraf, 50)
Su, Kur’an’a göre, hayatın, mutluluğun, o arada yeşilliğin, ziraatin de esasıdır:
“O küfre sapanlar görmediler mi ki, gökler ve yer bitişik idi, biz onları ayırdık. Her canlı şeyi sudan oluşturduk. Hâlâ iman etmeyecekler mi?” (Enbiya, 30)
Bütün bitkilerin, meyvelerin su ile hayat bulduğunu, gelişip olgunlaştığını ifade eden çok sayıda Kur’an ayeti görmekteyiz. Su aynı zamanda mutluluk simgesi ve yurdu olan cennetin baş nimetidir.
Cennet temiz ve arı sularıyla yücelirken, cehennem de kirli, irinli, içilemez hale gelmiş sularla belirginleşir. Kur’an, cehennemin bu yanını gösteren birçok ayet içermektedir.
O halde, su krizi bir cehennemleşme ve cehennem hayatına geçiş göstergesidir. Bugün dünyamız bir su krizinin yani cehennem hayatına geçişin eşiğinde bulunuyor.
Profesör Michael Klare, 2001 yılında gerçekleştirdiği ‘Resources Wars’ (Kaynak Savaşları) başlıklı çalışmasında gösteriyor ki, 1990’dan bu yana su kaynakları ve gıda havzaları çevresinde gerçekleştirilen siyasal ve askerî çatışmalar gittikçe artmaktadır. Hızla artan nüfusu beslemek için arttırılması gereken gıda maddeleri, özellikle tahıl, insan hayatı için gerekli suyun büyük bir kısmını alıp götürmektedir. 
Öte yandan, sanayi artıklarının tahribi ve küresel ısınma yani kuraklık ve kirlenme, dünya su stoklarını giderek kullanılmaz hale getiriyor. 
İnsan sanık sandalyesinde
İn­sa­noğ­lu bu­gün öz ana­sı­na, kendisini besleyip büyüten, koruyup gözeten rahme, yerküreye, doğaya zulmetmekten sanıktır. İnsan; canlıların yaşam alanları olan havayı, suyu, toprağı yaşanamaz hale getirerek varlıklara ve varoluşa ihanet etmiş, bu ihaneti yüzünden bütün canlılar tarafından Yaratıcı’ya şikâyet edilmiştir. Bu şikâyet üzerinedir ki, insan, varlığın en dehşet verici sanık sandalyesine oturtulmuş bulunuyor. 
Bütün kutsal metinlere, bütün tekâmülcü felsefelere göre, in­san, tekâmülünü ger­çek­leş­tir­mek için iki kez doğ­mak zo­run­da­dır. Bun­la­rın bi­rin­ci­si fiz­yo­lo­jik do­ğum, ikin­ci­si ruh­sal ve­ya koz­mik do­ğum­dur. Bi­rin­ci do­ğu­mun rah­mi, ana­la­rı­mı­zın rah­mi­dir. İkin­ci do­ğu­mun rah­mi ise tabiattır. Bi­rin­ci do­ğum, va­ro­lu­şun sa­de­ce ham­mad­de­si­ni ha­zır­la­yan do­ğum­dur. Gerçek varoluş, dün­ya de­nen bü­yük ra­himde­ki tekâmülle olu­şu­yor.
Bu­na da­ya­na­rak şunu söyleyebiliriz: İn­sa­nın iki an­ne­si var­dır ve bu an­ne­le­rin en yü­ce­si, ta­bi­at­tır. 
Tabiat, Al­lah'ın ayet­le­ri­nin en bü­yük­le­rin­den bi­ri­dir. Onun iyiden iyi­ye in­ce­len­me­si, sır­la­rı­nın çö­zül­me­si ge­re­kir. Ta­bi­a­tın kirlenmesi, in­san kal­bi­nin pas­lan­ma­sıy­la (deyim Kur’an’ındır) koşut gi­di­yor. 
ARTIK İNSAN DA KENDİNDEN ŞİKÂYETÇİ
Bu­gün in­sa­noğ­lu ken­di­si dı­şın­da­ki tüm var­lık­la­rın şikâyetçi ol­du­ğu bir sa­nık du­ru­mun­da­dır. 
Artık in­sa­nın ken­di­si de ken­din­den şikâyetçi. Bu­nun ar­ka­sın­da in­sa­nın ken­din­den ko­pu­şu, ken­di­ne ya­ban­cı­laş­ma­sı var.
Tarih boyunca dini pis iştahlarının tatmini için ‘aldatma aracı’ olarak kullanan din temsilcisi patentli kuduzlar, insanoğluna dinin esas talebi olan şu gerçeği öğretmediler: Al­lah'a tes­li­mi­yet yani din var­sa tabiat bir kut­lu ema­net gi­bi kul­la­nı­lır. Ema­net tah­rip edil­mez, sa­dist zevk­le­rin ara­cı ya­pıl­amaz.  
KARINCANIN YARGILAMASI 
Kur’an, insanın tabiatı ve hayvanları horlamak yüzünden ilk yargılanmasının karıncalar tarafından yapıldığını bildirerek, ekolojik idrakin metafizik zeminine muhteşem bir dayanak sağlamaktadır. Yargılama Hz. Süleyman zamanındadır. Acaba, karıncalar veya öteki hayvan-lar tarafından bugünkü insanlık yargılansa, nasıl bir konuşma metni gelir önümüze?
Halk arasında “Karınca gibi ezer geçerim” lakırdısına kaynaklık eden karınca, Kur’an tarafından, Hz. Süleyman gibi bir peygamberle konuşturulmakta yani en ileri düzeyde yüceltilmektedir. Bu da insana, doğayı ve onun bir parçası olan hayvanları küçümsememesi,  yönünde çok ciddî bir ihtardır. Dahası var:
Adı, Kur’an surelerinden birine verilen karıncaya, Hz. Süleyman’ın ordularını ‘şuursuzluk’la suçlayan bir konuşma yaptırılarak insana, hayvanlar lehine gerçekten ürpertici bir uyarı daha iletilmektedir. Karıncayı konuşturan ayetler, o arada Hüdhüd kuşunu da âdeta usta bir diplo-mat rolünde devreye sokmakta ve böylece, insan-hayvan diyalogu, peygamberle beraberlik düzeyinde sergilenerek insanla tabiat arası ilişkilerin metafizik zeminine büyük bir katkı verilmektedir. (bk. Neml, 16-31) Bu beyyinelerin geçtiği sure olan Neml, karınca demektir.
Karıncanın bu yargılamasını okuduğunuzda, ‘İslam’ı yüz bin cami ile temsil ettiğini’ söyleyerek kibirlenen Türkiye’de yıllardan beri ‘kolay ve ucuz temizlik’ olsun diye ‘anız yakma’ geleneği sürdüren, böylece topraktaki yüzlerce küçük canlıyı (ve tabiî öncelikle karıncaları) yakıp telef eden ‘müslüman Anadolu halkı’nı (!) düşünün. Bu halk, bütün peygamberlerin, hatta kurdun-kuşun lanetlediği bu zulmü işler, sonra da koşa koşa camiye gider. 
O zulmü işleyenleri hiçbir suyun ve hiçbir namazın temizleyemeyeceğini ‘yüzde doksan dokuz buçuğu müslüman olan’ (!)  Anadolu halkına birilerinin mutlaka anlatması gerekirdi. Ama anlatmamışlar veya anlatamamışlar. 
Anlatmamış veya anlatamamışlar ki, yirminci yüzyılın son çeyreğinde, dünya, anızla yakılan hayvanların kurtarılmasını beklerken, Sivas’ta 38 insan benzin dökülerek diri diri yakıldı. Sonra da bu işi yapanlar yine ‘abdestlerini alıp’ camiye gittiler ve ‘Allah’ın huzuruna (!) dönüp namaz (!) kıldılar. Ve kılmaya devam ediyorlar. Tek tesellimiz şudur: 
Kur’an, bu namazları kılanları lanetlemektedir. (Maun suresi, 4-6)
Yeni bir fıkhın gerekliliği
Geleneksel İslam fıkhı, Emevî saltanatının operasyonlarıyla bir ‘saltanat ideolojisi’ne dönüştürüldüğü için, hem büyük ölçüde Kur’an dışıdır hem de şiddet üreten bir fıkıhtır. Çünkü bu fıkıh, İslam’ı ideolojileştiren bir fıkıhtır.
Siyaset dincileri, başka bir deyişle Allah ile aldatanlar bu fıkhı daha çok bu yapısı yüzünden sevmekteler. Çünkü bu fıkıh onlara bir evrensel rahmet dini olan İslam’ı yerel siyaset ve çıkar hesapları için istedikleri gibi kullanma imkânı sağlıyor. Ondan asla vazgeçmek istemiyorlar. 
Dolayısıyla, temelleri Kur'an'a dayanan yeni bir fıkıh oluşturmak gerekmektedir. Eski Marksist yeni Müslüman Fransız düşünür Roger Garaudy, bu gerçeğe dikkat çekerken şöyle konuşmaktadır:
“Müslümanlar artık çöl fıkhından uzay fıkhına geçmelidirler.”
Hey gidi Garody hey! O geçişi sağlayacak yolu Allah Türkiye’ye Atatürk’ün eliyle nasip etti ama bu millet bunun kıymetini bilmedi. İslam dünyası ve Türkiye, Atatürk’ü izlemek yerine ondan rahatsız olan haçlı emperyalizmi izliyor. Geldiği yer ortada: Uzay fıkhına geçiş yerine Afganlaşma gayyasına yuvarlanış…
Garaudy’nin ‘çöl fıkhı’ tabiri hiçbir hakaret kastı taşımamakta ve sözünü ettiğimiz ‘Emevî fıkhı’ tabirine karşılık düşmektedir.
Kaldı ki, ‘çöl fıkhı’ deyimi, Garaudy’den asırlarca önce büyük Müslüman tarihçi-düşünür İbn Haldûn (ölm. 808/1405) tarafından da kullanılmıştır. Yani ilmî-akademik bir kullanımdır.
GELENEKSEL MİRASI SORGULAMALIYIZ
İlk sorgulanacak olan, günlük hayatımıza din olarak giren ve her şeyin belirleyicisi konumunda tutulan geleneksel fıkıh olmalıdır. Müslümanın elindeki ilmihali sorgulamadan hiçbir hayır üretemezsiniz. Çünkü müslüman kitleleri akıl değil, o ilmihal güdüyor.
O halde, “Biz eskiye, ecdadın mirasına dokunmayız” diyenlerin çözüm üretmleri mümkün olamaz.
Garaudy’nin deyimiyle, “Müslümanlar, eğer tarihin önünde ayakta kalacaklarsa, çöl fıkhından, uzay fıkhına geçmek zorundalar.”
O halde, ‘Dokunulmaz’ denenlerin hepsine dokunmak zorundayız.
Uzay fıkhına geçmek, Emevî'nin buyruklarından sıyrılıp Kur'an'ın evrensel değerlerinden hareketle yeni bir fıkıh oluşturmakla mümkün olur. Aksi takdirde, İslam’a bir kader gibi yapıştırılmış bulunan ‘akıldışılık’ ile şiddet üretimi durdurulamaz.
Şiddeti Kur'an yazmıyor, geleneksel Emevî fıkhı üretiyor.
Kahır verici nokta şu ki, bugünkü İslam dünyasını kotaran bu geleneksel fıkıh, günümüzde Allah ile aldatan küresel ve yerel güç odakları tarafından desteklenmekte, yaşatılmakta ve din diye dayatılmaktadır. (Bu konuda geniş bilgileri biz ‘Allah ile Aldatmak’ kitabımızda verdik) 
Unutulmasın ki, dıştaki haçlı güç odaklarının da içteki salatanat dincilerinin de çıkarları bu dayatmanın başarılı olmasına bağlı bulunuyor. Yoksa hepsi yerle bir olur. Bunu bildikleri içindir ki, akla gelebilecek her şeylerini feda etmek pahasına bu dayatmanın devamını sağlamaktalar. Türkiye’de bunu daha Millî Mücadele’nin başlangıç günlerinde, Dürrîzade-Mustafa Sabri hainlerinin fetvalarıyla ortaya koymuşlardır. Atatürk’e ve Cumhuriyete saldırının arkapalnında bu vardır. Dürrîzade namussuzu o hain fetvasını verdiği zamanda Mustafa Kemal ve Müdafaai Hukuk’a saldırmak için ne laiklik bahanesi vardı ne şapka kanunu ne de harf devrimi. Tek şey vardı: Emeperyalizme karşı çıkış.
Dürrîzade alçağının ruhunu taşıyanların rahatsız oldukları şey, o gün ve bugün, işte bu emperyalizm karşıtlığıdır. Gerisi halkı kandırmak için uydurulmuş hikâyelerden ibaret…
Kutsalı küçültme gafleti
Müslümanların Hz. Peygamber’den sonra ikinci devlet başkanı Hz. Ömer, Kâbe’nin hareminde hiç kimseye üç günden fazla kalma imkânı vermiyordu. Eleştirenlere söylediği şuydu:
“Her gelen orada istediği kadar yayılırsa Kâbe’nin mehabeti kalmaz...”
İmamı Şâfiî (ölm.204/820), Peygamberimize salât ve selamın her ağız açıldığında telaffuzuna aynı gerekçeyle karşı çıkmıştır: Mehabeti kalmaz.
Yani saygınlığı, iç dünyaya nüfuz gücü yok olur, sakıza döner. Bu sakıza dönüş önlensin diyedir ki, İmamı Şâfiî şöyle diyebilmiştir:
“Bir insan, bir mecliste bir kez salât ve selam getirse yeter. Ömründe bir kez getirse yine yeter...”
Bu satırların yazarı, ‘Allah’ kelimesini çok az telaffuz eden ama telaffuz ettiğinde titreyen, bazen yere çöken, gözleri yaşlarla dolan, gerçek Allah adamlarının sohbetlerinde, onların nefesiyle büyüdü.
O nefeslerin ilhamıyladır ki, Allah’ı pazara indirip aldatma aracı olarak kullanmaya kalkan sahtekârı çok iyi tanırım. Onu yüzünden, nefesinden, edasından-sadasından tanırım. Daha ağzını açtığı anda tanırım. Adımını attığı anda tanırım.
Siyaset ve çıkar dincisi sahtekâr, kutsallarımızı, ölümsüz değerlere saygıyı ufalta ufalta yok etti. Şimdi o, ‘Allah’ dendiğinde olduğu yere çöken, gözleri yaşlarla dolup göğsü titremeye başlayan yüce ruhlu insanların dine-imana yönelik yarattığı sevgi ve saygıdan eser kalmadı.
Bu gerçekleri anlattığınızda, çıkar tezgâhı sarsılan din çapulcusu sahtekâr, ruhsal dedeleri engizisyon papazlarına has katranlı bir melanetle bağırmaya başlıyor:
“Din, birilerinin keyfi için kolaylaştırılıyor, sosyete cennete gidebilsin diye dine müdahale ediliyor!”
Adamlar, sizin dininizi, aklı ve Kur’an’ı dışlayarak yozlaştıracaklar, siz buna karşı çıktığınızda ise sizi ‘dinden taviz vermek’le itham edip susturacaklar. Sonra da, su başlarına geçtiklerinde, yirmi dört saat haçlı kodamanlara hulûs çıkarmayı başarı ilan edecekler...
Tarih böyle bir ikiyüzlülük, böyle bir onursuzluk kaydetmiş midir?!
Din çapulcusu sahtekâr, ha bire din der, iman der, ibadet der, âhiret der, salâtü selam der, sarık der, takke der... Ama insan hakları, helal lokma, emeğe saygı, samimiyet asla demez. Çünkü bunlar onun kara yüreğini rahatsız eder. O yürek kara yürek, vicdansız yürek. O kara yürek bütün güzelliklere ve haklara düşmandır. O kara yüreğin yaydığı ufûnet yüzündendir ki, insanlık, Kur’an’ın aydınlık dininden nefret eder hale gelmiştir.
BEKTAŞİNİN ÖLÜMSÜZ MESAJI
Gerçeği tam omurgasından yakalayan şu Bektaşi hikmetini dikkatle okuyalım:
Bektaşi babası kahvede oturmuş, “Allahım! Fakir kuluna bir şişe rakı ihsan et!” diye yalvarıp duruyormuş. Yan tarafta oturan softa başı, babayı zor durumda bırakıp açık düşürmek için, “Allahım! Ben kuluna iman nasip et!” diye yalvarmaya başlamış. Etraftaki softa beslemeleri, efendilerinin mesajını hemen alıp babaya bindirmişler:
“Yahu, sen ne biçim adamsın? Bak, hazret, Allah’tan iman niyaz ediyor, sen rakı istiyorsun. Kötü örnek olmaya utanmıyor musun?”
Baba; her zamanki sakin, ârif ve kâmil tavrıyla asırlara ders olacak ibret ve hikmeti yerine oturtan şu cevabı vermiş:
“Şaşacak ne var, efendiler. Herkes Allah’tan, kendinde olmayanı ister. Softa efendi onda olmayanı istiyor, ben de bende olmayanı. Onda olmayan iman, bende olmayansa rakı.”
Allah ile aldatanlar halkın elinden her şeyi aldılar ve bunun içindir ki her şeyleri var. Onlarda olmayan tek şey, Kur’an’ın istediği iman. Galiba bu yoksunlukları yüzündendir ki sürekli ‘din-iman’ diye bağırıp çağırmakta, ona buna toslamaktalar. Baba erenlerin hatırlattığı ölümsüz gerçeği unutmayalım:
“Herkes kendinde olmayanı, muhtaç olduğu şeyi ister.”
Gerçek aydın bunalımı
Kur’an’ın önümüze koyduğu evrensel ilkelerden biri de şudur: 
İnsanın mutluluğu ve yücelmesi için iyi adam olmak yetmez, iyilik uğrunda eylemci adam olmak gerekir.  Şöyle deniyor:
“Halkı, iyilik ve barış için gayret gösterenler olsaydı, Rabbin o kentleri/medeniyetleri zulümle helâk edecek değildi ya!” (Hûd suresi, 117)
Bu ayette söylemin ruhu olarak kullanılan sözcük ‘muslih’ (barış ve dirlik için gayret gösteren) kelimesinin çoğulu olan ‘muslihûn’ sözcüğüdür. Aynı kökten gelen bir de ‘salih’ kelimesi var ki, Kur’an bunu barış ve iyilik sever insanın sıfatı olarak kullanır ve över.
Hz. Peygamber’e sordular: “İçimizde salih insanlar varken helâk olur muyuz?” Cenabı Peygamber cevap verdi: “Evet, olursunuz. Eğer pislik yoğunlaşmışsa helâk olursunuz.”
Kur’an bize gösteriyor ki, bir ülke ve toplumun, hatta bir uygarlığın ayakta kalması,  salih insanlarla sağlanamaz; muslih insanlar lazımdır. Yani pasif barışseverler yeterli değildir; barış ve huzur için faaliyet ve gayret gösteren eylemci insanlar gerekir. Aksi halde, barışseverlerin (salihlerin) varlığı, çöküşü engellemez. Yani barış ve iyilik sever olmak yetmez, barış ve iyilik için uğraşmak, gayret ve eylem sergilemek lazımdır.
Bu da öncelikle aydınların, daha sonra da siyasetçilerin işidir.
Aydın susar ve gerekeni yapmazsa siyasetçi de hesabını ona göre ayarlar ve önce suskunluk, sonra da çirkefe teslimiyet kader olur. Çünkü böyle bir durumda ‘söz gümüşse sükût altın’ olacağından susanların kazancı konuşanlardan çok olur. Dahası, konuşanların maruz kalacağı tehlike ve tehdit, susanlarla kıyaslanmayacak bir düzeye çıkar; ürküntü ve korku egemen hale gelir. 
Bugünkü Türkiye’de durum aynen bu.
MİCHAEL RUBİN’E KATILIR MISINIZ?
Pentagon ve Beyaz Saray danışmanı Michael Rubin’in, Türkiye’deki bugünkü durumu değerlendirirken kullandığı ifadeyi kullanırsak Türkiye bugün, susmanın konuşmaya tercih edildiği ‘İslamo-Faşist bir yönetimin’ yani adı konmamış bir dinci diktatörlüğün pençesine düşmüş ülke imajı veriyor.  
Rubin’in görüşünü tartışabiliriz ama aydınlarımızın büyük çoğunluğunun susmayı yeğlediği tartışılmaz bir gerçektir. İşte yıkım bunun sonucudur.
Türkiye’de en büyük bunalım, ‘gerçek aydın bunalımı’dır. 
Gerçek aydın, gerçeği apaçık, kılık değiştirmeden, maske giydirmeden, olduğu gibi söyleyen uyarıcı adamdır. Aydın; sadece bilgi çokluğuyla, hatta muhtemel tehlike ve tehditleri önceden görmekle aydın olmaz. Aydın, fark ettiği gerçekleri, algıladığı tehlike ve tehditleri topluma hiç geciktirmeden haber veren, toplumu uyandıran, bilinçlendiren, bunun için meydan yerine çıkan öncüdür. Bu öncülüğünü yapması için, evirip çevirmeden, gevelemeden konuşması gerekir. 
Aydın bilinçlendirecektir ki, siyasetçi bu bilinci eyleme çevirsin. Aydını susan veya konuşma adına geveleyen toplumun siyasetçisi durumu idare etmek üzere halkı aldatmakla yetinir.
Türkiye’de, bu söylediğimiz anlamda konuşan aydın sayısı çok azdır. Bu sayı, toplumsal bilincin eylem yaratmasına yetmiyor.
Türk halkı, asırlardır, bizzat kendi aydınları tarafından yalana, kendi siyasetçileri tarafından da talana maruz bırakılmıştır. Türkiye, siyaset ve basındaki bu yozlaşmayı aşmadan rahat nefes alamaz. Çözülmesi gereken temel sorun, işte budur. Haçlı tasallutunun ensemizde ateş yakmasının esas sebebi de budur.
İslam kimin dini?
Başka bir deyişle, İslam’ı kim kurdu?
Batılılar, İslam’a ‘Muhammedanizm’ yani Muhammed’in dini demeyi çok severler. Onlara göre, İslam, Muhammed’in kurduğu bir dindir ve Muhammed de bir zındıktır. Batı’nın anıt şairi İtalyan Dante’nin Divina Komedyası’nda, Hz. Muhammed, cehennemin en alt tabakalarında azap gören zındıklar arasında gösterilir.
Bir Alman olan bugünkü papa 16. Benediktus, Hz. Peygamber’e saldırırken, onu, ‘şiddet ve şerden başka bir şey yaymamakla’ itham etme talihsizliğini göstermiştir.
Batı’nın biraz daha bahtsız adamları bu sataşma ve hakaretlerini Kur’an’a da uzatırlar. Reformun babası sayılan ve yine bir Alman olan papaz Luther, Kur’an’ı Hz. Muhammed’in yazdığı bir kitap olarak görmekte ve bu kitabın bir ‘şer ürünü’ olduğunu iddia edebilmektedir.
Kur’an, din meselesinde, Batı insanının Yunan ve Roma putperestliğini İsevî tevhidin üstüne bindiren psikolojisinin kavramakta zorluk çekeceği bir anlayış getirmiştir.
Kur’an’a göre, dinin sahibi, kurucusu Yaratıcı kudrettir, Cenabı Hak’tır. Yani Allah’tır. Peygamberler, dinin kurucusu değil, dini gösterenlerdir. Dini, kutsal metin getirir ve canlı model olan peygamber gösterir. Dini kuran, ‘haram’ ve ‘helal’ sınırlarını belirleyen Tanrı’dır. O'nun dışında, peygamberler dahil, hiçbir varlığın din kurma, din adına kural koyma yetkisi yoktur.
Kur'an, Tanrı dışında hiçbir varlığa, Hz. Muhammed’e bile, din adına haram koyma yetkisi vermez. (Kur’an, Tahrîm, 1) Bir şeyi ‘haram’ ilan etmek, ulûhiyetin yetkilerindendir, bir aşkın varlık yetkisidir.
Sonraları, yozlaştırılmış İslam döneminin saltanat uleması, bu yetkiyi Allah'tan çok peygambere vermeye başlamışlardır. Yetkiyi peygambere verme eğilimlerinin amacı, yetkiyi, daha sonraki zamanlarda, ‘peygamber vârisi’ (!) dedikleri başka birtakım insanlara aktarma oyununu haklı gösterebilmektir.
Böylece, Allah’ın yetkilerini kullanan yapay bir sınıf, daha doğrusu Tanrılık yetkiler kullanan örtülü bir ‘şirk panteonu’ yaratılmıştır. Bugünkü İslam dünyasında yaşanan dinin sahibi Kur’an’ı gönderen Allah değil, bu panteonun yedek ilahları, kutsallaştırılmış rableridir.
İslam meselesinin en kahırlı noktası da işte budur. Allah ile aldatmanın dayandığı ‘dokunulmaz’ güç kaynağı da bu panteondur.
Kur'an, dinde tek hüküm koyucu olarak Allah'ı göstermesine rağmen, bugün İslam dünyasında, Allah’ın yetkisi hiçbir zaman % 50'nin üzerine çıkmıyor. Bugün bizim camilerimizde anlatılan dinde de, Allah'ın yetkisi % 50'nin üzerinde değildir. 
‘İndirilen din - uydurulan din’ ayrımı
Peki, bu yetkileri kim kullanıyor?
İslam'ı siyasallaştırarak saltanat aracı yapan Emevîlerin manifestosu bu yetkileri kime veriyorsa, bu yetkileri işte onlar kullanıyor. Yani dini saltanat aracı veya saltanata destek yapan kişi ve kurumlar. Bunların başında, sonraki zamanların ‘kutsal derebeylikleri’ gibi iş gören tarikatlar gelmektedir. Anılan yetkileri bugün,tarikatlar federasyonu manzarası arz eden dinci-sağcı partiler de kullanmaya başlamışlardır ki, yüzyılımızın insan hakları açısından en yıkıcı tehdidi budur kanısındayım.
Bu yapı açısından incelendiği zaman, Kur’an’daki İslam ile halkın yaşadığı dinin birbirinden çok farklı olduğu görülür. Bu noktada, dikkat çeken ayrım, ‘indirilen din-uydurulan din’ ayrımıdır.
İslam düşünürleri, ‘indirilen din-uydurulan din’ ayrımını çok erken bir dönemde yapmışlardır. Bu ayrımı ilk yapan düşünür, İbn Teymiye (ölm. 728/1327) olmuştur.
Kur'an'ın bir adı da ‘indirilen kitap’ olduğundan, ‘indirilen din’ ifadesiyle gösterilmek istenen, Kur'an'daki dindir; dolayısıyla, indirilen din, Kur'an'ın içinde olan dindir.
Uydurulan din’ ise, birilerinin uydurma ve dayatmaları ve Kur'an'ın tahrifiyle elde edilen dindir.
Bu ayrımın, günümüzden altı yüz küsur yıl önce, yani çok uzun bir süre önce yapılmış olması düşündürücüdür.
Dinci iftiranın tarihsel tahribatı
İnsanlığın, özellikle Müslüman kitlelerin zaaf noktalarını anlamak için Kur’an’ı iyi okumak gerekir. Kur’an sadece insanlığın ayağının kaydığı noktalara dikkat çekmekle kalmaz, kendi mensuplarının ayak kayma noktalarına da dikkat çeker. Çeker ki, gerçek müminler kendilerini tehlikelere karşı koruma tedbirleri alsınlar.
Müslüman ümmetin temel zaaf veya sürçme noktalarından biri ve hatta birincisi iftiracılıktır. Kur’an, bu ümmet kadar iftirayı dinleştiren ve ileri götüren bir camiadan bahsetmiyor.
Müslüman ümmetin iftira zaafını anlamak için daha ilk neslin bizzat Peygamberi’ne yaptıklarına bakmak yeterlidir. İlk ve en saygın nesil, en büyük ve en ağır iftirayı bizzat Peygamberi’n eşine yapmıştır:
Kur’an’ın Nur suresinde sayfalarca anlatılan ünlü ifk (iftira) olayını iyi öğrenin.
Hz. Peygamber’in eşi Hz. Âişe, zina işlemekle itham edilip ağır ve zalim bir iftiraya uğramıştır. Peygamber ailesi sarsılmış, Hz. Peygamber hayatının en kederli günlerini yaşamış, ümmet içinde büyük çalkantı vücut bulmuştur. Ve Kur’an, ümmetin bu en büyük zaafının hangi büyük yıkımlara yol açacağını ve nasıl bir insanlık suçu olduğunu sayfalarca anlatmıştır.
Kur’an, kamu haklarından mahrumiyet cezasının en ağırını iftira suçu için öngörmüştür. İftiracılar ebedî lanetle lanetlenir ve o andan sonra söyledikleri sözlerin doğruluğuna asla inanılmaz.
Tarih bize göstermektedir ki, İslam dünyasında din üzerinden saltanat ve çıkar sağlayanlar, hasımlarını yenik düşürmede en çok iftiraya başvurmuşlardır. Din üzerinden siyaset yapanların tenezzül ettikleri iftiralar insanın aklını ve kanını donduracak alçaklık ve ağırlıktadır. Din çapulcuları, hasım ve rakiplerini mağlup etmek için sadece dostlarını, yakınlarını iftira malzemesi olarak kullanmakla kalmazlar, bizzat kendi mahremlerini de meydana sürerler.
Kendilerini ‘Allah’ın avukatı’ gibi gören dinci müfterilerin bu alandaki düşüş ve tenezzüllerini, hiçbir dinsiz ve ateistte görebilmiş değiliz. Hiçbir ideoloji sapığı, İslam üzerinden siyaset yapan siyaset dincilerinin tenezzül ve tevessül ettikleri iftira suçlarına tenezzül etmemiştir.
Türkiye’de yaklaşık bir asırdır sahnede olan dinci siyasetlerin ve bunların kotarıcısı din çapulcularının iftira konusunda neler yapabileceklerini anlamak için son otuz yıla daha dikkatlice bakmalıyız.
‘FÎ SEBÎLİLLAH FESAT’ VEYA İFTİRA DİNCİLİĞİ
‘Allah yolunda fesat’ anlamındaki bu tabiri, kara yürekli fesat mollasını tanımlamak için, İslam’ın büyük vicdanı Muhammed İkbal kullanmıştır.
İkbal’e göre, kara mollanın dini, “Allah yolunda” diyerek fesatçılık yapmaktır. Fesat mollası sanır ki, yaptıklarına ‘fî sebîlillah’ yaftası yapıştırınca onlar melanet ve suç olmaktan çıkıp sevap olacaktır.
İşte kara yobazın bir alçaklığı da budur. Yani kendi suçlarının başına bir “Allah yolunda” ekleyerek onları günah olmaktan çıkarmak...
Fesat mollası ekiplerinin, namıdiğer dincilerin profesyonel iftira kadroları, iftirayı ‘Allah rızası’ gerekçesi öne sürerek yapan namussuzlardır. Onlar, dinin en büyük suç ilan ettiği bir kötülüğü, bir el oyunuyla, ibadet diye pazarlamanın şeytanî yolunu bulmuşlardır.
Siz, dincilerden akıllı olabilirsiniz ama onlar sizden kurnazdır. Yani sizin aklınız, onlarınsa şeytaneti yüksektir.
İmam Cafer Sadık (ölm. 148/765), “Kişinin imanı aklıyla orantılıdır” dediğinde, yanın-dakiler sordular: “Peki, o zaman Muaviye en dindar adam mıdır? Çünkü o, Ali gibi birini bile alt edecek akla sahipti.” Cafer Sadık, şu ölümsüz cevabı verdi:
“Muaviye’ninki akıl değil, şeytanetti.”
Kara yobazın başarı sırlarından biri de bu şeytani kurnazlık, yani namussuzluktur.
Dini yok saymanın yarattığı hüsran
Samimi konuşalım, adam gibi konuşalım. Kalemin hak ve haysiyetini koruyarak konuşalım.
Türkiye’deki din istismarı, büyük ölçüde, ‘dini yok sayanlara tepki’nin yarattığı bir sonuçtur. Temel sorumlusu da ‘Atatürk sonrasının CHP'sidir.
İdeolojik veya egoist saplantılarından asla kurtulamayan sözde aydınlar bu gerçeği hâlâ göremiyorlar. Veya görmek istemiyorlar. Bu noktadaki anlayışsızlık veya inatlarını örtmek için uydurdukları bahaneler ise yaptıklarından çok daha esef vericidir.
Neymiş efendim, halka hitap ederken dinsel terimler veya kavramlar kullanırsak, bunun sonucu, din istismarına gerekçe hazırlamak olurmuş. Bu talihsiz nakaratın dibini de iyi görelim. Bu nakarat bakın nereden başlıyor:
Milli Mücadele günlerinde Halâskâr Gazi’yi eleştirenler, başta Kazım Karabekir, şöyle çatıyordu Gazi’ye: “Dine, dinsel söylemlere yer verme, camilere gitme, camilerde konuşma yapma. Böyle yaparsan dincileri başımıza bela edersin.” 
Mantığa bakın!
Siz dinsel kavramların gerçeğini kullanmaktan kaçtığınızda dinci istismar o kavramların yozlaştırılmışlarını kullanmaktan vaz mı geçecek? Yoksa tam tersine, hiçbir mukavemetle karşılaşmadan, din adına yalan söylemeye, dine yalan söyletmeye devam ederek halkı biraz daha mı aldatacak?
Sol ve laik aydınlar bu hesabı asla yapmıyorlar.
Türkiye’nin anasını ağlatan belaların başında kamu kaynaklarının talanı, vurgun ve soygun var. İslam ise bu cinayetin işlenmesini en büyük suç sayan din. Ama bu cinayete ortak olan dinci siyaset, İslam’ın bu yanını asla gündem yapmaz. Varsa yoksa, namaz ve Pavlus türbanı.  Peki, dinle aldatılan koca kitleye bu işi kim anlatacak? Dinci siyasetle işbirliği yapanlar mı? Onlar anlatmaz! O halde kim?
Dinci siyasete karşı siyaset yapanlar anlatacak. Peki, onlar ne yapıyor? Dinsel kavramları kullanırsak, bu, laikliğe ve çağdaşlığa aykırı olur diyerek meydanı dinci sömürüye bırakıyorlar. Millet Meclisi genel kurulunda, din istismarı siyasetinin popüler isimleri kürsüden buram buram din sömürüsü yaparlarken, ‘Atatürkçü-çağdaş CHP’nin (!) okkalı bazı elemanları, pis pis sırıtarak şöyle deyip salonu terk ediyorlardı: “Bu konuştuğu konular bizim alanımıza girmiyor, biz çıkıp gidelim!
İşte, yaptıkları buydu ve hep bu olmuştur. Geldikleri yerse belli: Ebedî muhalefet ve birbiriyle boğuşma…
Düşünülsün ki, Türk siyasetinde, ‘haram’ kelimesinin kullanılmasını, ‘siyasete dinsel kıstaslar sokmak’ olarak değerlendiren çağdaş, aydınlıkçı ve de öncü (!) isimler var. Bu anlayışlarını, bugünkü Türkiye’de ekranlardan halkın gözünün içine baka baka ifade edebiliyorlar. Başımızda, dinci bir iktidarın olduğunu söyleyerek bağırıp çağıranlar da bunlar...
TBMM’DE İRMİK HELVASI MESELESİ
TBMM koridorlarında senelerce bu adamlardan bana tarizde bulunan şu sözleri dinledim: “Yahu, bu kravatlı mollayı bizim partiye kim soktu? Gördükçe nevrim dönüyor valla! Bunun Recep Tayyip’le farkı ne? Sonuçta ikisi de Kur’an demiyor mu? Eee! Biz bu adama neden katlanıyoruz?”
Ben işte bu CHP’den ayrıldığımda, şu bahsettiğim adamların bazıları, arabalarının arkasına tepsilerle irmik helvası doldurup Meclis’e gelmiş ve bagajı kontrol eden görevlilere “Bu helvaları, Yaşar Nuri’nin partimizden ayrılışından duyduğumuz sevinci paylaşmak için dağıtacağız” deme düşüklüğünü göstermişlerdir. Ve Meclis İdare Âmirliği bu rezilliğe izin vermemiş ve helvaları içeri sokturmamıştır. 22. Dönem milletvekillerinin birçoğu bunu bilir. Siz, gerek o Meclis’in tarihinde, gerekse genel siyaset tarihinde böylesine rezil bir davranış gördünüz, duydunuz mu?
Gerçek şu ki, bu ülkede birileri, bir yandan din istismarından yakınıyor, bir yandan da bu istismarın ekmeğine yağ sürecek ne varsa yapıyor.
Türk solunun ve laik aydınların temel çarpıklığı bu... Atatürk’ten sonraki CHP’nin temel çarpıklığı da bu. Dinci siyasetleri başarılı kılan da bu.
Maskeli şirk zihniyetini besleyen illetler
Türkiye’de ve dünyada hukuksuzluğun, despotizmin, aydınlık ve akıl düşmanlığının kurumsal mümessili gibi algılanan AKP’nin, imam hatip kökenli olduğunu söylenen milletvekillerinden birinin açık şirk ifade eden sözlerini değerlendirmiştik.

Kur’an’ın şu ayeti, bir büyük mucize sergileyerek bu milletvekilinin bağlı olduğu zihniyetin şirk dramını bakın nasıl ifadeye koyuyor: “Onların çoğu, müşrikler durumuna düşmüş olma hali dışında Allah’a iman etmez.”  (Yusuf suresi, 106)
Andığımız vekili ve onun zihniyetini taşıyanları bu ayetten daha güzel hiçbir söz tanımlayamaz. Evet, onlar “Allah’a iman ettik” diyorlar ama bu imanlarını, şirke batmış bir ‘sözde iman’ olmanın ötesine asla geçiremiyorlar.

Biz bunların şirke bulaştıklarını, ‘Allah ile Aldatmak, Mâûn Suresi Böyle Buyurdu, Şirk, Dincilik, Kur’an’da Lanetlenen Soy’ adlı eserlerimizde dünyaya ve bu halka anlattık.

Zihniyet kaynakları itibariyle raiyyelik, şeytan evliyasına bîat, Allah ile aldatma, riyakârlık-takıyyecilik gibi her biri birer şirk batağı olan çirkeflerin birine veya tümüne bulaşmış bu zulüm ve riya ekipleri hiçbir zaman Kur’an’ın tevhidine teslim olmadılar. Anlaşılan, olmayacaklar da! O halde, bunlar Kur’an’ın istediği anlamda hiçbir zaman iflah olmayacaklar.

Mâûn Suresi bize gösteriyor ki; bu tiplerin dini Kur’an’ın dini değildir. Bunların elinde; din, Kur’an’ın dinine karşı çıkan Mekke müşriklerinin şirk dinine bulaştırılmış bir aldatma kurumu olmuştur. Mekke müşrikleri de bir dine sahiptiler ve Allah’a inanıyorlardı. Ama Allah’a ait bazı sıfatları yedek ilahları olan kişilere ve putlara vermekten de çekinmiyorlardı. Kur’an, işte buna karşı çıktığı için, Mekke kodamanları Kur’an ve Muhammed’le savaştılar. Ne var ki, Mekke müşriklerinin yedek ilahlarına verdikleri tanrılık sıfatları, Allah’ın sıfatlarının sadece bir kısmıydı. Bahsimiz olan modern müşrik tiplerse, liderlerinin veya efendilerinin ‘Allah’ın bütün sıfatlarını toplamış’ olduğunu söyleyerek, Mekke müşriklerini geride bırakıyor.
Anlaşılan o ki; bu zihniyetin kadroları, bir yandan vücut verdikleri yolsuzluklarla Mâûn Suresi’nin lanetlediği talanlarda yeni bir çığır açarken, insan ilahlaştırma illetleriyle de, Kur’an’ın onlarca ayetinin lanetlediği şirkte yeni bir çığır açıyorlar. Böyle bir kadrodan bir memlekete yıkımdan başka bir şeyin gelmeyeceğini Kur’an’dan öğrenmiş bulunuyoruz.

DİKTATÖRLÜK HAFİF KALIYOR
İlahlığı ilan edilen mevcut başbakanın bir diktatör olduğu yolundaki kanaat, uluslararası bir kanaattir. Artık bu kişi için “Türkiye’yi diktatörlüğe götürüyor, bu gidişle diktatör olacak” filan gibi laflar durumu ifade edebilmekten uzaktır. Bu kişi, diktatörlük aşamasını geçmiş, ‘Allahlık’ aşamasına geldiğine inanan adamlar tarafından desteklenir olmaya başlamıştır.

‘Düzce Milletvekili’nin onu “Allah’ın bütün sıfatlarını kendisinde toplamış lider” ilan etmesinin başka hiçbir anlamı yoktur. Başbakan, imam hatipler yıldönümü konuşmasında Atatürk’ün resmini indirip yerlerde çiğneyen kahpelere ses çıkarmadığı gibi, şirk deklarasyonu yayınlayan bu vekile de itiraz etmemiştir. Yazıklar olsun! Bu duruma gelmiş veya getirilmiş bir kişinin, yönettiği halka söyleyeceği sözün şu söz olacağını Kur’an bize bildiriyor: “Ben sizin en yüce rabbinizim!” (Nâziât, 24)
Anlaşılan o ki; Türkiye artık sadece diktatör olan bir adam tarafından değil, ‘allah’lığı ilan edilen bir diktatör tarafından yönetilmektedir. Türkiye’de yaşamaya devam etmek niyetinde olan herkesin bu gerçeği bilerek hareket etmesi gerekir.

Cenabı Hak, herkese tövbe nasip etsin!
Azerbaycan mektupları
Kimya öğretmeni Durna Namazova yazıyor: “Sizinle paylaşmak istediğim o kadar çok şey var ki, bilmiyorum nereden başlayayım. Allah’ıma çok şükürler olsun ki; dinimiz, kitabımız hakkında bu kadar saçma sapan bilgilerin bataklığında sizin gibi bir aydını fark etmişim! Siz benim şaşıp kaldığım karanlık yoluma ışık tuttunuz. Hem gazeteden hem de televizyon programından sizi daima izliyorum. Yaşar Nuri Öztürk Allah’ın Müslüman dünyasına bir lütfudur; bunu bir gün herkes mutlaka anlayacak”.

Aynure Veliyeva yazıyor: “Sizi izlediğimiz zaman huzur buluyoruz. Sizi anlamayanlar, zamanında peygamberleri de anlamadılar ya da anlamak istemediler. Hor gördüler, divane dediler. Bu yüzden de kalplerini maraz bağladı. Siz tefekkür sahibisiniz ve fikirleriniz çok önemli. Diğerleri tefekkür sahibi olmadıkları için, söyledikleri sadece söz yığını. İmamı Âzam, Celaleddin Rumî, Muhammed İkbal, Yaşar Nuri Öztürk gibiler tek! Ama diğerleri o kadar çok ki”.
“Sayenizde Kur’an’ı okuduğum zaman sarsıldım ve ağladım. Eğer Kur’an’ı okumasaydım bir kör olarak yaşayıp ölecektim. Sizin isminiz de, ilminiz de o kadar büyük ki, eşiğine bile ulaşamıyorlar”.
“Ben Kur’an’ı sizin kadar mükemmel anlatan âlim görmedim. Allah sizi çok seviyor. Bu şeref her âlime nasip olmaz! Siz seçilmişlerdensiniz. Allah sizi Hz. İbrahim’i ateşte, Hz. Yusuf’u kuyuda, Hz. Muhammed’i örümcekli mağarada koruduğu gibi korusun”.
“Sizinle yüz yüze görüşme şerefine ermek için Türkiye’ye gelmeyi düşünüyorum. Size canım kurban olsun. Çok mübarek âlimsiniz. Hiç bir âlimin yapamadığını yaparak, isminizi tarihe altın harflerle yazdınız. Sizden öğrenecek çok şey var. Sizi görünce hem huzur buluyoruz hem de güç alıyoruz”.
“Sapı özümüzden olan baltalar dinimizi de parça parça ettiler, bizi de. Utanmadan kendilerine peygamber diyen insanlar çıkıyor. Allah sizin sabrınızı daha da çok etsin”.
 
Sevinç Çelebi yazıyor: “Size ne kadar minnettarım, bilemezsiniz. Kitaplarınız hayatımda değişim yaratıyor. Uykudan uyanmama sebep olduğunuz için ne kadar teşekkür etsem az. Köşe yazılarınızı takip ediyoruz. ‘Şirk’ adlı kitabınızı okuduktan sonra hayatımda çok şey değişti”.

Heyran Aliyeva yazıyor: “Dinimiz ve Kur’an’la ilgili içimdeki korkulardan, çelişkilerden kurtulduğum için; Nietzsche, Kant, Camus, Kafka gibi filozoflardan, Marx, Tolstoy ve benzeri yazarlardan daha yüksek ilme, ışığa sizinle dokunduğum ve anladığım için, ruhumla aklımın uyumuna ve hakikate ulaştığım için, size olan minnettarlığımı hangi sözlerle ifade edeceğimi bilemiyorum. Bütün sözler âciz. Her duamda siz varsınız. Allah sizi korusun”.
“TV’de sizi tekrar canlı izleyip dinlemek ne kadar güzel! Mutluluğumun sınırı yok. ‘Lanetlenen Soy’ isimli yeni kitabınızı okumak için sabırsızlanıyorum. Size, bütün insanlık adına şükranlarımı sunarım. Emek verdiğiniz her şey için sonsuz teşekkürler. Özellikle Kur’an’ı ‘olduğu gibi’ insanlara sunduğunuz için”.
"Tanrı'ya yardımcı olun"
Başlık benim icadım değil. Tanrı’ya yardımcı olmayı emreden; Kur’an’dır.
 
On iki yıla yakın zamandır, ülkenin üstüne karanlık bir adaletsizlik ve uğursuzluk halinde çöken ikili zulüm koalisyonu, çıkar hesapları yüzünden birbirine girince, tarihin diyalektiği bunların zulüm ve dehşetlerini deşifre etmeye başladı. Ve bize gösterdi ki; bunların her halleri, her konumları ayrı bir musibettir. Bunların on iki yıl süren birliktelik dönemleri bu ülke için felaket idi, bugünlerdeki kavgaları da musibet oldu.
 
Bunların birbirleriyle dostluğu da felaket kaynağı, düşmanlığı da. Kur’an ne diyor: “Hayırda erginlik / dürüstlük ve takva üzere yardımlaşın! Kötülük / çirkinlik, düşmanlık / saldırganlık üzere yardımlaşmayın! Allah'tan sakının!” (Mâide, 2)
 
Bunlar, bu tanrısal buyruğun tam tersini yaptılar. İnsanlara zulüm ve iftira üzerine yardımlaştılar. İnsan haklarını çiğnemek, insanları inim inim inletmek üzere yardımlaştılar. Allah da cezalarını birbirlerinden buldurdu. Yüreklerinde samimiyet, merhamet, hakka saygı, insanlık hissi yoktu, Allah korkusu yoktu. Yüreklerinde olan sadece şunlar: Doymak nedir bilme-yen bir servet ve para hırsı, haram lokmalardan oluşmuş kirli kan, o kanın beslediği kinler ve bir de çıkarlarını beceriyle kotaran şeytanî kurnazlık.
 
Bakın bunlara: ‘Hizmet’ (!) Hareketi dedikleri, 40 milyar dolar civarında bir parayı kontrol ediyor. Nasıl bir hizmetse, kime hizmetse! Öteki başın izinden gidenlerinki ondan da fazla. Ana muhalefet liderinin ‘Başçalan’ diye andığı o başa bakın: 17 Aralık depremiyle su yüzene çıkan Mâûn soygunlarını savunmaya koyulduğu günden beri tespit edilen villalarıyla arsaları bir düzineyi geçti. Her gün bir şey çıkıyor. Bu kıyamet biraz daha kızışınca kim bilir, dünya bankalarında ‘zulalanmış’ daha ne paralar çıkacak! Wikileaks belgeleri bunun daha o zaman sinyallerini vermişti. Süper güçlerin elinde bu bilgiler elbette ki var. İstediklerinde çarşaf gibi ortaya sererler.
 
Şu üç günlük dünya ve şu küçücük mide bunca harama değer mi? Sen o imam hatip okulunda Kur’an’dan, hadisten, bu konuları vicdanlara ileten beyyinelerden hiç mi nasiplenmedin? Ne yapacaksın bunca villayı, bunca parayı; ne yapacaksın be kardeşim?
 
Peki, Mâûn ihlali pahasına yandaşlarına sağladığın imkânların hesabını nasıl vereceksin? Mâûn Suresi’nin yakana yapışacak o güçlü parmaklarından nasıl kurtulacaksın? Mahşer mahkemesindeki yargıçları değiştirerek, oradan oraya sürerek mi? Orada bunları yapamayaksın. Sanıyorum, burada bunları yapman da seni kurtaramayacak. Şu ayeti hiç mi duymadın: “Şu bir gerçek ki, Rabbinin vuruşu/yakalayışı çok şiddetlidir.” (Bürûc, 12) İşte vurdu!
 
İlim ve fikir adamları, “Biz bunların pisliklerine elimizi, kalemimizi bulaştırmayız” diyerek kenara çekilemezler; konuşmalı, tarihin diyalektiğine, hakka yardımcı olmalıdırlar. Zulüm koalisyonuna yıllardır uşaklık edenler durmadan konuştular. Şimdi, berrak vicdanlı düşünce adamlarının konuşup yazacakları zamandır.
 
Tanrı’ya ‘yardım’, zulmün taraflarından birini, bir bahane bularak ‘haklı’ çıkarmaya kalktığımız anda, işe yaramaz hale gelir. Çünkü böyle bir şey, yıllardır sürdürülen ortak zulmün yarısını korumaya almak olur. Tekrar hatırlatalım: Tanrı, zalimlere herhangi bir gerekçeyle, bırakın yardımcı olmayı, eğilim göstermeyi bile cehenneme gitme sebebi saymıştır. 
Adudlar ve angutlar meselesi
Önce, önemli bir mektubu okuyalım. Emekli vali ve Mülkiyeliler Birliği’nin eski başkanı Güngör Aydın yazıyor: “Dinde Aydınlanmanın Önderi değerli hocam! Gerek Yurt Gazetesi’ndeki köşe yazılarınızı, gerekse Halk TV'deki aydınlık saçan akılcı yorumlarınızı büyük bir zevk ve mutlulukla izliyoruz. Halk TV'de 7 Şubat 2014 tarihinde yaptığınız konuşmada ülkemizdeki ‘adûdlar’ ve ‘an-gutlar’ deyimleri ile yaptığınız değerlendirme olağanüstü bir isabet ve içerik taşımaktadır. Ülkemizin temel sorunu, ‘angutlar sorunu’dur. Adûdlarla mücadelemizi sürdürürken, ülkemizdeki angutları sarsarak uyarıp, İslam’a en büyük hizmeti yaparak, içerdiği evrensel barış ve akıl yoluna taşımadıkça, tüm uğraşlar sonuçsuz kalmaya mahkûmdur”. “Bizleri, bilgelik dolu üstün uğraş ve çabalarınızdan mahrum bırakmayacak çalışmalarınızı her şeye karşın sürdürmenizi diliyoruz”.
 
ADÛDLAR MESELESİ
 
Hz. Peygamber’in, kendisinden otuz yıl sonra gelmeye başlayacak olan halifeleri nitelemek için kullandığı ‘adûd’ sözcüğü, ‘azmış, zalim despot’ anlamındadır. Arapça-Türkçe en önemli iki lügatın biri sayılan Ahterî’ye göre; “adûd, ısırgan it ve ata denir. Az olur ki, zalim yöneticiden kinaye olur. ‘Meliki adûd’ denir”. Yüce Peygamber, Ortadoğu’nun asırlarca sürecek kaderine dikkat çeken ve onun mucize ihbarlarından biri sayılan sözünde şöyle buyurmuştur: “Hilafet benden sonra otuz yıldır; ondan sonra adûd krallıklara dönüşür”. Yüzyılımızın hadiste en büyük otoritesi sayılan Nâsıruddin el-Elbanî, şöyle yazıyor: “Yıl hesabına bakalım: Ebu Bekir’in halifeliği 2 yıl, Ömer’inki 10 yıl, Osman’ınki 12 yıl, Ali’ninki 6 yıl”. Toplamı 30 yıl. Ondan sonraki dönem, yani Muaviye ile başlayıp, halifeliğin Müdafaai Hukuk cumhuriyeti ile ortadan kaldırıldığı güne kadarki 10 küsur asırlık dönem adûdlar dönemidir.
 
Kur’an, adûd sözcüğüyle aynı anlama gelen ‘tağût’ sözcüğünü kullanır. Azıp kudurmak anlamındaki tuğyan kökünden bir isimdir. Azıp kudurmak, insanın en kötü yanıdır ve bu gerçek daha ilk vahyedilen surede verilmiştir. Azıp kudurmanın neye dayandığı da verilmiştir: “Yemin olsun, insan, kendisini her türlü ihtiyaçtan/herkesten âzâde görerek azıp kudurur.” (Alak Suresi, 6-8)
 
Demek ki, insanın bir numaralı belası olan azıp kudurmanın sebebi; azıp kuduran kişi veya kişilerin kendilerini başkalarına muhtaç olmanın üstünde ve ötesinde görmeleridir. Bir yer gelir ki; adûd veya tağût, bütün insanların ona muhtaç olduğu ama kendisinin hiç kimseye muhtaç olmayacağı bir mevki ve güce ulaştığını zannetmeye başlar. İşte, kudurma noktası burasıdır. Kur’an’a göre, firavunlaşma noktası da burasıdır. Ortadoğu halklarına musallat olmuş her türden adûdun konuşlandığı nokta da burasıdır. Ne yazık ki, bu kudurmanın aşısı henüz keşfedilmemiştir. Pastör’ün bulduğu aşı, sadece zavallı köpeklerin kudurmasında çare olmaktadır. İnsan denen ‘hayvandan daha aşağı’ varlığın (tabir Kur’an’ındır) kudurmuşluğuna tıbbın koyabileceği bir engel henüz keşfedilmiş değildir. Bize göre; bu ikinci tür kudurmuşluğun tek aşısı Kur’an laboratuarında üretilebilir. İşte, bizim şikâyetçi olduğumuz angutluk bunu anlamak istemiyor.
Çalıp çırpanlar hain ve Mel'undur!
Başlık benim yorumum değil; Kur’an’ın hükmü bu. Bütün kul hakkı yiyenler, özellikle kamu hakkı yiyenler; imansız, hain ve mel’undur. Bu çalıp çırpmaları örtmek için dini kullananlarsa katmerli mel’undur. Onlara arka çıkanlar da hain ve mel’undur. Kur’an, yakın çevresi tarafından aldatılarak bu hıyanete destek meyli içine giren Peygamber’i bile ‘dalâlete sapmak’la suçlamıştır.
 
Ele alacağımız örnek mesele Kur’an’da tam on ayetle gündem yapılmış ve canlı bir örnekle insanlığın hafızasına kazılmıştır. Olay, Asrısaadet’in en sarsıcı olaylarından biri olan Tu’me bin Übeyrık olayıdır. Yaşadığımız günlerin hırsız hainleri ile onların koruyucularını tanımak için bu Tu’me olayını yakından görmek lazım. Türk halkına, ilk kez bu satırların yazarı tarafından ‘Mâûn Suresi Böyle Bu-yurdu’ adlı kitapta ifşa edilen bu olayı, pislikleri sokaklara taşan ‘yolsuzluk mücrimleri’ ile onların talancı ve yalancı yönetimini daha yakından tanımak için, tekrar gündeme taşıyoruz.
 
BUNLAR BİLİNMEDEN KURTULUŞ YOKTUR
Tu’me, Medineli sahabîlerden biriydi. Çaldığı bir zırhı, “Bir süre sende emanet kalsın” diyerek Yahudi komşusu Zeyd bin Semîn’e bırakmıştı. Zırhın Tu’me tarafından çalındığı anlaşılınca, onu takibe aldılar. Zırhın sahibi Katâde, Hz. Peygamber’e gelip zırhının Tu’me tarafından çalındığını söyleyerek yardımını istedi. Hırsız Tu’me, zırhı Yahudi Zeyd’in çaldığını iddia ederek, onun suçlanmasını istedi. Tartışma Hz. Peygamber’in hakemliğine sunulunca, Yahudi kendi tanıklarını getirmiş, Tu’me de kendi kabilesinden Sahabî bir ekibi tanık göstermiş-ti. Bu arada, Tu’me’nin adamları Hz. Peygamber’e gelip onu, Tu’me’yi aklaması için yönlendirmek üzere, şöyle dediler:
 
“Ey Tanrı Elçisi! Bu pis Yahudi, seni ve sana vahyolunanları inkâr eden bir adamdır; zırhı da o çalmıştır. Halka karşı Tu’me’yi savun, Yahudi’yi suçla.” (Taberî, Tefsir, 5/268).
 
Şu tavır, dinci zihniyeti tanımada eşsiz bir kaynak oluşturur. Kur’an’ın bu olaydaki tavrından öğreniyoruz ki, dincilik, dinin çıkarlar için kullanılması, bu çıkarlara karşı koyanların dindışı ilan edilmesi şeklinde özetlenebilecek bir hukuksuzluk ve hainlik sistemidir. Zırhı çalınan Katâde, şikâyetçi olduğunda Peygamber’in şu azarlamasıyla karşılaştı: “İslam’a hizmetleri bilinen bir aileyi, hırsızlıkla mı suçluyorsun!” (Taberî, Tefsir, 5/266).
 
Hz. Peygamber, bir grup Müslümanın tanıklığını esas alarak Sahabî Tu’me’nin lehine, Yahudi Zeyd’in aleyhine hükmetme eğilimi göstermiş ama kesin hükme varmak için süre istemişti. Olay üzerine vahyedilen ayetler işte bu ‘düşünüp değerlendirme’ sırasında inmiş ve Peygamber’in bile yanıldığını, hatasından tövbe etmesi gerektiğini bildiren muhteşem dersi vermiştir. Hırsız Tu’me, işlediği hıyaneti ortaya çıkarıp iftiraya uğrayan Yahudi’yi aklayan ayetler inince, “Mensubu olduğum halde bana bu kötülüğü yapan dine lanet olsun!” diyerek Mekke’ye, müşriklerin yanına kaçmış ve Hz. Peygamber aleyhinde çalışmaya başlamıştır.
 
Kur’an, dinci hıyanetin prototipi olan Tu’me münasebetiyle bize şunu öğretiyor:
 
Dinci hıyanetin temel özellikleri üçtür: 1) İnsanların haklarına, mallarına, imkânlarına çeşitli  oyunlarla musallat olmak, 2) Gasp, talan, hırsızlık, rüşvet ve yolsuzluklarını meşrulaştırmak için dinin değerlerini pervasızca sömürmek, 3) Hırsızlık ve yolsuzluğun, yani hıyanetin ortaya çıkmasına sebep olanları ‘dindışık, komploculuk, dine ihanet, dindarlara çamur atmak’ gibi karalamalarla suçlayarak toplumu aldatmaya çalışmak.
Dinci hıyaneti anlatan ayetler
Kötülüğü hakkında on ayet inen Tu’me bin Übeyrık adlı hırsız-hainin, aynı zamanda dinciliğin de prototipi olarak karşımıza çıktığını önceki yazımızda belirtmiştik. 
 
Dinin ve Sahabîlik’in saygınlığını bir maske gibi kullanıp, insanları Allah ile aldatarak haksız kazanç ve itibar devşirmeye kalkan, bu haliyle şerir bir dincilik örneği ortaya koyan Tu’me hakkında inen on ayetin can alıcı cümlelerini görelim: “Hainlere yandaş olma!” “Öz benliklerine hainlik edenler için didinip durma! Allah, onların yapmakta olduklarını çepeçevre kuşatmıştır.” “Diyelim, siz onlar için dünya hayatında mücadele verdiniz. Peki, kıyamet günü Allah'a karşı onlar için kim mücadele verir, onlar hakkında kim vekillik yapar?” “Kim bir hata yahut günah işler de, sonra onunla bir suçsuzu itham ederse; hiç kuşkusuz, büyük bir iftira ve açık bir günah yüklenmiş olur.” “Eğer Allah'ın senin üzerindeki lütfu ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir zümre seni şaşırtmaya mutlaka yeltenecekti.” (Nisa suresi, 105-115)

Bu ayetlerin iniş sebebi, Tu’me bin Übeyrık adlı Sahabî’nin hırsızlık ve hainliğidir. Bu noktada bütün müfessirlerin ittifakı vardır. Tu’me’nin, Peygamber’den beklediği iltiması görememesi üzerine dinden çıktığı da ittifakla bildirilmektedir.
 
Tu’me üzerinde böylesine genişçe durulması, onun seçkin bir Sahabî olmasına rağmen çok ağır bir hainliğe tevessül etmesi yüzündendir. Mesaj işte budur. Çıkarcılığın insanı dinden, imandan nasıl edebileceğine ilişkin bir mesajdır. Dinciliği tanıtan bir mesajdır.
 
DİNCİ HIYANET MÜNASEBETİYLE VERİLEN MESAJLAR

1. Haine arka çıkan, peygamber de olsa azarlanır: “Allah, Hz. Peygamber’i, Tu’me gibi bir suçlunun aklanmasına meyletmesi yüzünden azarlamıştır.  Yanılgı yüzünden gelen azarlama bu ise, zalimin zulmünü bile bile ona destek vermenin nasıl bir cürüm oluşturduğunu düşünmek lazım.” (Râzî, Tefsir).
 
2. Menfaat duygusu din duygusunun üstüne çıkabilir.
 
3. Dindarlık, insanlar arasında üstünlük göstergesi yapılamaz.
 
4. Bir insanın ‘İslam-din hizmeti’ yapmış olması, haksızlığına rağmen savunulmasına gerekçe yapılamaz: Tu’me’yi aklamak için Peygamber’i âdeta zorlayanlar, Tu’me ve ailesinin ‘din konusunda hizmetleriyle öne çıkmış insanlar’ olduğuna vurgu yapmışlardır. Tanrı ise bu vurgunun yersiz ve İslam dışı olduğuna vurgu yapmıştır. (Kurtubî, Tefsir, 5/375).
 
5. Hakkı çiğneyenler, “Din kardeşimizdir” gerekçesiyle savunulamaz: Suçluluğu sabit olmuş bir Müslüman grubun, suçsuz bir gayrimüslim topluluğa karşı savunulması, hıyanet suçu oluşturur. (Kurtubî, Tefsir, 5/377).
'Anadilde ibadet meselesi'
“Anadilde İbadet Meselesi adlı kitabınızı okuyup bitirdim. Çok mutluyum. Bu kitap önümdeki engelleri yerle bir etti. Bizim için çok uzakta gösterilen Allah’ın ulaşılabilirliği bu kitapla mümkün hale geldi. Okurken, kelimeler boğazımda düğüm düğüm oldu.”
 
“Sizi övebileceğim kelimeler Türk edebiyatında yok. Bu kitabın bana öğrettiğinin, verdiği sevinç ve mutluluğun karşılığı ödenemez. Yıllarca aradığım şey, yokluğunu hissettiğim şey bu kitapmış. İş işten geçtiği bir gün halk olarak biz de akıllanırız. Millet şunu iyi bilsin, düşünsün: Bizim, Yaşar Nuri Öztürk’ten başka kaybedecek bir şeyimiz kalmadı.”
 
ANADİLDE İBADET KİTABI NİÇİN YAZILDI?
O kitap, Kur’an ve Peygamber tarafından tanınmış ve daha sonra kitlelerin elinden alınmış bir hakkın savunulması amacıyla yazılmıştır. Bu hak, anadilde ibadet hakkıdır. İnsan kadar gerçek, insan yaradılışı kadar doğal, ana sütü kadar ak ve berrak bir haktır bu.
 
Anadilde ibadet meselesi, son yıllara damga vuran konulardan biridir. İslam’ı kendi kliğinin defterine kayıtlı olanların özel dini sanan dinciler istedikleri kadar, “Müslümanların böyle bir meselesi yoktur” diye bağırsınlar, konu son derece önemli ve günceldir.
 
OKUDUĞUNU ANLAYAN KİTLEDEN NEDEN RAHATSIZDIRLAR?
Cevap açıktır: Okuduğunu anlayan bir kitle bunların başına dert olur. Okuduğunu anlayan kitle bunların döndürdüğü şeytanî dolapları fark eder, bunları eleştirir. Kur’an’ın verileriyle konuşalım: Okuduğunu anlayan kitle Allah ile aldatılamaz. Bunlar ise bütün saltanatlarını Allah ile aldatmak üstüne oturtmuşlardır. O halde, kitle ya hiç okumamalı yahut da okuduğunu anlamamalıdır. Özellikle Kur’an’ı anlamamalıdır.
 
Osmanlı’nın son meliki adûdu Vahdettin, kitlenin okuduğunu birazcık anlamasından bile korkunç rahatsızlık duymuştur. Öyle ki, o günkü gazetelerde birkaç ayet ve birkaç hadis meali yayınlandığında âdeta kudurmuşlar ve bu tür yayınları fermanla yasaklamışlardır.
 
Araştırmacı Atilla Oral, İşgal İstanbul’u adlı eserinde şunları yazıyor: “Mehmetçik, 13 Eylül 1921’de Sakarya Meydan Savaşı’nda Yunan Ordusu’nu mağlup etti. Padişah Vahdettin bu tarihte saray bahçıvanının kızıyla yeni evlenmişti. Sakarya Savaşı sırasında kendinden 40 yaş küçük beşinci karısıyla balayı yaşıyordu. Zaferin coşkusu halkın moralini ve manevî duygularını yükseltti. Büyük bir inanç ve gerçek bir imanın zaferiydi bu. Anadolu’da basılan gazeteler Kur’an ayetlerini ve hadisleri halkın kolay anlaması için, çoğu zaman Türkçe de yayınlıyordu. Millî hareketi destekleyen gazetelerde Sakarya Zaferi’nden sonra Kur’an ve hadis mealleri daha sık görülmeye başlandı. Millî hareketin liderlerini inançsızlıkla, iftiralarla karalayanların yalanları ortaya çıktı. Anadolu mücahitleri saray hainleri gibi imansız değildi. Ölümü mertçe göze alan, inançlı ve iman sahibi insanlardı.”
 
‘Ölümü mertçe göze alan’ o imanlı erlerin torunlarına şunu söylemek isterim: Allah ile aldatmayı saltanat aracı yapmış maskeli şirk çocuklarının, dini araç yaparak yaşattıkları yalan ve talan hegemonyasını tanımak için mutlaka ve muhakkak okunması gereken kitaplardan biri de ‘Ana Dilde İbadet Meselesi’ kitabımdır. Aydınlığın çocuklarına duyurulur. 
'Zatü Envat hastalığı'
İslam dünyasını, özellikle Anadolu halkını din adı altında felaketten felakete sürükleyen gizli şirkin göstergelerinden biri de zâtü envât hastalığıdır. Ve bu hastalığın üreticisi de tarikatlar tasavvufudur. Öncelikle Türkiye’de yaygın olan bu pis hastalık genellikle türbeperestlikle birlikte seyreder. Anadolu’da hemen her türbenin yanında veya yakınında bir zâtü envât put vardır.

Zâtü Envât, Hz. Pey­gam­ber dev­rin­de putlaştırılan bir di­lek ağa­cı­dır. Bu şirk aracı ağacı bize tanıtan, maskeli şirke sa­vaş aç­mış ün­lü bil­gin Ebu Şâme'dir. Ebu Şâme (ölm. 665/1266), Kur'an di­ninin şemsiyesi altında ne sin­si put­çu­luk­la­rın sah­ne­len­di­ği­ni, el-Bâis alâ İnkârı’l-Bi­de’i ve’l-Havâ­dis  adlı ünlü eserinde bi­ze anlatmıştır.

Zâtü Envât hastalığını deşifre eden Ebu Şâme,  Hu­neyn Sa­va­şı'na ka­tı­lan bir grup sahabîden naklen anlatıyor: “Hz. Pey­gam­ber'le bir­lik­te Hu­neyn'e doğ­ru yol alı­yor­duk. Mekke müşriklerinin o yö­re­de kut­sal ta­nı­dık­la­rı bü­yük bir ağaç var­dı. Müşrikler her yıl bel­li bir sü­re bu ağa­cın al­tı­na ge­lir, si­lah­la­rı­nı ağa­ca asar, ora­da kur­ban­lar ke­ser­ler­di. Bu sü­re için­de tüm di­lek­le­ri için bu ağa­ca bez­ler as­tık­la­rın­dan ağa­cın adı Zâtü Envât kon­muş­tu. Ağa­cın ya­kı­nın­dan ge­çer­ken biz Hz. Pey­gam­ber'e şu ri­ca­da bu­lun­duk: "Ey Tan­rı El­çi­si, sen de bi­zim için bir Zâtü Envât be­lir­le­sen ol­maz mı?" Pey­gam­ber bi­ze şu ce­va­bı ver­di: "Siz ne ca­hil bir top­lum­su­nuz. Siz, ön­ce­ki üm­met­le­rin ge­le­nek­le­ri­ni mi ih­ya ede­cek­si­niz? Si­zin şu sö­zü­nüz, Be­ni­is­ra­il'in Hz. Mu­sa'dan put is­te­yen sö­zü­ne ben­zi­yor: ‘Ey Mu­sa! Şu bel­de hal­kı­nın tap­tık­la­rı ilah­lar tü­rün­den bi­ze de bir ilah bul." (A'raf, 138)

Ebu Şâme, Zâtü Envât ağa­cı­nın­ki tü­rün­den iş­le­vi olan tüm bi­na, ağaç vs.nin or­ta­dan kal­dı­rıl­ma­sı­nı Al­lah'a ima­nın bir ge­re­ği sa­yı­yor. Da­ha il­gin­ci, Ebu Şâme, bu tür iş­lev­le­re araç ya­pı­lan tüm ca­mi, mes­cit ve ben­ze­ri mekânların da şirk ara­cı ol­du­ğu­nu ve yı­kıl­ma­la­rı ge­rek­ti­ği­ni söy­lü­yor. Bu tür mes­cit ve ma­bet­ler, di­yor, Ebu Şâme, Tev­be su­re­si 108. ayet­te sö­zü edi­len bö­lü­cü­lük, hal­ka za­rar ve riyakârlık oda­ğı ‘zarar mes­cit­leri’ cüm­le­sin­den­dir. Bu tür yer­ler­de kı­lı­nan na­maz­la­rın, iba­det gö­rü­nü­mün­de bi­rer şirk ser­gi­le­ni­şi ol­du­ğu­nu da ek­li­yor Ebu Şâme.

İSLAM ADI ALTINDA ŞİRK

Zâtü Envât olayı gös­ter­mek­te­dir ki, şir­kin açık ola­nın­dan kur­tul­mak şirk­ten kur­tul­mak de­ğil­dir. Din-Al­lah-pey­gam­ber yaftaları ar­ka­sın­da en ze­hir­li put­la­rı in­sa­nın ka­de­ri­ne mu­sal­lat eden be­la; ka­muf­le edil­miş mas­ke­li şirk­tir.

Hz. Mu­ham­med, teb­liğ et­ti­ği di­nin ör­tü­lü bir şirke âlet edil­me­me­si için âde­ta çır­pın­mış­tır. Eli­ni öp­tür­mü­yor, ken­di­si için aya­ğa kal­kıl­ma­sı­nı ya­sak­lı­yor, ya­nı­la­bi­le­ce­ği­ni, ha­ta ede­bi­le­ce­ği­ni, iba­det­le­ri­ne de­ğil Al­lah'ın lüt­fu­na gü­ven­di­ği­ni, vah­yin mu­ha­ta­bı ol­ma dı­şın­da hiç­bir üs­tün­lü­ğe sa­hip bu­lun­ma­dı­ğı­nı söy­le­ye­rek ilah­laş­tı­rıl­ma­sı­nın önü­ne ken­di eliy­le en­gel­ler ko­yu­yor­du. Ve tüm bun­lar­dan son­ra, me­za­rı­nı ta­pı­nak ha­li­ne ge­tir­me­ye kal­kan­la­ra Al­lah'ın la­net ede­ce­ği­ni be­lir­te­rek ge­le­cek ku­şak­la­rı uya­rı­yor­du.

Ana­do­lu, kor­kunç bir zâtü envât il­le­ti­nin pen­çe­sin­de kıv­ran­mak­ta­dır. Bu hastalığın mikrobunu taşıyan ve yayan ya­rı ilah ve­ya ka­muf­le edil­miş sah­te pey­gam­ber du­ru­mun­da bir yı­ğın ‘mas-keli müşrik’ or­ta­lı­ğı sar­mış­tır. Bun­la­rın için­de peygamberliğini, Al­lah­lı­ğı­nı ilan eden­ler bi­le var­dır. Bu zihniyet mensuplarının son olarak, Türkiye’nin başbakanı konumundaki kişinin Allahlığını ilan ettiklerini gördük.
Mal putunun zulüm çocukları
“Türkiye’nin Başbakanı” unvanını taşıyan kişinin, adı yolsuzluklara karışmış oğluyla yaptığı telefon görüşmelerinin açığa çıkması üzerine, yukarıdaki başlığı atmak ihtiyacını hissettim. Toplumların çöküşlerini kaçınılmaz hale getirenler, mala ve paraya doymayanlardır ki, Kur’an onlara mütref (servet ve refahla şımaranlar) demektedir. Mütrefler, insanlık suçu işlemeyi hayat kuralı haline getiren, insan emeğini sömüren canavarlardır. Kur’an onları, kendi iddiaları ne olursa olsun, ‘dini yalanlayanlar’ olarak adlandırır ve ibadetlerini lanet vesilesi sayar. (bk. Mâun Suresi).
 
İslam’ın muazzez peygamberi, mal putuna mağlup ve mahkûm olmanın yaratacağı tehlikenin büyüklüğünü, bu tehlikeden kaçmanın yollarını fiil ve sözleriyle bütün hayatında gösterdi. Mal putu tehlikesine şu sözleriyle dikkat çekmiştir:
“Her ümmetin bir bozgun sebebi vardır. Benim ümmetimin bozgun sebebi de maldır”.
“Kişinin mal ve gurura düşkünlüğünün dinine getirdiği zarar, sürü içine dalmış kurtların koyunlara getireceği zarardan daha büyüktür”.
“Allah’a yemin ederim ki, ben sizin için fakirlikten korkmuyorum. Sizin adınıza beni korkutan şey şudur: Sizden önceki topluluklar gibi, dünya nimet ve imkânları önünüzde birikecek ve bu nimetler yüzünden çekişme ve didişmeye gireceksiniz de önceki topluluklar gibi mahvolacaksınız”. Ve aynen öyle olmuştur.
 
Mal putu, Peygamber’in hayata veda edişinden kısa bir süre sonra kitleyi tahribe başlamış ve aradan yarım asır geçmeden iki peygamber torunundan biri zehirletilerek, öteki boynu vurularak ortadan kaldırılmıştır. Mal putunun zehir kusmaya başladığı Halife Osman devrinin doymazlığını gören Sahabî, Abdurrahman bin Avf şöyle diyordu: “Bizler zorluk ve ıstıraplarla denendik sabredebildik de, bolluk ve refahla denenince başarılı olamadık”. (İbn Mübârek; Kitabu’z-Zühd, 182).
 
EMEVÎ’NİN TANRISI MAL PUTUYDU
Bugünkü dincilerin önderleri ve iman babaları olan Emevîlerin esas tanrıları Kur’an’ın tanıttığı Allah değil, mal putuydu. Emevî zulmünün kahrını çekmiş anıt fikir önderlerinden biri olan Hasan el-Basrî şunu söylüyordu: “Şu ümmetin mal hırsı yüzünden maruz kaldığı kötülüğe, başka hiçbir ümmet maruz kalmamıştır. Bu ümmetin herhangi bir ferdi, din kardeşinin kemiklerini, mal hırsı yüzünden parça parça kırabilir”. (aynı kaynak, 231).
 
İslam toplumları, mal putunun açtığı yaraların acılarıyla kıvranmaya devam ediyorlar. Daha iyi yemenin, daha mükellef koltuğa oturmanın âleti yapılmış bir ‘ideolojik din’, Kur’an’ın tanıttığı ölümsüzlükten nasiplenmeye imkân vermemektedir.
 
Bugün, Müslüman vicdanların devirmek zorunda oldukları baş putlardan birincisi, mal putudur. Mal putu kalplere egemen olduğu sürece üç yüz metreye bir kurulmuş ‘zarar mescitleri’, kadınların başını burmak ve reklam aracı yapılmış Mâûn namazları kılmak bu ümmeti kurtaramaz. Bunlar kurtuluş getirebilseydi Türkiye kurtulurdu.
Müthiş mektuplar!
Son olayların etkisiyle, özellikle Berkin’in cennete uçuşu ardından AKP denen partinin mensupları tarafından verilen uğursuz, vicdansız ve bayağı demeçlerin yarattığı infialle yazılmış mektuplardan bazılarını kısmen özetleyerek vereceğim. Tarihe küçük bir not olsun!
 
Mustafa Kara yazıyor: “Uyuyamıyorum hocam, aklıma düşüyor bu zalimlik, bu vahşet. Yazmam lazım. “Anlat bize yolcu! Bize sokakları anlat. Uçurtması vurulan çocukları anlat. Uçurtmayı nasıl vurduklarını anlat. Ya da dur! Sen bize önce uçurtmayı anlat, uçurtmayı! Bize uçurtma uçurmayı anlat”.
 
BİR CUMHURİYET KADINININ YEMİNİ
Gülçin Serin, “Tayyip’e Yeminim” başlığıyla Hamburg’dan yazıyor: “Nerede, nasıl, ne zaman, hatta, nereye olur bilemem ama bir gün senin de bu dünyadan gidişinde ben de, senin kullandığın kendi cümlelerinle seni uğurlarken: ‘Tanrı bir kelle aldı’ diyeceğime, İzmir`e gâvur, Atam’a ve İnönü’ye ayyaş, vatansever bizlere çapulcu, ‘Türk milliyetçiliğini ayaklar altına aldık’ dediğini ömrüm oldukça unutmayacağıma; seni büyük bir nefretle anacağıma, tüm yaptıklarını asla affetmeyeceğime, temelli gidişinin vereceği mutlulukla, ‘Şerefine Tayyip!’ diyerek içeceğime, sonra da, ‘İşte ilahî adalet budur’ diyerek, Tanrı’ ya şükredeceğime, sana Fâtiha yerine çeşitli boylarda kutular göndereceğime; vatanına, bayrağına ve Ata’sına tüm yüreği ile sahip çıkan bir Türk kadını olarak, damarlarımdaki asil kan üzerine söz veriyor ve yemin ediyorum”.

Aynure Veliyeva Azarbaycan’dan yazıyor: “Hörmetli Yaşar Hoca! Hiç kimse sizin yürüdüğünüz yolda ayağınızın altındaki toz bile olamaz! İlminiz Güneş gibi dünyayı aydınlattıkça, körler nurunuzu göremediği için angutluk yapıyorlar. Akılsız köpekler yıldıza karşı havlar! Halbuki dinleyip kavrasalar, aydınlanmış olurlar. Siz yalnız Türkiye’ye değil, bütün beşeriyete lazımsınız. Allah bana da sizinle yüz yüze görüşme şerefini nasip etsin! Allah sizi Kur’an’ı koruduğu gibi korusun”.

Erkan Duru yazıyor: “İlkokuldan beri kitaplarınızı okuyorum. Şu anda 24 yaşındayım. Akademik kariyer düşünüyorum. Merak ettiğim: sizin çalışma disiplininiz, sisteminiz.” “Anadolu’da öyle aileler var ki; ev sohbetlerinde her akşam sizin bir kitabınızı aralarından biri okur, herkes dinleyip üzerinde derin derin düşünür. Sonra size dua ederler. İnanıyorum ki; size duyduğumuz sevginin ve saygının karşılığı olarak Allah bir gün bizi sizinle karşılaştıracaktır. Vicdanımızın ve aklımızın sesi; Yaşar Nuri”.  
Dinciler için namaz neyin göstergesi?
Dinciler için namaz; Maun suçlusu olmaya müsait, bu yolda kurulabilecek işbirliklerine katılıma hazır oluşun göstergesidir. Daha açık söyleyelim: Dinciler namazı bir ahlaksızlık karinesi olarak değerlendirmekteler. Bakın, yaşayan bir vatandaşın kitaplaştırdığı bilgilerden öğreniyoruz ki, TRT gibi egemen oldukları bir anayasal kuruma alacakları elemanların iki niteliği taşımasını şart koşmuşlardır: 1. Alevi olmamak, 2. Namaz kılmak (11 Mart 2014 tarihli gazeteler). Liyakat ve ehliyet aramıyor, namaz arıyor. Aslında onlar, tüm kurumlarda, bütün zeminlerde bu bölücü ve ahlaksız şartı esas aldılar. Neden?
 
Dinciler namazı hep bir parola gibi kullanırlar. Namaz kılmak onlar için bazı şeylerin varlığına karinedir. Elbette ki bu karine bazen umulduğu gibi çıkmaz. Beklediklerinin aksine; namazlı adam gerçek mümin, vakur ve dürüst çıkabilir. O zaman dinciler o adamı başka bahanelerle dışlarlar. Bu, dünyanın her yerinde, her devirde korunan bir dinci yaklaşımdır. Mesela Sudan’da Mahmut Muhammed Tâha (1985’te dinciler tarafından idam edildi) gibi bir seçkin mümini, kazaya namazı kalmamış bir insan olduğu halde, irtidatla suçlayıp idam etmişlerdir. Ve mesela; Mısır’da Nasr Hâmid Ebu Zeyd gibi bir büyük mümin düşünürü, alnı secdeden kalkmadığı halde, mürted ilan etmişlerdir. Neden? Çünkü bu insanlar dinciliğin ahlaksızlıklarına karşı olan insanlardır. Akılcı ve cumhuriyetçidirler.
 
Türkiye’de dinci vicdansızlığın birinci dereceden saldırı hedefi yapılmış nice namazlı mümin vardır. Mesela Prof. Dr. Hüseyin Atay Hoca. İslam dünyasının yaşayan en büyük beyinlerinden biri olan bu imam çocuğu ilahiyatçı düşünür, kazaya namaz bırakmamış bir insandır. Ama dincilerin birinci dereceden saldırdıkları; zındık, hatta mürted ilan ettikleri isimlerden biridir. Neden? Çünkü Atay, Kur’an müminidir, Maun ihlallerine karşıdır. Emevî uydurmalarının din yapılmaması için elli yıldır mücadele etmektedir.
 
İlahiyatçı yazar İhsan Eliaçık ve arkadaşlarını düşünün. Tümü namazlı müminlerdir ama aynı zamanda namuslu, vakur, dürüst, helal lokmacı, Maun ihlaline asla yanaşmayan ve o ihlallerle mücadele eden adamlardır. Dahası var: Bu insanlar Gezi Direnişi gibi bir özgürlük eylemine açıkça destek veren insanlardır. Yeryüzü sofralarını o eylemler sırasında kuran ve dünya literatürüne kazandıran onlardır. Böyle olunca, onların namazları niyazları dinci firavunluk tarafından saldırı hedefinde tutulmalarına engel olamamıştır.
 
Sözü uzatmaya ne hacet, bugünkü dincilerin fikir ve iman (daha doğrusu imansızlık) babası Muaviye, Hz. Ali aleyhine yürüttüğü propagandanın başına şunu koydurmuştu: Ali namaz kılmıyor.
 
Dinciler maskeli müşrik olduklarından şirklerini saklamak için Allah’ı, ahlaksızlıklarını saklamak için namazı hep dillerine dolarlar. Onlar çok iyi bilmekteler ki, müşrikliklerini Allah olmadan,  ahlaksızlık ve hırsızlıklarını da namaz olmadan dokunulmaz kılamazlar. Dincilerin olmazsa olmazları arasında ahlaksızlık ve hırsızlık nasıl esas ise, Allah ve namaz da öyle esastır. Çünkü namaz olmadan Allah ile aldatmayı, hırsızlığı, ahlaksızlığı, yalanı, iftirayı böylesine dokunulmaz bir biçimde yapamazlar. Onları yapamadan da var olamazlar.
 
Dinciler için parola daima şu olmuştur: “Yaşasın ahlaksızlık ve soygun, yaşasın bunlara paravan olan namaz ve cami!”
 
Şirke bulaşmamış müminler (ibadeti olan teist müminler ile ibadeti olmayan deist müminler), namuslu ateistler ve dinsizler bu gerçeği bilecek; namussuzluğa ve hırsızlığa karşı vermeleri gereken ortak mücadeleyi bu bilgiye uygun olarak stratejiye bağlayacaklardır. Aksi halde, beş buçuk katrilyon parayla beslenen yüz küsur bin camiyi güdümüne almış dincilik tümünü yerle bir eder. Nitekim etmek üzeredir.
Egemen Bağış mı dindar, Yılmaz Özdil mi?
Birincisi Kur’an’la alay ediyor. Kur’anla alay etmek, Kur’an’ın açık hükmüyle; kâfirliktir. Otuz küsur ayet, Allah’ın ayetleriyle alay edenleri küfürle itham edip Cehennem’e gönderiyor. Bağış’ın istifasına sebep olan yolsuzluk ithamı ise; Maun Suresi’ni ihlal suçu oluşturduğu için, insanı örtülü şirke götüren bir lanetlenme sebebidir. Yani bu Bağış, kitlenin önünde açıkça tövbe etmediği sürece, Kur’an ve İslam fıkhının verileriyle; tartışmasız kâfirdir.
 
Dincilerin ‘her tarafı’ ve her icraatıyla ‘göz bebeği’ adamlarından biri olan 17 Aralık yolsuzu Bağış’ın Kur’an’a karşı tavrı ve tutumu bu.
 
Destanî dürüstlüğüne, vakarına, aydınlığına, insanlığına, ahlaksal seçkinliğine rağmen; Atatürkçü, cumhuriyetçi olmasından ötürü, dincilerin ‘istenmeyen adam’ ve  ‘zındık’ saydıkları Yılmaz Özdil’in Kur’an’la münasebeti ne? Bakın ne: Katıldığı Arena programında kederini, şikâyetini gündeme getirirken şunu söylüyor: “Bizim neslimiz, en başta okunması gereken iki kitabı okumamak gibi büyük bir hata yaptı: Kur’an, Nutuk”.
 
Demek ki, Yılmaz Özdil’e göre; Kur’an, okunması şart olan temel kitap. Yön ve yol belirleyen kitap. Okunmadığı takdirde büyük kayıplara uğrayacağımız kitap. Egemen bağış için ise; Kur’an, ‘Bakara ile makara’ konusu. Yani; eğlence ve gırgır kitabı.
 
Dincilerin, sakal bıyık eksikliğini bile saldırı sebebi sayan gazetelerinden biri, Egemen Bağış’a ‘ateş püskürüyor (!)… Nasıl, biliyor musunuz? Birinci sayfaya resmini koyuyor, ağzına bir bant çekip altına şunu yazıyor: “Bazen susmak konuşmaktan hayırlıdır”. Kur’an’a hakaret ve Kur’an’la alay etmeye karşılık ‘püskürülen ateş’ (!) bu!
 
Acaba Egemen Bağış’ın yaptığını, mesela Yılmaz Özdil yapmış olsaydı, bu ülkede neler olurdu? Bu ateş nasıl püskürülürdü? Bu dinciler nasıl bir tavır koyarlardı, neler yaparlardı! Kars’tan Edirne’ye kadar ‘Cuma Eylemleri’ çoktan başlamış olmaz mıydı!
 
Adam Kur’an’ın otuz küsur ayetle küfür sebebi saydığı bir suçu işliyor, din avukatlığını kimselere bırakmayanlar, bu suça karşılık, adama sadece ‘Sus. Susman daha iyi olur” diyorlar. Elbette iyi olur. Bak, sizi dindar zanneden milyonlar şimdi ne bilmem ne olduğunuzu gördü. Siz bu melanete ancak “Sussan daha iyi olur’ diyecek kadar karşı çıkıyorsunuz. Neden? Çünkü o adam sizden. Sizden olunca Kur’an’a sövmesi en fazla “Sus!” demeyi gerektirecek bir kabahat sayılır. 17 Aralık Maun talanları da sadece birer ‘kabahat’ sayılmadı mı?
 
DİNCİLİĞİN İMAN ŞARTLARI
 
Aklı, dürüstlüğü, ülkeyi haçlı işgalinden kurtaran Atatürk’ü sevmeyi en büyük suç; Kur’an’a hakareti, Maun talancılığını ise sadece kabahat görenlerin ervahına yuh olsun! Bu ‘veyl çocukları’nın dini imanı bu mu, bu kadar mı?! Ama şimdi ‘tıs’ yok.
 
Ey millet! Bak ve gör, bunlar aynı şeyin soyudur. O şeyin soyundan olanlar, çıkar hesapları yüzünden birbirlerine girseler de; sonuçta bir yerde birleşir, kucaklaşırlar. Birbirlerinin kuyruğuna asla basmazlar. Çünkü; mutlaka ve muhakkak korumaları gereken ortak hedefleri, ortak düşmanları var. Bu ‘ortak düşmanlık’, dincilerin ortak amentüsüdür.

Dincilerin ‘iman şartları’ olan ortak düşmanlıklar şunlardır: 1) Akıl düşmanlığı, 2) İlim düşmanlığı, 3) Özgürlük düşmanlığı, 4) İnsan hakları düşmanlığı, 5) Dürüstlük düşmanlığı, 6) Atatürk düşmanlığı.
Dinci yobazın acı çektirdiği vicdanlar!
O vicdanlardan yüzlercesine, belki binlercesine akılla, Kur’an’la, İslam’la tekrar kucaklaşma şansı yarattığım için çok mutluyum. Her gün onlarcasının mektubunu, dualarını alıyorum. Sokaklarda her gün onlarcasının sevgisine, saygısına, uzanan ellerine, açılan kucağına muhatap oluyorum. Hepsine haklarım analarının sütü gibi helal olsun! Onlara ışık tutmaya, gerçekleri açıklamaya devam edeceğim. Bu gök kubbenin altında benim yaptığım işi, böylesine başarıyla, böylesine hazla, huzurla yapan çok az fani vardır. Tanrı’ya şükürler, halkıma teşekkürler ediyorum.
 
Yobazların acı çektirdiği vicdanlardan biri olan hukukçu meslektaşım Ümit yazıyor: “Uzun zamandır size teşekkür etmek istiyorum. Yıllar önce 18-19 yaşlarında iken dinini bilmeden çok koyu ‘dindar’ olan, çevresini koyu tutucu kişilerle kendi seçimi sonucu dolduran biri olarak, başıma bir şey geldi. ‘Bunu kabul edemiyorum, bu çok fena, onur kırıcı ve berbat bir şey’ gibi düşünceler benliğimden öyle bir taştı ki, doğru bildiklerinden çok emin arkadaşlarımdan uzaklaştım, inancımı tamamen yitirdim”.
“Daldan kopan yaprak gibi oradan oraya savrularak 5 yıl geçirdim. Bu arada hukuk fakültesini bitirdim, bir yığın felsefe kitabını da bitirdim. İnancımla birlikte tüm toplumsal kurallara olan güvenimi de yitirdiğimden, kafamda ve gönlümde büyük bir boşluk açılmıştı. Ne okusam dolmayan, hiçbir şeyle ikna olmayan, her şeye ve herkese meydan okuyan bir boşluk. Çekinmeden şunu söylüyordum: ‘Evet, ben bir ateistim, ne var?’ Gene de hiç kimseyi bu yönde ikna etmek istemem; yani eğer Allah varsa, daha fazla çarpılmayı istemem; çarpıldığım yeter’. İşte böyle düşünüyordum, bazen bundan daha çoğunu da söylüyordum”.
 
KUR’AN OKUNMADAN OLMAZ!
“Bir gün, düşünülmeyen bir şey oldu. Televizyon izlerken, ilk kez sizi gördüm. ‘Kur'an'ı okuyun’ diye bağırıyordunuz. Sanki hipnoz olmuş veya bir yerden, uzaktan kumandama basılmış gibi; kalkıp, televizyonun üstündeki kütüphaneden sizin Kur'an mealinizi aldım. O güne kadar onca kitap okumuştum ama Kur'an'ı okumamıştım. O gün okumaya başladım. Hâlâ okuyorum. Sayısız yazınızı okudum. Her halde kitaplarınızın tamamına yakınını aldım. Ruhum yatıştı, boşluk kayboldu”.
“Siz Hocam; siz, acı içindeki bir ruha kurtarıcı oldunuz; gözleri bağlı birinin bağını çözdünüz. Artık ben bir Müslümanım, yaklaşık 13 yıldır bir Müslümanım. Kuşkusuz, bu, Allah'ın iradesidir ama sizi vesile olarak seçti. Yobazların dininden kaçıp ateizme sığınan, ateizmi daha rahat, huzurlu ve güvenli bulan birini Allah aşkı ile buluşturmak ne demektir? Bunun anlamını benden daha iyi bildiğinizi biliyorum”.
“Üzerimdeki hakkınız çok büyük, sayenizde yeniden nefes alıyorum ben. Bu hakkı nasıl anlatabilirim! Allah sizi ve yolunuzu nuru ile doldursun, iki cihanda da şanınız yürüsün! Her ne diliyorsanız sizin olsun. Rabbim sizi merhameti ile kuşatsın ve sizi bir an bile yalnız bırakmasın”.
“Bir de kendim için bir duam da var: Allah size çok uzun ve sağlıklı bir ömür versin. Çünkü sizin varlığınız bana ümit kaynağı oluyor”.
Allah ile aldatmak
‘Allah ile Aldatmak’ bugünlerde siyasetçiden sanatçıya, ilim adamından çiftçiye, tezgâhtardan bürokrata kadar herkesin, her gün değişik vesilelerle bir veya birkaç kez telaffuz ettiği bir isim durumunda. Görünürde, bir kitabın ismi. Bugün 71. baskısı yapılmış ve on küsur ayrı korsan baskısını da hesaba katarsak, iki milyonun üstünde satılmış bir kitap. Bir devrim kavramın, bir uyanışın, bir hesap soruşun, bazen de yazarına şükranın bir ifadesi olarak anılan bir kitap. Kitabın misyonunu, tarihsel mevkiini anlamak için Yılmaz Özdil’in, Arena programında kullandığı şu cümleyi vermek yeterli olur kanısındayım. Yılmaz Özdil, cumhuriyetçi kitlelerin temiz vicdanlarının sesi olan o vakur kimliğiyle, tarihin önünde şunu söylüyor: “Yaşar Nuri Öztürk’ün ‘Allah ile Aldatmak’ kitabı, bana göre, Nutuk’tan sonra yazılmış en önemli kitaptır”. Gazeteci Uğur Tarıman ekliyor: “Bu kitap üniversitelerde tez konusu yapılmalı. Hatta her öğrenciye bir tane hediye edilmeli”. (Körfezde Olay, 24 Mart 2014).
 
İşte bu kitabın 71. baskısı da yapıldı. Bu baskıda çok önemli bir şey yaptım: Altı bölümlük kitaba 90 sayfalık 7. bir bölüm ekledim: ‘Allah ile Aldatmanın Taksim ve Tahrir Serüveni’ Bu bölüm bence diğer bölümlerin tümü kadar önemli. Çünkü bu bölüm, öteki bölümlerin verdiği mesajların, öne çıkardığı öngörülerin ne kadar isabetli olduğunu gösteriyor, belgeliyor ve geleceğe yönelik yeni yeni ufuklar açıyor. Bu ek bölümü, yaşadığımız günlerin karanlık ve Nemrudî tablolarıyla birlikte değerlendirenler, ‘Allah ile Aldatmak’ kitabının sadece bir ‘aydınlanma rehberi’ olmadığını, aynı zamanda bir ‘kehanetler kitabı’ olduğunu da göreceklerdir. Ortak kanı da budur.
 
EKLENEN BÖLÜMDE NELER VAR?
 
Eklediğim 7. bölümde 12 alt başlık var: 1)Taksim ve Tahrir’in Gösterdikleri, 2) Mursi Neyin Peşindeydi? 3) Tayyip Erdoğan Neyin Peşinde? 4) İnanç, Bilinç ve Istırabın Direnişi, 5) Nazi Zulümleri mi Hortluyor? 6) Türkiye Bir Diktatörlük mü? 7) Özgürlük Direnişinin Getirdikleri, 8-) Cami İle Tahrikin Serüveni, 9) Direnişleri Okuyabilmek, 10) Hava ve Su, Özgürlük ve Laiklik, 11) Doymazlığın Sefaleti Üstüne, 12) Allah İle Aldatmanın Suriye Hüsranı.
 
‘Allah ile Aldatmak’ kitabına vurgu yaparken bir şeyi unutmayalım: Bu kitaptan hayır görmek için öncelikle Kur’an’ı okumak gerekir. Kur’an, deyim yerinde ise aracın benzinidir. Benzin yoksa dekor ne denli mükemmel olursa olsun araç işlevsel olamaz. 
 
Kur’an’ı okumak dendiğinde ise şunu unutmayalım: Kur’an, “Kur’an ne dedi?” sorusuna cevap bulmaktan çok, “Ne demek istedi?” sorusuna cevap bulmak için okunur. Kur’an’ın ısrarla öne çıkardığı ‘tedebbür’ (anlam üzerinde düşünerek okumak) budur. Bunun için birikim lazım. Elbette ki birikim için de okumak lazım. Allah ile Aldatmak ‘birikim sağlayan kitap’ olarak da altı çizilesidir.
Son söz, dahi düşünür Prof. Dr. Hüseyin Atay’ın şu sözüdür: “Her zaman, her yerde, hiçbir şart koşmadan Kur’an’ı aç, oku ve düşün; yolunu bulacaksın”. (Atay, Kur’an’a Göre Araştırmalar, VII, 18). 
Dikkatle okunacak mektuplar
Nedim Tuncel yazıyor: “Size uzun zamandan beri bir teşekkür borcum vardı. 1995 ya da 1996 yılında Amerika’ya geldim lisansüstü derecemi almaya. Gelirken de; pek kitap okumayan ben, koymuştum bavuluma sizin Kur’an’daki İslam adlı kitabınızı. Geleli de bir sene olmuş ama okumamışım daha. Bir sene sonra başladım okumaya. Okudukça, okuyasım geliyordu. Bir yandan da, o güne kadar elime alıp da okumadığım Kur’an’ı bir an önce okuma isteği girdi içime. Babam sizin meallerinizden almış da ‘Evladım, al koy bavuluna’ demişti gitmeden. Bir Kur’an okuyordum, bir sizin kitabınızı.  Okudukça okudum. İkisini de bitirdim. Size de bol bol dua ettim”.
“Bir yanda sizin gibi yıllarca o ya da bu sebepten dininin kitabını okuyamamış, okusa da tam idrak edememiş insanları kendi özgür iradeleri ile Kur’an’ı okuyup anlamaya teşvik edenler; bir yanda da insanları zıvanadan çıkarıp ‘Sen Müslüman isen, ben değilim’ dedirtip günaha sokan yobazlar, ahlaksızlar, katiller, hırsızlar”. 
“Bu gece uyuyamadım. Memleketim için dertlendim. Hayatımda ilk defa ülkemin içinde bulunduğu durum için bu derece endişelenip gözyaşı döktüm. Atatürk’ü düşündüm önce. Her şeyi bir yana, Çanakkale’yi geçilmez kıldıktan sonra şu sözleriyle insanlığa şefkat ve medeniyet dersi veren Atamı: ‘Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler, rahat uyuyacaklardır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır’ diyen Atatürk; sonra da, ölmüş gençleri, çocukları terörist ilan edip ana babalarını kalabalıklara yuhalatan, bir rahmet okumayı bile zül gören zihniyet geldi aklıma”. 
“Akif'in Çanakkale Şehitleri şiirini okudum baştan sona gözyaşları içinde. Sonra İzmir Marşı geldi aklıma. Vatan için toprağa düşenleri, düşerken kim bilir son nefesinde Kelime-i Şehadet getirmeden önce anası, babası, karısı, çocukları ya da artık yaşayamayacağı hayalleri gözünün önünden geçen gencecik insanlarımızı düşündüm. Onlara ‘kelle’ deyip  sonra da kefen kostümü giyip miting alanlarına fırlayan o izansızları”. 
“Sonra aklıma bir konuşmanız geldi. İbretle dinlemiştim sizi. Şöyle demiştiniz: ‘Bu millet mirasyedi gibi davranmanın, cumhuriyetin kıymetini bilmemenin bedelini ödeyecek”. Ah dedim, ah! Ah ki, ne ah!  Böyle bir gecenin ardından, ‘Artık Yaşar Nuri büyüğüne teşekkürünü etme zamanın geldi’ dedim. Daha geciktirme. Her gün onlarcası da etse teşekkür size, bu sabah benim sıram. Allah sizden razı olsun, sağlık sıhhat versin, korusun, esirgesin”.

Selim Yılmaz yazıyor: “Eserlerinizin çoğunu okumuş, bazılarını defalarca tekrar etmiş ve programlarınızı seyretmiş biri olmak, naçizane bir dilek hakkı verir mi bilmiyorum? Maun Suresi’nden 400 sayfalık muhteşem bir eser çıkartan siz, acaba Osmanlı Devleti’nin İslam anlayışı, harem konusu, şehzade kıyımları, evlat ve kardeşlerin öldürülmesi, halka ‘kullarım’ şeklindeki hitap vs. konularını içeren bir eser yazmaz mısınız? Bu konuyu sizin rehberliğinizle görmek, bize imparatorluk tarihiyle ilgili en doğru bakışı sunacaktır”.
 
Muhammed Çolak yazıyor: “Hiçbir dine inanmadığım halde, inandığım değerler var: Akla, düşünceye, adalete inanıyorum. Dine inanmıyorum ama din tüccarlığı yapmadan inanan sizi izliyor, seviyor ve takdir ediyorum. Bu ülkede, sizin anlatıp yazdıklarınızla, sürüye katılmadan var olmaya devam eden azımsanmayacak derecede aydın, laik, inançlı bir kesim var”.
'Allah ile aldatanla'rın zaferi
Başlığı, ‘Bir 31 Mart Vakası’ diye de atabilirdim. Çünkü bu yazıyı, 31 Mart 2014 Pazartesi sabahı, seçim sonuçlarının netleşmesi üzerine yazdım. Sonuçlar açık: AKP, seçimden zaferle çıktı. “Ülkenin yüzde 60’ı AKP’ye hayır dedi, elektrikler kesildi” falan gibi züğürt tesellilerine sığınmayın; AKP seçimi zaferle bitirdi. Dahası; bir önceki belediye seçimlerinde aldığı yüzde 38’e 7 puan gibi çok önemli bir artış da ekledi.
 
Zaferi kazanan AKP’nin iki yıldan beri maruz kaldıklarına bakın:
 
1- Bu partinin başındaki kişi, dünya tarafından ‘kuvvetler ayrılığını, yani hukuk devletini tasfiye edip yargıyı güdüme alan, dinci teröre destek veren diktatör; internet iletişimini yasaklayan, basını susturup gazetecileri zindanlara tıkan zorba’ gibi ne demek olduğunu ileriki zamanda göreceğimiz korkunç ithamlarla damgalanmış bir siyasal figürdür.
2- Bu siyasal figür, Gezi Direnişi gibi, tarihin kaydettiği en büyük özgürlük ve insan hakları direnişlerinden biri olan koca bir eylemler serisiyle sarsılmış,
3- Bu eylemlerde uyguladığı şiddetle 7 insanın ölümüne, onlarcasının yaralanmasına vücut vererek; Türkiye’nin ve dünyanın nefretine, ithamına, hatta ilencine maruz kalmış,
4- Aralık 2013’ten itibaren patlak veren yolsuzluk, hırsızlık, talan ve yalan ithamlarıyla başına kıyametler koparılmış, 4 bakanı istifa etmek zorunda kalmış,
5- Yolsuzluk meselesinde işin başı olarak itham edilen başbakan, ülke genelinde ‘başçalan’ diye anılmaya başlamış, yolsuzluğun göbeğine oturtulan oğlu ile aralarındaki talan konuşmaları günlerce ekranlara oturmuş,
6- ‘Paralel Yapı’ denen küresel para ve siyaset gücü tarafından çok ağır ithamlarla tokatlanıp sarsılmış.
 
AKP, bunların ardından girdiği seçimden gücüne güç katarak çıktı. Peki, bir siyasal organizasyon, politik anlamda ‘ölümlerin en beteri’ ile yere çakılması beklenirken, böyle bir zaferi nasıl elde ediyor? İşte; Türk Siyaseti’nin de, Türk Milleti’nin de, hatta İslam Ümmeti’nin de selamet reçetesinin anahtarı bu sorunun cevabında. Bu sorunun cevabını bilenlerden biri olarak söylüyorum: AKP’nin ‘her şeye rağmen zafer’inin sebebi tek: ‘Allah ile aldatmayı kullanmak’. Bu kullanım, çok tipik bir kullanımdır. Bu kullanım, ‘en karşıt’ gibi görünenlerin bile ayaklarının bağını çözüp dinciliğin saflarına desteğe iten esrarlı ve zehirli bir cevhere dayanıyor. O ‘cevher’: ‘Allah ile aldatma’dır.
 
AKP’nin ‘Allah ile aldatma’da ortaklarının tümü veya büyük bir kısmı, sergilenen onca kanlı kavgaya rağmen, bu seçimde eski ortaklarına oy vermişlerdir. Aksini söyleyenler ya bilerek yalan söyler, yahut da angutluk ederler. Özellikle İstanbul ve Ankara’da paralel yapı denen ‘örgüt’ün de ‘Türk milliyetçisi’ MHP’nin de oylarının büyük kısmı (bana göre, paralel yapınınkilerin tamamı) AKP’ye verilmiştir. CHP kazanmasın, her şeye rağmen ‘din kardaşlarımız’ (!) olan AKP kazansın, denerek. Yani ‘Allah ile aldatma’ya yenik düşüp teslim olarak.
Neyse o olan kazandı
AKP, son bir yıl boyunca, özellikle son birkaç ay boyunca aldığı onca darbeye, onca yara bereye rağmen, neyse o olduğu için kazandı. Bir defa, başındaki adam, her zaman ‘neyse o oldu’. Ne Türk kelimesini kullandı, ne Türküm dedi, hatta “Milliyetçiliği ayaklarımızın altına aldık” diye demeç verdi. Ne Atatürk’e saygı ve sevgiden söz etti, ne cumhuriyet dönemini övdü. Tam aksine cumhuriyet dönemine sürekli sataştı, çamur attı. Ve paralel yapı dediği eski icraat ortağı örgüt önünde pes etmedi.

RTE, neyse o olduğu içindir ki, onunla ‘dincilik ve Atatürk karşıtlığında ortak’ olanlar, görünüşteki kavgalarına rağmen, derinlerdeki beraberliği esas alarak oylarını ona verdiler.

Ötekiler (CHP ve MHP) neyse o olamadıkları için kaybettiler. CHP, Atatürkçülük, akılcılık diyor ama hiçbirisinin gereğini yapmıyor. Allah ile aldatmaya karşıyım diyor, onun da gereğini yapmıyor; tam tersine Allah ile aldatma teknesinden bir parça hamur nasıl aşırabilirim diye akıl almaz taklalar atıyor. Ve tabii ki akıl almaz hatalar yapıyor. Sonuç ortada: Hezimet.

MHP, dincilerin sahte dinine asla mukavemet edememiş, sürekli bir biçimde Allah ile aldatılmıştır. ‘Allah, din, tekbir’ aldatmalarına yenik düşerek, Türk milliyetçilerinin bir numaralı savunma ve sığınma mercii olan Atatürk’ü çoğu yerde feda etmiştir. ‘Türk’ kelimesini kullanmaktan nefret eden adamlara, sırf ‘Allah ve din’ (!) aşkına sürekli destek çıkmaktadır. Bu zaafının sonucu olarak AKP’nin en netameli geçit noktalarında imdadına yetişmiştir ve buna devam etmektedir. Görünürdeki söylemleri ne olursa olsun, icraatı budur. Atatürk milliyetçisi bir adamım ama şurada ifadeye koyduğum gerçeği görmezlik edemem.

TAVSİYEM O Kİ…
Allah ile aldatmayı aşmak için gereken el birliğiyle yapılmadıkça 31 Mart sonuçları hep karşımıza çıkacaktır. AKP-RTE amblemiyle veya başka bir amblemle.

Akılcılık, cumhuriyetçilik, samimi dindarlık, hele hele Atatürkçülük diye bir meselesi olanların Allah ile aldatmaya karşı her hal ve şartta ortak hareket etmenin bilincine varıp bu bilincin zorunlu kıldığı stratejiyi oluşturmaları artık ölüm kalım meselesi olmuştur. Gereken yapılmaz ise dincilik bu milleti, daha sonra açıklayacağım ‘Veyl Çukuru’na götürecektir.

Bendeniz, bu niyet ve bilincin, örneğin, CHP’de henüz vücut bulmadığını, son dönemlerde Halk TV’de yaptığım programlar sırasında beni oradan uzaklaşmaya mecbur bırakan ‘akıl almaz tavırlar’ vesilesiyle bir kez daha gördüm.

Bu hallerini değiştirmedikleri sürece bunlardan ne köy olur ne kasaba. Hiçbir şeyin farkında değiller. Basiretleri tutuk, kafaları uçuk, tespitleri abuk, bilgileri kopuk. Gezi Eylemleri’nin getirdiği heyecanı kendi eserleri sanarak havalara girdiler, gözleri kimseleri görmez oldu. Sonuç? Sonuç, 31 Mart vakası. İstanbul ve Ankara bile gitti. AKP, yaşadığı onca ölümcül badireye rağmen, oylarını yüzde 7 arttırdı. Anlaşılan o ki, Türkiye’nin çilesi önümüzdeki günlerde iyice ağırlaşacaktır.

Ölümsüz kudretin değişmez yasasını anımsayalım:

“Allah, bir toplumun maruz kaldığı şeyleri, onlar, birey olarak kendilerine ilişkin olanı değiştirmedikçe, değiştirmez. Allah bir topluma bir perişanlık dileyince de artık onu geri çevirecek bir güç yoktur.” (Ra’d suresi, 11)
Zafer ve İstidrac
1 Nisan günkü ‘Allah ile Aldatanların Zaferi’ başlıklı yazım epey insanı tedirgin etmiş. Köşelerinden talimat üzere veya yaranmak için sataşanları buraya taşımayacağım. Ama iyi niyetinden kuşku duyulmayacak bazı yurttaşların sitemleri görmezlikten gelinemez. O sitemlere örnek olarak bir mektubu özetleyeceğim, sonra da cevabî yorumumu arz edeceğim.

Engin Uyar yazıyor: “30 Mart 2014 yerel seçiminden sonra yazmış olduğunuz 'Allah ile Aldatanların Zaferi’ başlıklı yazınızı okudum. Anlatmak istediğinizi çok iyi anladım ama sürekli takipçiniz ve tüm eserlerinizi kitaplığında baş tacı etmiş biri olarak köşe yazınıza attığınız bu başlığın yanlış olduğunu düşünüyorum. Allah ile aldatanlar zafer kazanamazlar. Kazandıklarını sadece zannedebilirler. Bu yazınız, AKP'ye oy vermemiş ve yenilgi aldığını düşünmüş kişiler için psikolojik çöküntüyü körüklemek olacaktır.” 

“Bizleri özgürlükler ve insan hakları konularında iyi günlerin beklemediği açık. Allah helâk edeceği toplumların gözüne perde indirirse o perdeyi kaldırmaya kimsenin gücü yetmez elbette ama bu perdenin inip inmediğini şu an için yalnız Allah biliyor. Birileri ne derse desin siz uyarıcı olmaya, ışık olmaya, zulme maruz kalmışlar için umut olmaya devam edin.”

İŞTE BENİM YORUMUM
Benim yazımdaki ‘Zafer’ tabiri, yerinde kullanılmıştır. 30 Mart sonuçları siyaseten AKP’nin zaferidir. Gerçeğe saygılı olalım. Vakıayı istediğiniz gibi yorumlayabilirsiniz, ona saygı duyarım ama vakıayı yok saymak saygın bir tavır değildir. Vakıa, AKP’nin zaferidir ama vakıanın metafizik arka planı irdelenebilir. Siyaseten bir zafer olan bu sonuç, tarihin diyalektiği açısından bir istidrac olabilir.

İstidrac tabirinin Kur’an terminolojisindeki anlamını Diyanet İslam Ansiklopedisi’nden izleyelim: “İstidrac, Allah’ın ayetlerini, özellikle Kur’an’ı yalanlayanların, bilemeyecekleri yollarla yenilgiye ve azaba maruz bırakılacaklarını ifade eder. İstidrac zalim, kâfir ve azgın kişilerin tedricî olarak felakete yaklaştırılması ve bu esnada kendilerine bazı geçici imkân ve başarıların sağlanmasıdır. Nihayet ilahî azaba uğrayarak yok olurlar.”

Demek ki, zalim azgınların dış görünüş bakımından zafer olarak değerlendirilmesi gereken bazı elde edişleri tarih ve Tanrı açısından birer felaket habercisi olabilir. Kur’an penceresinden baktığımızda, birçok zulme imza atmış bulunan AKP kurmaylarının bir istidrac süreci yaşadıkları söylenebilir.

Allah, 30 Mart sonuçlarıyla birilerine ders verirken birilerine de istidrac yaşatmış olabilir. Biz şu gerçeği göz ardı etmeyelim: Bu günlerden çok daha beterleriyle karşılaşabiliriz. Çünkü bugünlerin dehşetlerini bize yaşatanlar bundan çok daha karanlık dehşetleri de yaşatabilirler. Bunlarda merhamet, dürüstlük, hakka saygı, canlılara sevgi gibi değerlerin bulunmadığı anlaşılmıştır.

Kur’an, insanoğlunun Allah’a eziyet edeceğinden söz etmektedir. Kimler yapar bu eziyeti? Allah’a eziyeti Allah’ın lanetlediği suçları işleyenler yapar. Yaşadığımız günlerin kotarıcıları, işte bu suçları düzineler halinde işleyen ekiplerdir. Daha kötüsünü de yapabilirler.

On iki yıl kol kola, omuz omuza yürüdüğü ve Atatürk karşıtlığında ölümüne beraber olduğu zulüm ortağını ‘zafer balkonu’ndan tehdit eden bir anlayış, ezelinden ‘öteki’ ilan ettiği kitlelere neler yapmaz! 
'Veyl Vadisi'ne sürülüyoruz'
Geleneksel din kitaplarında cehennemin en korkunç azaplarına mekânlık eden yere ‘Veyl Vadisî’ denmektedir. Hurafe gibi duruyor ama ‘veyl’ tabirinin Kur’ansal kullanımını dikkate aldığımızda söylemin yersiz olmadığı görülür. 
Veyl, Kur’an’da en ağır kötülükleri işleyenleri lanetlemek için kullanılan bir sözcük. 27 ayette geçmektedir. Veyl ile lanetlenen suçların tamamına yakını insan hakkı ihlalleriyle ilgili suçlardır. Lütfen, ‘Kur’an-ı Kerim’de Lanetlenen Soy’ adlı eserimi dikkatle okuyun. 
İnsan hakkı ihlallerinin insanı müşrik ve mel’un yapanlarını deşifre eden Maun suresi de bu suçları lanetlerken veyl sözcüğünü kullanmıştır.
Son seçimlerin ortaya koyduğu tabloyu da dikkate alan her vicdan ve akıl sahibi insan şunu soracaktır: Türkiye nereye gidiyor? Bendeniz de bu hayatî soruyu soranlardan biriyim. Bir yurttaş olarak cevabım ve önerim var: Türkiye, akıl düşmanlığının dinleştirildiği, Allah ile aldatmanın saltanatını ilan ettiği ve dinin baştan başa şirk gayyasına yuvarlandığı bir ülke olarak hızlı bir biçimde ‘veyl vadisi’ne doğru gidiyor. 
Türkiye’nin bu vadiye doğru yol aldığını ben, 2006 yılında katıldığım bir ‘Ceviz Kabuğu’ programında 5 saat boyunca ülkenin vicdan ve bilincine ulaştırmaya çalışmış, ayrıca o programı kitaplaştırarak da halka iletmiştim. Türkiye bundan zerre kadar ders almadı, bu mesajı değerlendirmedi. Bela berzahı şimdi iyice derinleşmiştir. ‘Allah ile aldatma’ kırbacını acımasızca kullananlar, 76 milyonluk kitleyi veyl vadisine doğru sürüyorlar.
Yardımcı kırbaçları da var: Beş buçuk katrilyonla kotarılan Diyanet ve onun kotardığı yüz bini aşkın ‘cami’ (Kur’an’ın deyimiyle zarar mescitleri) bu alt kırbaçlardan bazılarıdır.
Aynur Gür, Köln’den yazıyor: “Bu milletin başına pislik yağacak demiştiniz. Bunu derken bugünleri mi kast ediyordunuz? Bundan da beteri olabilir mi? Benim burada yüreğim ağlıyor. Alman vatandaşıyım ama Türküm ve olan bitenden çok üzgünüm. Psikolojik boğulma yaşıyoruz.” 

İKİ MİRAS KUCAKLAŞTIRILMADIKÇA…
Türkiye’de Allah ile aldatmanın temelinde İslam mirasıyla Mustafa Kemal mirasının birbirine düşman gösterilmesi yatıyor. İlk elden tedavi edilmesi gereken yara, dinciliğin emperyalizmle birlikte açtığı bu yaradır. 
Muhalefet, bu yarayı, işbirliği yaparak sarmalıdır. Çünkü hepsinin geleceği bu yaranın sarılmasına bağlıdır. İlk adım olarak, Ağustos ayında Çankaya’ya; vukufu, tefekkürü, dünya önünde saygınlık ve dirayetiyle bu yarayı tedavi edebilecek güç ve yürekte bir isim çıkarılmalıdır. Gün o gündür, siyasal duygusallık günü değil.
‘Süreç’ dedikleri aldatmacanın gerçekten varolması da buna bağlıdır. ‘Süreç, süreç’ denerek halka sürekli yalan söylenmiş, halk, özellikle Kürt halkı aldatılmıştır. Kürt yurttaşlara bütün vicdanımla şunu söylemek isterim: Sizin acılarınıza cevap olacak reçete de Mustafa Kemal’dir; onun vücut verdiği ilk anayasalardır. Bunun böyle olduğunu bir gün göreceksiniz. Dikkatli olun da erkenden görün. ‘Veyl vadisi süvarilerinin yalanlarına artık teslim olmayın.
'Allah ile aldatmak' kitabı üstüne
Dr. Ozan A. yazıyor: “Yılmaz Özdil, Uğur Dündar’ın Arena programında sizin Allah İle Aldatmak kitabınızın mutlaka okunması gereken 2 kitaptan biri (birincisi Nutuk) olduğunu söyledi. Bence bu kitabınız, tüm dünyada bu yüzyılın en önemli kitaplarından biri, belki de birincisi. Bunu kaba bir hayranlıkla falan söylüyor değilim. Dünyanın jandarması ABD, Türkiye'nin de içinde bulunduğu Ortadoğu ile ilgili (bugünlerde çökmüş olan) çok önemli bir proje uyguladı: BOP. Bu proje, adına ‘Ilımlı İslam’ denen yönetim modeline dayanıyordu.”
“Anılan kitabınız, ABD'nin uyguladığı bu projeyi, daha projenin başında, sebepleri, uygulayıcıları ve sonuçları itibariyle deşifre eden bir kitap. Kitapta söyledikleriniz aynen gerçekleşti. Yani kitabınız, dünya jandarmasının, dünyanın bir bölgesinde uyguladığı ve sonuçları itibariyle Avrupa ve Rusya’yı da ilgilendiren bir politikayı çözümledi. Bu nedenle Allah İle Aldatmak kitabına sadece bir ‘dinî eser’ olarak bakılamaz. Onun, aynı zamanda bir ‘dış politika analizi’ olduğunu düşünüyorum.”

BENİM KANAATİM O Kİ…

Allah ile Aldatmak kitabı, Kur’an’ın, tüm dünya için bir kurtuluş reçetesi olan “Allah ile aldatılmayın!” mesajını herkesin anlayacağı bir dille ve büyük bir vukufla kitlelerin önüne koyan kitaptır. Birçok düşünce adımına göre, bu yüzyılın aydınlanma ve uyanış getiren en mühim eserlerinden biridir.
Bu devrim kitabın getirdiği uyanıştan şu gün itibariyle en çok yararlanması gereken ülke ise Türkiye’dir. Bunu herkes biliyor ama kimileri beni kıskandığı için kimileri angutluğu yüzünden kimileri de kitaptaki mesajdan korktuğu için kitabın duyulup okunmaması yolunda gayret gösteriyor. Ne var ki, Yılmaz Özdil gibi büyük ruhlu, büyük yürekli aydınların birkaç cümlelik dikkat çekişleri bile şer çocuklarının bütün gayretlerini etkisiz kılmaya yetiyor.
Kitap için harcanan emek ve çekilen ıstırap, hedefine varmıştır, müsterih olun! Tarihin diyalektiği, etkisini yaratmayacağı bir eserin vücut bulmasına izin vermez. Yaratıcı diyalektik, yoğun engellere rağmen o eserin vücut bulmasına izin verdi. Etkisini de yarattı. Korsan baskılarını da dikkate alırsak eser iki milyonun üstünde satılmıştır. Bu demektir ki birkaç milyon insan tarafından okunmuştur.

Sercan Kaygısız yazıyor: “Keşke bir mucize olsa, benim ömrümden sizinkinin üzerine koyabilsem. Çünkü bu milletin size öyle çok ihtiyacı var ki!!! Son aylarda olanlara bakın! Yüzsüzlük, namussuzluk, Allah ile aldatma ancak bu kadar olur. Hepsi hem suçlu hem mağdur. Vallahi pes!”

Zeki Kanbak yazıyor: “Sizin bu çağda tüm insanlık için Allah'ın bir lütfu olduğunuza inanıyorum ve size sağlıklı ve mutlu uzun ömürler diliyorum.”

Sevim Koyun yazıyor: “Ben öğretmenim. Yükseklisans yapmak istedim, bir üniversiteye başvurdum. Mülakatta sizin kitabınızı okuduğumu söyleyince suratları bir karış oldu. Beni almadılar. İyi ki almadılar. Öyle kara vicdanlı insanların arasında duramıyorum zaten. Türkiye bu kadar acıklı bir duruma düşmüş maalesef.”
'İslamcıların İslam'a ihaneti'
Araştırmacı yazar Nurullah Aydın, ‘İslamcıların İslam’a İhaneti’ başlığıyla yazmış. Dikkatle okunması gereken bir yazı: “İslamcılar din, iman, kitap derler. Dediklerinin tam tersini yaparlar. İslam dünyasında; zenginlik içinde yaşayan dinî önderler, sefaleti yaşayan halk yığınları var. İslam tarihi boyunca; İslam âlimi denen kişiler birbirlerini kâfirlikle suçlamışlar. Mezhepler kurmuşlar, tarikatlar kurmuşlar, böldükçe bölmüşler. Müslümanlar; kim doğru, kim haklı, kim gerçekçi soruları arasında boğuluyor, bunalıyor.”  
“Dinci siyasal liderler yandaş âlim fetvalarıyla katlettikçe katletmişler, soydukça soymuşlar. Aynı anlayış şimdi de sürmektedir.” 
“Siyasal İslamcı hareketler, doğrudan devleti ele geçirmeyi hedefler. Bazıları ise devleti nemalanma aracı olarak görüyorlar.”
“İslam dünyasındaki katliamlar, İslamcıların kendi kardeşlerini öldürme faaliyetidir.
Müslümanları katledenler yanında katlettirenler de İslamcıdır. Müslüman Müslümanın katili, suçlayıcısı, itham edicisi, soyucusu, aldatıcısıdır.”  
“Hırsızlığın meşru olduğuna, bağışın hırsızlık olmadığına, yalan söylenebileceğine, emeksiz, sebepsiz zenginleşmenin haram olmadığına, ölü eşle cinsel ilişki de bulunulabileceğine, kardeş katlinin caiz olduğuna, şeyhi ile badelenmenin, takiyyenin caiz olduğuna fetva verenleri var. Bunlar kendilerini Müslüman diye tanıtıyor. İslam bunların tekelinde. Kendilerinden olmayanları Müslüman bile görmüyorlar.” 
“Müslümanlar; olguları/kavramları yüzeysel tartışıyor. Mağdur-mazlum, haklı-haksız kavramları iç içe geçmiş durumda. Övenler-yerenler, suçlayanlar-suçlananlar sürekli dini kav-ramlar üzerinden gidiyor. Güç, makam, şöhret, servet için çatışan, takiyye yapan, değişen dönekleri var.”  
“Müslümanlar arasında, tuzu kuru olanlarla yoksullar ilişkisi; bîat-itaat odaklı dengeye oturtulmuştur. Çelişkiyi sorgulayanlar; nefrete, öfkeye muhatap oluyor.” 

SAMİMİ MÜSLÜMANLARIN İŞİ ZOR!
“Samimi Müslümanlar; olup bitenleri analiz edemiyorlar, akılcı değerlendiremiyorlar. Samimi Müslümanlar; maddî hayatla manevî hayat arasında ikilem yaşıyorlar. Samimi Müslümanlar; gerçeklerle yüzleşemediler, yüzleşemiyorlar. Söylenenlere güven duyma saflığı, bunları bunaltıyor. Samimi Müslümanlara; her seferinde güvendikleri kişilerce, hayal kırıklığı yaşatılıyor. Samimi Müslümanlar; önderleri olanları sorgulamadılar. Görmek istediklerini görüyorlar, çelişkileri, istismarı yok sayıyorlar. Fikir ayrılıklarını içtihat/yorum ayrılığı görüyorlar. ‘Fikir ayrılığında, ihtilafta rahmet var’ diyorlar. Fikir ayrılığı dediklerinin çıkara dayalı ayrılık olduğunu fark edemiyorlar.”  
“İslamcı önderler; dinî üslubu ve motifleri, iktidar tekelinin tutkalı olarak kullanıyorlar. İslamcı önderler; iktidarı bırakmazlar. Gerekirse çocuklarını, kardeşlerini, halkı katle-derler. İslamcı önderlerde; servet/mal biriktirme, para/maaş, makam/koltuk, şöhret gibi talepler, manevî değerlerden önde gelir. Nefis açlığını doyuramazlar. Gerçekleri konu-şanlara, yazanlara karşı nefret ve öç alma tutkusu ile hareket ederler.” 
“Amaca ulaşmak için her yol mübah derler.” 

Günümüz İslam dünyasında hemen her ülkede Müslümanların durumu bu. Peki, ya ilahî mesaj ne diyor?”
Ahlaksızlık ve şeytan sitesine doğru
‘Şeytan sitesi’ tabirini, ‘ahlaktan Tanrı’ya gidiş’ felsefesinin öncü filozofu İmmanuel Kant’ın ‘Tanrı sitesi’ tabirine mukabil kullanıyorum.

Alman filozofu Kant (ölm. 1804), ‘tabiatın süsü’ diye andığı ahlakı hayatın, felsefenin ve Tanrı’ya imanın olmazsa olmazı bilmesiyle ünlüdür. Kant, felsefeye şunu egemen kılmıştır: Tanrı’dan ahlaka değil, ahlaktan Tanrı’ya gidilir. Aksi mümkün değildir. Kant’a göre, Tanrı’nın varlığı ahlakın varlığına ve gerekliliğine kanıt değildir, ahlakın varlığı Tanrı’nın varlığına ve gerekliliğine kanıttır. O halde, din meselesinde esas olan şu formüldür: “Ahlaklı ol ki, Tanrı’ya iman etmiş olasın.” Bunun aksi olan şu söylem geçerli değildir: “Tanrı’ya inan ki ahlaklı olasın.”

Hemen söyleyelim: Kant’ın tezi, Kur’an’ın tezinin aynısıdır.

Kant, erdem bağıyla birbirine bağlı bireylerden oluşan ahlak toplumunun vücut verdiği ülke ve yönetime Tanrı sitesi demektedir. Buna göre, Kant’ın tespitinin aksini esas almış bir ülke ve yönetim için şunu söylemek gerekecektir: Birbirine çıkar bağlarıyla bağlı ahlaksız fertlerden oluşan bir ülke - yönetim bir tanrısızlık veya şeytan sitesidir.

Ölümsüz Kant, sanki bugünkü dincilerin ciğer röntgenini önümüze koyar gibidir.

Kant’a göre, Tanrı-insan ilişkisi, klasik teolojik delillerin hiçbiriyle sağlam bir temele oturtulamaz. “İnsan-Tanrı ilişkisi ancak ahlak yoluyla kurulabilir. Kendimizi ahlak dışındaki yollarla Tanrı’ya kabul ettirmeye kalkmanın sonu putçuluğa çıkar.”

Bugünkü İslam dünyasında, özellikle bugünkü Türkiye’de çıktığı yer de putçuluktur. Sayıları binlerle ifade edilen ve Kur’an tarafından ‘zarar veren mescitler’ olarak adlandırılan Allah ile aldatma ve riyakârlık arenaları camiler bu putçuluğu, gören gözlerden saklayamaz.

Siyaset ve saltanat dincileri, Tanrı’ya ahlaktan değil de ahlaksızlıktan gitmeye kalkarak, Tanrı’yı yüceltmek yerine kendi putlarını tanrılaştırmak gibi pis bir çukura yuvarlandılar. Bu veyl çukurunun süvarileri, ne yazık ki, şimdi Türkiye’yi o şeytanî-putçu çukura doğru ısrar ve inatla sürüyorlar. Bugünkü Türkiye’nin felaketi işte bu sürülmedir.

KURTULUŞ SAVAŞI’NDAN DAHA KÖTÜ GÜNLERDEYİZ

Türk siyaseti, yarım asra yakın bir zamandan beri şeytan sitesi siyaseti olmaya itiliyor. Son on yılda ise Türkiye’nin bir şeytan sitesi haline getirilmesi resmîleşti, devlet iradesine dönüştü. AKP ile zulüm ve ahlaksızlıkta ortağı olan örgütün oluşturduğu dinci yapı, yolsuzluk ve ahlaksızlık operasyonuyla da görüldü ki, tam bir erdemsizlik ve ahlaksızlık yapısıdır. Bu yapı, Türkiye’yi şeytanın sitesi olmanın eşiğine yaslamış bulunuyor.

30 Mart seçimleri gösteriyor ki, ülke bu eşikten içeri sokulmak üzeredir. Şu an için tek engel, muhalefetin basiretini işleterek ortaklaşa çıkaracağı bir cumhurbaşkanı olabilir.

Cumhurbaşkanı, İslam mirasıyla Atatürk mirasını aynı vukufla hazmetmiş, İslam’la Atatürk’ü aynı samimiyetle seven, iki mirası dirayet ve cesaretle kucaklaştırabilecek ve dünyanın önünde bu birleştirmenin savunusunu liyakatla yapabilecek bilge ve cesur bir şahsiyet olmalıdır. Umarız, muhalefet bu noktada ‘duygusal’ değil de ‘akıllı ve vatanperver’ davranır.

Özetleyelim: Türkiye, Tanrı’ya ahlaksızlıktan gidilebileceğini iddia eden bir ‘veyl ekibi’nin kotardığı ‘Tanrısızlık sitesi’ne doğru yol almaktadır. Bu durum bizi, Türk Kurtuluş Savaşı’na öngelen günlerden daha kötü günlerle yüz yüze getirmiş bulunuyor.
Bize öğretilen, Kur'an'ın dini değil
Orhan Turgut yazıyor: “53 yaşında lise mezunu birisiyim. Sizi yaklaşık 15 yıldır izliyor ve okuyorum. Okul yıllarından beri öğrendiğimiz şu: Allah'ın en iyi kulları bizleriz. Diğer milletler gayrimüslim, gâvur. Oysaki bütün ölüm, zulüm, savaşlar ve bombalar Müslüman ülkelerde. Okul yıllarından beri ibadetini yapan birisi olarak bu çelişki kafamı hep meşgul etmiştir. Kitaplarınızı okudukça karanlıkta göremediğim şeyleri görmeye başladım. Sizin akıl ve ilim ışığınız sayesinde gördüm ki bizler kafamızı kuma sokmuşuz. Düşünüyorum, Allah ne istemiş, biz ne yapmışız! Bunu şimdi çok iyi anlıyorum.”

“Okuma sevgisini, bilimselliği, akılcı düşünmeyi sizin sayenizde kazandım. Şimdi, okumadığım gün yok. Atatürk'ü sizin sayenizde tanıdım. Okullarda biz sadece ismini ezberlemişiz. O dehayı tanıyınca, yabancıların onun için söylediğini görünce dönüp ona nankörlük edenlere bakıyorum, kahroluyorum. Oysaki hepimiz biliyoruz, bu millete Allah'ın bir yardımı, bir lütfudur Atatürk. Bu millet için annesinin cenazesine dahi gidememiş, aylar sonra mezarını ziyaret edebilmiştir. Bu millet bu hakkı nasıl ödeyecek! 

“Allah size uzun ömür versin; ışığınız, aydınlığınız yayılmaya devam etsin. Siz Allah'ın bu millete bir lütfusunuz. Bizler de bu ışığın çevremize yayılmasına yardımcı olmaya çalışıyoruz. Ömrünüz uzun olsun, size çok ihtiyacımız var. Emeğiniz boşa gitmiyor hocam.”

Mustafa Çay yazıyor: “Böylesine kirlenmiş ve birçok insanın dini ticarete çevirdiği bir dünyada inancını yaşamak öylesine zor ki! Sizi çok uzun süredir takip ediyorum. Anlattıklarınız; din tüccarlarından, din adına siyaset yapanlardan öylesine uzak ki! Diğerleri el ayak öpmenin, din adı altında her tür-lü ahlaksızlığı yapmanın hesaplarını yaparken, siz birey odaklı bir inançtan söz ettiniz hep. Kur’an'ı anlamanın, onu papağan gibi tekrar etmekten çok farklı olduğunu dile getirdiniz. İçsel yolculuğumuzda çok önemli farkındalıklar kattınız bize.” 


Mustafa Ekmekçi, ‘Yaşar Nuri’ başlıklı bir şiir yazmış. Gönüldaşlarımızın vicdanlarına bir kayıt düşmek için veriyorum: “Geceleri çağırdı seni zaman Bir sana baktı bir geceye
Emzir dedi beni hiç nefes almadan İlmi emzir, tarihi emzir… Emdikçe emesi geldi gerçeği. Gece yoruldu sen yorulmadın Güneş vurdu kalemine Bir sana baktı zaman bir insanlığa Ve şöyle dedi: Sen sonsuzluğun çocuğusun! Kâğıda yazmıyorsun gerçeği Taşa kazıyorsun. Üzülme! Sana bağıranlar Zamana bağıranlardan farksız Sana bağıranlar korkak ve izzetsiz Onlar alçak ve mesnetsiz.”
'Atatürk'ün anlatmak istediği buydu!'
Başlığımız, Gaziantep’ten yazan bir okuyucumuzun Allah ile Aldatmak kitabımızla ilgili cümlelerinden biridir. Soner Özer adlı bu yüksek ferasetli ve berrak vicdanlı yurttaşımızın tarihsel önemdeki mektubunu halkımızın idrakine ulaştırmayı görev saymaktayım. Şöyle yazıyor: “Değerli hocam! Hangi samimi ve temiz Müslüman, hatta merak saiki ile de olsa, Müslüman olmayan insan vardır ki, şu soruyu, kendine sormamış, üzerinde düşünmemiş olsun: ‘Kur’an gibi bir kitabı, Hz. Muhammed gibi bir peygamberi varken, İslam âleminin ve Müslümanların perişanlığının, bitip tükenmek bilmeyen çilelerinin sebebi nedir? Müslümanlar ile aklın, bilimin, aydınlanmanın ve uygarlığın arasındaki aşılmaz, yıkılmaz duvarlar nedendir? Bunları kim ördü?’
“Yüzyıllar boyunca, ilim ve vicdan sahibi birçok insan, bu soruyu muhtelif yönlerden cevaplamıştır. Ancak, okuyunca görülüyor ki, o trajik, ıstıraplı sorunun, hiçbir kuşkuya yer bırakmayan, açık, net cevabı, derli toplu bir biçimde, ‘Allah İle Aldatmak’ adlı eserinizde verilerek, İslam kamuoyuna ve Müslümanların vicdanlarına iletilmiştir.”
“Allah İle Aldatmak kitabı, İslam’ın ve insanlığın, yüzyıllardır felaketi olmuş ve olmaya devam eden aldatışın, şeytanî şifrelerini çözmüştür.”

‘MÜKEMMEL BİR DAVA DOSYASI’
“Allah ile Aldatmak kitabı, hükme bağlanmış, mükemmel bir dava dosyası. Kılı kırk yaran bir soruşturma yapılıp müthiş bir iddianameye bağlanmış bir dosya. Allah İle Aldatma suçunun failleri olan ‘İdris sûretinde iblisler’ ve ‘Mürşit lakaplı müşrikler’ ile ilgili verilen hükmün isabeti hakkında, vicdanlarda, en küçük bir şüpheye yer bırakılmamıştır. Allah ile Aldatmak kitabı, Kur’an İslamı ile ‘tahakküm teolojisi’ne dayalı (günümüzün ünlü ve popüler tabiriyle) paralel, yapay İslamı birbirinden ayırıp Allah İle aldatmanın zalimlerini, tarih huzurunda mahkûm ediyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün de, Milletine anlatmak için çırpındığı bu değil miydi?”
“Karar gerekçesindeki şu satırların, okuyucunun hafızasından ve vicdanından, kolay kolay silineceğini sanmıyoruz: “Din temsilcilerinin, tarihsel kötülüklerinin eleştirilmesinin bir insanlık görevi olduğu, bugün artık herkesçe, hatta din temsilcilerince kabul edilmektedir.” 

ALLAH İLE ALDATMA VARSA KURTULUŞ YOKTUR
Müslüman halklar, Ortadoğu despotizmlerinin hesabına uygun olarak kutsallaştırılmış buyrukları din sanıyor, onları yaşıyor. Bu durumu çok iyi bilen aldatma sektörleri, halklara sürekli dini kullanarak yaklaşıyor, onları daha ilk anda elsiz, dilsiz hale getirerek istediği şekilde ve istediği oranda aldatıp sömürüyor. Müslüman halkın en büyük zaafı, dinini, uyanma ve sorgulama aracı olarak değil de uyuma ve susma aracı olarak kullanmasıdır. Bütün Müslümanların en büyük zaaflarından biri, belki de birincisi işte budur. En büyük zaaflarından biri bu olmasaydı, Kur’an “Allah ile aldatılmayın!” ihtarına gerek görür müydü! Bu­gün in­san­lık ve o ara­da Türk insanı, Allah ile al­dat­ılmama­nın en zor­lu dev­re­si­ni ya­şı­yor. Kü­re­sel ve or­ga­ni­ze al­dat­ma sektörlerinin fa­a­li­yet­te ol­du­ğu bir sü­reç­tir bu. İşte bunun içindir ki ‘Allah ile Aldatmak’ adlı kitabımızın küresel bir insanlık hizmeti verdiğine inanmaktayız.
Keramet, özgürlük ve onur demektir
Dün, 23 Nisan Bayramı idi. Bütün halkımıza, özellikle çocuklarımıza kutlu olsun! Bu bayramı bize hediye eden Müdafaayı Hukukçu, Kuvayı Milliyeci, kısacası Millî Mücadeleci dedelerimize hürmet ve şükranlarımızı arz ediyoruz. Özgürlük savaşımız kadar aydınlanma ve bağımsızlık şuurumuzun da öncüsü olan ölümsüz Mustafa Kemal’e tâzim ve minnet duygularımızı sunuyor, aziz hatırası önünde şükranla eğiliyoruz. Ve o büyük ruhtan, ona layıkıyla evlat olamadığımız için, onun mirasını tehdit ve tahripten uzak tutamadığımız için bizi affetmesini diliyoruz.

Kur’an, en büyük kerametin özgürlük olduğunu, insanı diğer varlıkların üstüne çıkaran meziyetin ondaki özgürlük cevheri olduğunu söylemekte, bu cevherin hayata geçmesi için kavram ve kurum düzeyinde tedbirler getirmektedir

Keramet, Müslüman dünyayı asırlarca akıl ve özgürlükten nefret eder hale getiren tarikat putçuluğunun dayatmaları değil, işte budur. Bu konu üzerinde birkaç yazıyla duracağız.

KUR’AN’IN KERAMET ANLAYIŞI
Kur’an terminolojisi üzerine ‘el-Müfredât fî Garibi’l-Kur’an’ adlı aşılmamış bir eser yazan Isfahanlı Râgıb (ölm. 502/1108) kerametin Kur’an dilindeki yerini bakın nasıl tanıtıyor: “Kerem ve keramet, Allah’ı nitelemek için kullanıldığında, Allah’ın belirginleşen ihsan ve nimetlerini ifade eder. İnsanı nitelediğinde ise insandan zuhur eden övülesi nitelik ve huyları ifade için kullanılır. Bazı bilginlere göre kerem, hürriyetle aynı anlamdadır, ancak hürriyet, küçük ve büyük bütün özgürlük değerleri için kullanıldığı halde keramet sadece yüksek nitelikli özgürlük değerleri için kullanılır.” (Râgıb, krm mad.)

Kur’an, kerem sözcüğünü, karşıtı olan zillet, pısırıklık, boynu büküklük, bağımlılık anlamındaki ‘hevn’ sözcüğüyle aynı ayette kullanmış ve iki kavram arasındaki zıtlığı çok açık biçimde göstermiştir: “Allah'ın hakir kıldığını/tasallut ve küçümseme altına soktuğunu lütuflandıracak/tasallut ve küçümsemeden kurtaracak kimse olamaz. Allah, dilediğini yapar.” (Hac, 18)

Bu ayette özgürleştirmenin karşıtı olarak kullanılan ‘yühin’ fiili, hevn ve hevan köklerinden gelen bir fiildir. Hevn ise Râgıb’ın beyanına göre, ‘kimsenin tasallut ve küçümsemesi altına girmemek ve kimseyi de tasallut ve küçümseme altında tutmamak’ demektir. Dikkat edilirse bu tanım, Türk Kurtuluş Savaşı’nın öncüleri olan Müdafayı Hukuk kadrolarının anlayışının bir tanımı gibidir. Cumhuriyet devrimlerinin temel felsefesi de budur.

Kerem kökünden sözcükler Kur’an’da elliye yakın yerde geçer. En çok kullanılan sözcük kerîm sözcüğüdür. 27 yerde kullanılmıştır. Allah’ın isim-sıfatlarından biri de Kerîm’dir. (Neml, 40; İnfitar, 6) Cebrail’in sıfatlarından biri de Kerîm’dir. (Haakka, 40; Tekvîr, 19) Kur’an’ın sıfatlarından biri de Kerîm’dir. (Vâkıa, 77)

Bütün bu kerim sıfatları, niteledikleri varlığın aynı zamanda bir özgürlük idesi veya kaynağı olduğuna dikkat çeker. Kerîm sözcüğü mübalağa (ileri derecelik) kipi olduğundan bu kaynaklık ileri derecede olacaktır. Onun içindir ki, biz, Kur’an Meali’mizde Kerîm sözcüğünü Kur’an için anlamlandırırken ‘özgürlüğün kaynağı’ dedik. Aynı şekilde, Esmaül Hüsna’nın Kerîm maddesini anlamlandırırken de Allah’ı ‘özgürlüklerin kaynağı’ diye nitelendirdik. İslam dünyası ise Kur’an’ı asırlardır, köleliklerin kaynağı olarak algılamaktadır.
Yarınlarımızın ışığı işte bu gençler!
Önce şu, filozof mektubu gibi içerikli, etkileyici ve sarsıcı mektubu okuyalım. Ve altını çizelim: Bu mektubu yazan, 19 yaşında bir genç. Yani neredeyse bir çocuk. Ama ne çocuk! Ruhunda aydınlığın, ümidin, sevginin, gayret ve fedakârlığın çiçekleri ağaca dönüşmüş bir ‘ümit ve gelecek çocuk’. Adı, Fuat Tıska. Şöyle yazıyor: “Ben 19 yaşındayım ve sizi 2 senedir takip ediyorum. Öncelikle size şükranlarımı sunuyorum. Dini öğrenmeye çalıştığım yıllarda, bana Kur'an mümini olmayı öğrettiniz. Ve Atatürk'ü savunmayı öğrettiniz. Atatürk'ü 'eleştiren', aslında söven adamlara o yaptıklarınız, dedikleriniz tamamen benim demek istediklerim. Hatta sizin o harikûlade Türkçeniz ile daha da iyisi. Yetmiş milyona hitap eden sanki benim!”

“1999 yılında yazdığınız bir yazıda 'çıplak uyarıcı'dan bahsediyor, çıplak uyarıcı iki yüzyıla yani 20. ve 21. asra hitap edecek diyorsunuz. Öte yandan siz ‘Atatürk yalnızca 20. asrın değil, 21. asrın da lideri olacak’ diyorsunuz. Sizin mehdi anlayışını kabul etmediğinizi düşünüyorum. O halde 'çıplak uyarıcı' olarak Atatürk bu iki yüzyıla hitap eden kişi midir? Bunu mu demek istediniz? Atatürk hurafeyi yıktığı için zaten Kur’anî anlamıyla bir uyarıcıdır. Sadece Kur'an'ı Türkçeye çevirtmesi yetmez mi?”

“Çevremde size dualarını eksik etmeyen, dua eden çok kişi var. Ben de, daha yaşamımın başı denilecek dönemde beni Kur'an ile tanıştırdığınız için şükran ve dualar ediyorum. Sağlığınıza duacıyım. Maun suresi ihlalinin kol gezdiği, hak sayıldığı ülkemizde, hakkın dili olan size elbette tepki olacaktır. Çünkü onlara göre siz haksızsınız. Ama neticede siz Hak'ka karşı sorumlusunuz, O'na hesap vereceksiniz; halka değil.”

Murat Keser yazıyor: “Afyonkarahisarlı Sünnî bir ailenin oğluyum. Yazılarınızı okuyup, televizyon programlarınızı dikkatle ve ibretle izlemekteyim. Dinimize ve ülkemiz insanlarına yaptığınız hizmetleri takdir duyguları içindeyim. Sizin gayretlerinizle Kur’an’ı okuyup düşünmenin ve aklı işletmenin ne kadar önemli ve elzem olduğunu fark ettim. Yüzyıllarca nasıl uyutulduğumuzu, nasıl aldatıldığımızı dehşetle idrak ettim. İnşallah milletimizin büyük çoğunluğu bunun farkına varır.”
“Öğrettiklerinizi büyük bir heyecanla yakın çevreme dilim döndüğünce anlatmaktayım ve kitaplarınızı tavsiye etmekteyim. Bu çabalarınızın bir gün meyvesini vereceğine gönülden inanmaktayım.”

“Çocukluğumdan beri kendi kendime Müslümanların yüzyıllardır süren geri kalmışlığının nedenini düşünüp durur ama bir cevap bulamazdım. Sizi okuyunca aradığım cevabı buldum. Uzun yıllar milletimizi aydınlatmanızı diliyorum.”

Yasin Kerimli Azerbaycan’dan yazıyor: “Sizin verdiğiniz mutluluk formüllerini alıp benimsedim. Sizin varlığınızla gurur duyuyoruz. Tüm konuşmalarınızda tükettiğiniz nefes, yazdığınız kitaplardaki harfler kadar teşekkürler.”

Erkan Duru yazıyor: “Kurtuluş Savaşının Kur’anî Boyutları adlı üç ciltlik eserinizin yayınlanmasını, bir annenin çocuğuna kavuşacağı günü bekler gibi heyecan ve sabırsızlıkla bekliyorum. Atatürk için dökülen gözyaşlarınız ‘cennet ırmağı’ olsun.”  
Tanrı ve tarih zalim toplumu cezalandırır
Murat Toklu yazıyor: “Yıllardır Allah ile aldatanlarla Maun mücrimleri konusunda insanları uyarıyorsunuz. İnsanlara mesajı direkt ve net veriyorsunuz. Adûdlar kadar angutları da uyarıyorsunuz.” “Tüm kalbimle bu anlattıklarınızı okuyorum ve sosyal medyada beni takip eden 5000’e yakın insana bu mesajları birebir aktarıyorum. Kitaplarınızı ve programlarınızı sürekli olarak tavsiye ediyorum. Her kitabınızdan 2 tane alıyorum; birini de Allahın bir kuluna hediye ediyorum.” “Şunu da tarafınıza arz etmek istiyorum. Nemrut’u küçük bir sinekle helâk eden Yüce Allah, bugünkü nemrutları helâk edemez mi? Eder ama etmiyor. Neden?”

Hakan Ürkmez’in mektubu, Murat Toklu’nun beklediği cevabın ta kendisi: “Yüce Allah’ın ‘Bir toplumun bireyleri kendi içindekini değiştirmedikçe ben o toplumun kaderini değiştirmem’ (Ra’d suresi, 11) ayeti sanki bugün için inmiş gibi.”

“Kur’an, firavunları destekleyen, onların yaptıklarını kabullenen, onların her türlü zulmüne boyun eğen kavmi hem bu dünyada hem ahirette lanetlemiş. Günümüze baktığımızda, özellik-le Müslüman âleminin düştüğü duruma projektör tutmuyor mu bu ayetler? Medenî ülkelerde marketin çatısı çöktü diye adamlar istifa ediyor, bizde, ülkenin çatısını çökertiyorlar ve hepsi yerinde kalmaya devam ediyor. ‘Yiyorlar ama iş de yapıyorlar’ sözünün lanet olarak bu ülkenin üstüne döneceğini düşünmeyecek miyiz?

Burak Solmaz yazıyor: “Ben Sürmene'li bir ailenin damadıyım. 25 yaşında evlendim. Eşimin babası Sürmeneli bir denizci idi. Bu dünyadan giderken arkasında öyle bir iz bıraktı ki, onu düşününce gözlerim doluyor. Ona karşı tam bir baba duygusu besledim. Bana söylediği bir cümle beni sizle tanıştırdı. Ben, eğitimi tastamam biriydim ama kayınpederimin karakterinin yüksekliği karşısında ezilirdim. Bir tartışma programında ekranda siz ve karşı konuk konuşuyordu. Kayınpederim döndü ve sizi işaret ederek şöyle dedi: “Bu adamın konuştuklarını bu akşam izleyenler hazmedemeseler de sözleri hepsinin hafızasına kazınacak. Eğer sen Allah katında onurunla, gururunla ve kâmil insan olmak adına yürüyeceksen işte o yolda bu adamla buluşacaksın.”

“Bu söz, beni sizin gittiğiniz yoldan yürümeye sevk etti. Kitaplarınızı okuyorum, Allah yolundan ayrılmamak için kendime sürekli telkinde bulunuyorum. İnsan olmak çok zor, bu yolda olmak çok zor. Yaşadığımız dönem, çevremizdeki insanlar bizleri Tanrı yolundan döndürmek için sanki bir uğraş içindeler. İşte siz öyle bir yerde duruyorsunuz ki, ışığınız ve fikirleriniz bizim bu yolu kaybetmememizi sağlıyor. Sokak TV'de ki programınız haftada bir yetmiyor hocam, bunu artıramaz mısınız?”

Erdal Turan yazıyor: “Siz bu ülkeye Allah’ın lütfusunuz. Bizi Kur’an’la, akılcılıkla tanıştırdınız. İlimde, imanda, irfanda hiç durmak olmadığını, hep ilerlemeye yelken açıldığını size bakarak çok net görüyorum. Sürekli akan bir pınar gibisiniz. Sizde bazen İmamı Âzam Ebu Hanîfe, bazen de Şemsi Tebrizî dile geliyor. Kur’an’ın Sokak TV’deki tefsirini dört gözle bekliyoruz. Ufuk açmaya devam edin. Hallâc-ı Mansûr adlı şaheseriniz, âdeta beni onun yanına götürdü.”
Bu mektubu vicdanlarınız okusun!
Bütün ateistlere, Kur’an’a kayıtsız kalanlara, hatta bütün Türkiye’ye söylüyorum: Aşağıda vereceğim mektubu çerçeveletip duvarlarınıza asın, ama ondan önemlisi, Türkiye’nin dertlerine reçete gibi duran bu mektubu vicdanlarınıza yazın. Bir mektup ama bin kitaba bedel. Bir varoluş hatasını düzelten yaşanmış bir deneyim. Fransızların ünlü tabiriyle bir ‘eksperyans vekü’

Tüm aydınlarımıza, özellikle aydın geçinenlerimize tam bir ibret dersi olan bu mektubu, Vedat Savaş adında yüksek vicdanlı bir adam yazmış. Ben, secdeye taşıdığım pek çok ateistten buna benzer mektuplar aldım ama bu mektup, Kur’an’a odaklanma açısından müstesna bir yazı. Buyurun, ibretle, ürpererek, biraz da gözyaşıyla okuyalım:
“Ben 50 yıllık hayatını ateist olarak geçiren bir kişiyim. Sokak TV’deki programa başladığınızdan beri sizinle birlikte hayatımda ilk defa Kur’an duyuyorum. Kur’an’ı okurken ilk önce kendimde var olan kompleksi yendim. Oturduğum her sohbette, her karşılaşmada lafı siyasete çekmek ve Firavunları eleştirmek bende son zamanlarda kompleks yaratmıştı. Şimdi yüzüme tokat patlatıyor Kur’an. Daha ilk surede ‘Oku’ emrinden hemen sonra benim gibi konuşmaya başlıyor. ‘Kompleksli olan, riyakâr olan, susanlardır; onlar dilsiz şeytanlardır; konuş’ diyor bana Kur’an.”

“Hele bir Maun suresi var ki! Nedir bu!!! Siz çevirirken bir şeyler mi ilave ettiniz buna?! Her sözü, her hecesi, her kelimesi nasıl oluyor da içimi titretiyor! Nasıl olur da bugünkü  Firavun’a söylenebilecek ve söylenmiş olan en güzel söz orada yer alır?!”
“Maun suresini dinlerken Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi geliyor aklıma. ‘Hadi, diyorum, Firavun, bu hitabeyi okullardan indirdin, ya ben Maun suresini normal okullara, hatta imam hatip okullarına asarsam ne yaparsın?!”

“Sizden bir isteğim var: Programınız Sokak TV’den izlenebildiği gibi Youtube’dan da izlenebiliyor ama ne yazık ki Youtube yasaklıdır benim ülkemde. Onlar hırsızlıklarını, makaralarını, cinayetlerini, pisliklerini gizlemek için yasakladılar belki ama aynı zamanda size de ulaşmamızı engellediler. Lütfen, çalıştığınız arkadaşlara söyleyin de bu videoları internette başka video sitelerine de yüklesinler. Buraya yüklenmiş her şey sonsuza kadar kalacak sanırım. Benim isteğim, İstanbul’da bir elinde Arapça, bir elinde Türkçe Kur’an olan annemin de sizi duyabilmesi. O hep bana kızan, ‘Of, sus, yeter, hep siyaset konuşuyorsun’ diyen annemin Maun suresini duyunca nasıl şaşıracağını görmek istiyorum. Lütfen, çalışma arkadaşlarınıza bildiriniz.”
“Sesinizin hiç kesilmemesini dilerim!”

İlker Dağ yazıyor: “Yaşım 28. Erzincanlı bir ailenin Alevi çocuğuyum. Hacı Bektaş ve Hz.Mevlana’nın aşk postundan nasip alan Seyyid Mahmud Hayrani aslındanım. Bugün Tunceli, Erzincan ve Sivas bölgesinde yerleşmiş Kureyşan ocağının bir ferdiyim. Dedebaba statüsünden geliyorum. Sizi 2 senedir takip ediyorum. Kur’an anlayışınız ve bilginiz, doğrusu aklımı fethetmiş durumdadır. Sizin gibi kâmil insan bizim Alevi-Bektaşi inancında Kâbe sayılır. Size ulaşmamız, cemal cemale olmamız, sizden bize bir nasihat, Kur’an bilginizden bir nasip var mıdır? Aklımızı, kalbimizi sizin Kur’an bilginizle meshetmemiz mümkün müdür?”
Gençlik felaketin farkında
Gençlik, ülkeyi yakıp kavuran ‘Allah ile aldatma felaketinin farkında. Farkında ama ellerinden tutan, yanlarında yürüyen yok. Gezi eylemleri münasebetiyle gördük ki, Allah ile aldatmanın yalancı ve talancı güç odakları, bu ‘farkında olan gençler’den çok rahatsızlar. Onların sabi yaştakilerine bile tahammülleri yok.

Allah ile aldatanların tahamülleri de yok, vicdanları da. Bunun içindir ki ‘farkında olan gençler’in haklarını, ümitlerini gasp ederek kendi haramzade çocuklarına Karunî servetler yığmanın gayretindeler. Bunu başarı sanıyorlar. Bunun bir zehirleme, bir cehenneme sevk etme olduğunun farkında değiller. Farkında olamıyorlar, çünkü Allah basiretlerini bağlayıp kalplerini mühürlemiş. Uyanışları ancak cehennemde olacak

Şimdi biz, meselenin farkında olan gençlerin en seçkinlerinden biri olduğunu gördüğümüz A. Topaloğlu’nun tarihsel bir ders gibi duran mektubunu kısmen özetleyerek okuyalım: “Üniversite 1. sınıfta öğrenciyim. Sizi tam anlamıyla takip etmeye başladığımda lise 3. sınıfa gidiyordum. Yaptığınız televizyon programını aksatmadan ağabeyimle birlikte takip etmeye çalışıyorduk. Toplumun genel kabulleri dışına çıkmanız ve alışılagelmiş şeylerin dışında konuşmanız dikkatimi çekiyor ve bu sayede bir şeyleri düşünmeye, sorgulamaya başlıyordum. Din hayatımız, toplumsal baskı ve gelenekçi anlayışla şekilleniyordu. Siz ilk defa bunların aksini  söyleyerek akla ve sorgulamaya önem vermemizi, Kur'an'ı anlayarak okumamızı söylüyordunuz. Korkmadan düşünmemizi söylüyordunuz. Daha önce kimse bize böyle şeyler söylememişti.”
“Küçüklükten beri Kur'an kurslarına gider ve sadece Kur'an'ı Arapça harflerle telaffuz ederdik. Kimse bize Kur'an'ı anlayarak okumayı söylememiş, kimse  insan haklarından, ahlaktan, iyi insan olmaktan bahsetmemişti. Çocuktum ve düşünmekten uzaklaştırılıyordum. Bir şeyleri sorgulamam istenmiyordu. 3 kere cumaya gitmeyenlerin dinden çıkacağı söyleniyordu. Ben de 3 kere cumaya gitmemiştim ve bir süre dinden çıkıp çıkmadığımı düşünüyor, korku içinde geziyordum.”

“Nihayet sizle tanıştım. Artık sorduğum sorulara akla ve mantığa uygun cevaplar bulabiliyordum. Ve en önemlisi bu soruların tümünün Kur'an'da cevabının bulunduğunu öğreniyordum. Sizle tanışmamdan sonra daha çok sorguluyor, daha çok düşünüyordum ve düşündükçe ufkum açılıyor, bir şeyleri daha iyi kavrayabiliyordum. Kur'an'ın dini ile dışarıda yaşanan din çok farklıydı. İnsanlar, farklı şeyler söylediğinizde sizi dinlemiyorlardı. Yaşadıklarının tersine bir şey söylediğiniz anda kâfir olarak nitelendiriliyordunuz.”

“İnsanlar, inandıkları şeyin yanlış olabileceğine ihtimal dahi vermiyorlar. Bir yandan toplumda böyle şeyler yaşanırken bir yandan da prof. unvanlı kişiler çıkıp sizin tam aksinize bunları destekliyor ve gelenekçi dine arka çıkıyorlardı. Evet, onları da dinliyordum, acaba bir şey öğrenebilir miyim diye ama hiçbiri akla ve mantığa uygun şeyler söylemiyordu. Ve en önemlisi sizin düşüncelerinizi belirtirken önümüze Kur'an ayetleri sunmanızın aksine bu prof. unvanlı kişiler hadis patentli şeyler söylüyorlar, her şeyi bu hadisler üzerinden anlatıyorlar.”

“Birçok insan, akıl ve mantığı geri plana atmakta, hissiyat ve sanıyla konuşmakta. Önlerine sürülen Kur'an ayetlerine, doğruluğu belli olmayan hadislerle karşılık vermekteler.”

“Ben şimdi Kur'an'da söylendiği gibi elimden geldiğince aklımı işletmeye çalışıyorum.” 
Kitapsızlık türleri üstüne
Kitap, İslam literatüründe, özellikle fıkıh dilinde Kur’an anlamında kullanılır. Zaten Kur’an’ın adlarından biri de Kitap’tır. Kitap, Türkçe’de Kur’an anlamında kullanıldığında büyük harfle yazılır. Bu yazımda ben de ‘Kitap’ı Kur’an anlamında kullanacağım. Böyle kullandığımızda kitapsızlık, Kur’ansızlık veya Kur’an’a karşı çıkış ifade edecektir.

İslam dünyasında genel bir kitapsızlık var. Çünkü Kur’an’ın getirdiği din Kur’an’ın dışına çekilerek birtakım siyasal hesaplara göre yapılandırılmış. Kur’an’ın adı kullanılıyor ama mesajları devre dışı tutuluyor. Bu siyaset, tarihsel misyonu, Kur’an’dan ve Hz. Muhammed’den intikam almak olan Emevîlerin siyasetidir.

Kitapsızlık siyasetinin mimarı ve prototipi, Sıffîn Savaşı sırasında yenilince Kur’an sayfalarını mızrakların ucuna takıp “Aramızda bu kitap hakem olsun!” diyerek Müslüman askerleri kandıran ‘meliki adûd’ Muaviye’dir. Hz. Ali, bu adûd oyunun bir Emevî oyunu olduğunu, bu zorbanın, Kur’an’a imanının bulunmadığını, yaptığı her işin Kur’an’a aykırı olduğunu, yana yakıla anlatmaya çalıştıysa da askerleri “Biz Kur’an’ı hakem yapalım” diyen bir adama kılıç çekemeyiz” diyerek savaştan vazgeçtiler. İslam dünyasının kaderi işte orada karardı.

Kitapsızlık illetinin baş mimarı Emevîler, özellikle ‘Müslüman ciğeri yiyen karının oğlu’ diye anılan Muaviye’dir. Dincilik, tarih boyunca bu Muaviye şeytanetini ustalıkla kul-lanmıştır ve bugün de kullanmaktadır. Buradan bakıldığında şu gerçek görülür: Dinci-liğin baş önderi, hatta peygamberi Muhammed değil, Muaviye’dir.

Kur’an’a açıkça karşı çıkan inkârcı kitapsızlar da vardır, olacaktır. Bunların büyük ço-ğunluğu solcu kitapsızlardır. Rozet Atatürkçüsü kitapsızlarla liberal denen orta malı ki-tapsızlar bunların hemen ardından gelir. Ancak, Müslümanların hayatını ve geleceğini dikenleyen namert kitapsızlık, dinciliğin eseri ve yöntemidir. Bu kitapsızlıkta ilke şudur: Kur’an’ın kâğıtları baş üstüne, hükümleri ayak altına.

DİNCİ KİTAPSIZLIĞIN YARATTIĞI BÖLÜCÜLÜK

Bugünkü Türkiye’ye baktığımızda kategorik olarak iki tür Kitapsızlık olduğunu görüyoruz: 1. Dinci kitapsızlık veya Emevî kitapsızlığı, 2. İnkârcı kitapsızlık.

Dinci kitapsızlık, dini alabildiğine istismar eden, kitleleri Allah ile aldatan, bunun aksamadan sürmesi için de Kur’an hükümlerinin devre dışı tutulduğu bir dini esas alan kitapsızlıktır. Bu kitapsızlık, bizzat Kur’an tarafından ‘şeytanın yakın arkadaşı olmak’ diye tanıtılmıştır. Bu kitapsızlık, yine Kur’an’ın deyişiyle, dini Kur’an’dan koparıp uydurulmuş birtakım hizip kitaplarına teslim ederek İslam’ı bölüp parça parça etmektir. Dinci kitapsızlığın yaptığı esas iş budur. Onun içindir ki, bu ülkede esas bölücülük dinci kitapsızlığın yaptığı bölücülüktür. Ve bendeniz bu bölücülüğe otuz küsur yıl önce dikkat çeken bir adamım. Dinletemedim, söylediğimde üstüme yürüdüler.

O zaman üstüme yürüyenlerin bugün hepsi belasını buldu. Dinci kitapsızlık artık etnik-terörist bölücülüğe rahmet okutuyor. Dinci bölücülük, etnik bölücülüğü de yanına alarak ülkeyi mahvediyor. Dinci kitapsızlığın karşısında, büyük çoğunluğu inkârcı kitapsızlar olmak üzere koca bir angutlar gürühu var. Güruh büyük ama hiçbir işe yaramıyor.

Angutlar güruhu, basiretsiz eylemleriyle dinci kitapsızlığa sürekli puan kazandırıyor. Dinci kitapsızlık canını yakınca da “Laiklik, Atatürkçülük elden gidiyor” diye ciyak ciyak bağırıyor. Zavallı angutlar güruhu, senin de sana bel bağlayanların da vay haline!
Boko Haram gökten inmedi (1)
Başlığı şöyle de atabilirdim: “Karşınızdakilerin Ne Olduğunu İyi Bilin!” Evet, ey Türkiye, Müslümanlar ve ey dünya! Karşınızdakilerin ne olduğunu, kim olduğunu iyi bilin! Dünya gündemi ‘İslamcı terörist’ diye anılan Boko Haram örgütünün özellikle kadınlara, kız çocuklarına uyguladığı vahşet ve dehşeti konuşuyor. Daha doğrusu bu dehşet ve vahşet karşısında ürperiyor, titriyor, nefretle doluyor. Boko Haram, Batı emperyalizminin kullandığı dehşet çetelerinden sadece bir tanesi. Dehşetlerini Anadolu’da seyrettiğimiz Hizbullahlar, Boko Haram’dan geri miydi!

İslam dünyası denen coğrafyalar Boko Haramlarla doludur. Türkiye de ‘uykuya yatmış Boko Haramlar’la doludur. Fırsatı bulup ayaklarını sağlam bastıklarında hepsinin Boko Haram’a rahmet okutacağından şüphesi olanların aklına şaşarım. Boko Haram veya bir başkası… İsimler üzerinde çakılıp kalmak yerine bu kanlı ve azgın zihniyetin arka planını, İslam tarihi içindeki temel mirasını irdelemek ve yarayı tedaviye oradan başlamak lazım. Tek çare budur. Biz bunu yıllar ve yıllardır söyleyip yazdık ama ne emperyalist Batı’ya anlatabildik ne de bizdeki uzantıları olan Batıcı angutlara. Dincilerin zaten bunu anlamak gibi bir niyetleri yok. Onlar, şu veya bu şekilde bu zihniyete eklemli. Hatta önemli bir kısmı bu zihniyetten besleniyor.

Boko Haram veya benzeri zihniyetler müşrik zihniyetlerdir; İslam tabelası altında şirk pazarlayan zihniyetlerdir. Aynen, izinden gittikleri Emevî saltanatçılığı gibi. Zaten egemen kılmak istedikleri düzen, Emevî saltanat dinciliğidir. Nijerya’daki hayalleri de budur, Suriye’deki de budur, Türkiye’deki de budur.

OLMAK YA DA OLMAMAK MESELESİ
Müslümanların da insanlığın da meselelerinin meselesi budur. Bunu anlamadıkça mutlu, huzurlu, aydınlık bir dünya veya Türkiye kurmanın imkânı yoktur.
Kur’an mümini aydınların bunu hem dünyaya hem de Türkiye’ye anlatmaları gerekiyor. Bunu yapmadıkları sürece kıldıkları namazlar onları Allah katında aklamayacaktır. Kur’an mümini aydınlar bu görevlerini savsaklarsa insanlık, ‘İslam’ adı altında dehşet ve cinayet üreten bu şirk çetelerinin açtığı yara yüzünden akıl almaz acılara maruz kalacaktır.

Nedir Boko Haram zihniyetinin tarihselmüşrik arka planı?
Asrısaadet’teki Müslüman ordunun komutanı Hz. Hamza’nın Uhud harbi sırasında ciğerlerini söküp yiyen Hind’in (müşrik ordunun başkomutanı Ebu Süfyan’ın eşi) iman torunlarıdır bunlar. Bunların zihniyet mirasının anası bu Hind’dir. Bu kadının sahabî neslince belirlenen lakabı ise ‘Âkiletül Ekbâd’ yani ‘ciğer söküp yiyen kadın’dır. Bu Hind’le Ebu Süfyan’ın oğlu olan Muaviye’nin lakabı da ‘İbn âkiletil Ekbâd’, yani ‘Ciğer söküp yiyen kadının oğlu’ olarak belirlenmiştir.
Bu ana ile bu babanın zihniyet ve inanç mirası üzerine oturan Emevî saltanat dinciliği, bugünkü dincilerin ve onların ‘caydırıcı gücü’ olan dehşet çetelerinin metafizik ve siyasal zemini, dayanağıdır. Biz bunların günümüzdeki icraatını ‘Emevî faşizmi’ veya ‘Emevî despotizmi’ diye tanımlarken sürçi lisan etmiyoruz. Ezbere konuşmuyoruz. Ne dediğimizi, nelere dayandığımızı çok iyi biliyoruz.
Boko Haram Gökten İnmedi (2)
Boko Haram zihniyetinin tarihsel iman ve zihniyet kaynağını bir önceki yazımda vermiştim. Boko Haramların iman ve zihniyet kaynağı olan Emevî’den yani o günkü Hint ve Muaviye’den beklenebilecek her şeyi onların devamı olan bugünkü dincilerden bekleyeceksiniz. Ve onlardan beklenemeyecek hiçbir şeyi bunlardan da beklemeyeceksiniz. Bunlardan beklenemeyecek bir numaralı değer, Kur’an’ın Allahı’na imandır. Emevî’nin Tanrısı Kur’an’ın Allahı asla olmamıştır. Olduğunu düşünenler feci âkıbetlerle yüz yüze geldiler; arkalarından gelen nesillerin de tarifsiz acılar çekmesine sebep oldular.

Emevî zihniyetinden insan haklarına saygı bekleyenler büyük hüsranlara uğramışlardır ve uğrayacaklardır. Bunların büyük babaları olan Ebu Süfyan, yani Muaviye’nin babası, Kur’an tarafından ‘şeytan’ olarak nitelendirilmiştir: “İşte size şeytan. O, kendi dostlarını korkutur/sizi dostlarıyla korkutur. Eğer inananlarsanız onlardan korkmayın, benden korkun!” (Âli İmran, 175)

O halde Bütün Emevîler ve Emevî takipçileri, şeytanın çocuklarıdır. Şeytandan anlayış, mer-hamet, vicdan, paylaşım, uzlaşma beklemek akla ve insana ihanet olur. Bu hayatî meselenin ayrıntılarını, ‘Kur’an-ı Kerim’de Lanetlenen Soy’ adlı eserimizde okuyabilirsiniz.

MÜDAFAAYI HUKUKÇULARIN HATASI
Cumhuriyet’in kuruluş günlerinden itibaren ve ne yazık ki, büyük Atatürk de dâhil, Müdafaayı Hukuk öncüleri bu Emevî takipçilerine her zaman (en azından çoğu zaman) merhametle yaklaşarak varoluşlarının en büyük hatasını işlediler ve bu hatanın faturasını hem kendileri çok ağır biçimde ödedi hem de çocukları ve takipçileri.

Büyük Atatürk, karşısındakilerin Hint ve Muaviye’nin zihniyet çocukları olduğunu bilemedi, çevresindekiler de bilemediler. Müdafaayı Hukukçular, Milli Mücadele düşmanı hainlere, Kur’an’ın öngördüğü hıyanetin karşılığını vermediler, onları âdeta korudular, kucakladılar. Karşılık ortada. Bugün hâlâ bu kahırlı faturayı ödemekteyiz.

Soruyorlar: “Atatürk’ün hiç hatası yok mu?” Elbette ki var. Atatürk’ün en büyük hatası, Emevî dinciliğinin devamı olan hainlere her şeye rağmen ‘insan’ muamelesi yapmasıdır. Kur’an onları şeytanın çocukları ve mel’unlar olarak niteledi, Müdafaayı Hukukçular onlara hümanistçe davrandı. Ve tarih bu hatanın faturasını bizlere ödetti.

Aynı hata, çok ibret verici bir tarzda, bugünün kılık değiştirmiş Muaviyeleri için sergilenen yaklaşımda işlendi. Emevî dinciliği ve Muaviye mirasçıları bugün, o hatayı işleyenlerin canlarını yakmaktalar.
 
Sözümüzü, İslam düşünürü Musa Carullah’ın şu cümlesi ile bağlayalım: “Sahte bir din, belaların belası ve bütün fitnelerin baş sebebidir.”
Kur’an’ ın kader anlayışı (1)
Kader; Kur’an’da tabiat kanunları, varlığın değişmez yasaları anlamında kullanılır. Sünnetullah tabiri de bu anlamdadır. Ahzâb 38, kader ile sünnetullah tabirlerinin eşitliğini bildiriyor. Elimizdeki geleneksel akait kitaplarındaki kader anlayışının Kur’an’daki kader kavramıyla bir ilgisi yoktur. O kitaplar yoluyla asırlardır taşınan ve bizlere öğretilen kader, sürüleştirilmiş bir toplum yaratmak isteyen saltanat odaklarının kitleyi uyuşturmak için oluşturdukları Kur’an dışı bir anlayıştır. Bu anlayışla Müslüman kitlelerin getirilmek istendiği yerin ne olduğunu, İslam’ın temel kabulleri gibi benimsettirilen ‘ilkeler’den seçtiğimiz şu birkaç örnek çok iyi göstermektedir:
1. Devlet başkanı, ahlaksızlık da zulüm de işlese azledilemez.
2. Sapık ve zalim bir imamın peşine de olsa namazı cemaatle kılın.
3. Dünya, müminin cehennemi, kâfirin cennetidir.
4. Her insanın cennetlik veya cehennemlik olacağı, önceden belirlenmiştir.

İnanç manifestosunun içine sokulan bu Kur’an dışı hezeyanların tümü Emevî yalanıdır. Bu kader anlayışına teslim edilmiş kitlelerin yarınlara ümitle bakabilmelerinin biricik koşulu, ‘gelecek bir kurtarıcı-mehdî’ beklemektir. Çünkü bu kitlelerin ‘gerekeni yapma’ azim ve iradeleri felce uğratılmıştır; onlar ancak göklerden gelecek olanı bekleyebilirler.
Kur’an’da, bugün dayatıldığı şekliyle bir kader kavramı olmadığı gibi, ‘kadere iman’ diye bir tâbir de yoktur. Türkiye’de bu gerçek, İslam ilahiyatının dahi bilgini Prof. Dr. Hüseyin Atay tarafından 1960 yılında yayınlanan ‘Kur’an’da İman Esasları’ adlı doktora teziyle ortaya konmuştu. Bu, çağdaş ilahiyat literatüründe ilk kez telaffuz ediliyordu. Prof. Atay bu tezi yüzünden, Ehlisünnet inancını bozmakla suçlandı. Oysaki bu gerçek, Hüseyin Atay’dan çok önce yaşamış bilginlerce de dile getirilmiş ama üstü örtülmüştür.
Ehlisünnet adı altında Ebu Süfyan'ın oğlu Muaviye ve işbirlikçilerinin ideolojileştirdikleri Cahiliye kabullerini pazarlayan Arapçı dincilik çevreleri, acaba bu gerçeği bilmiyorlar mı? Bilmiyorlarsa cehaletlerinden, biliyorlarsa, iftiracılıklarından utanmalıdırlar. Şimdi, meselenin gerçek Ehlisünnet inancındaki durumuna bakalım:
Ahkâm ayetleriyle ilgili ilk tefsir kitabının sahibi sayılan ve gerçek Ehlisünnet’in baş imamı olan İmamı Âzam’la aynı yıl ölen Mukaatil bin Süleyman (ölm. 150/676), iman konusunu anlatırken Allah, ahiret, melekler, kitap ve nebilere imanı sayar ama kadere iman diye bir şarttan söz etmez. (Mukaatil b. Süleyman, Tefsîru’l-Hams Mie, 12-13)

Ehlisünnet inancının temel kitaplarından bazılarını yazmış bulunan ünlü Matürîdî kelamcısı ve Hüseyin Atay’ın kaynağı olan Ebul Muînî (ölm. 508/1115), Tabsıratü’l-Edille adlı eserinde, kader konusunda Hüseyin Atay’ın söylediğinin aynısını söylüyor. Atay’dan 850 yıl önce. Nesefî, anılan eserinde imanın şartları konusunda şöyle diyor:
“İman esaslarına gelince bunlar 5 tanedir: 1. Allah’a, 2. Meleklere, 3. Kitaplara, 4. Peygamberlere, 5. Âhirete iman. Aynen bunun gibi ibadetler de 5’e ayrılır.” (Nesefî, Tabsıratü’l-Edille, 2/92) Nesefî burada iki Kur’an dışılığı aynı anda düzeltmiştir:
1. Kur’an’ın gösterdiği iman esasları içinde kadere iman diye bir şey yoktur,
2. Geleneksel kabullerin ‘İslam’ın Şartları’ diye öne çıkardığı beş kavram, İslam’ın şartı değil, İslam’daki temel ibadetlerdir. İslam’ın şartları Kur’an’ın bütün hükümleridir.
Kur’an’ın kader anlayışı (2)
‘Kadere iman’ tabiri, İslam inançlarının içine, hadis diye ortalıkta dolaştırılan bir söze dayanılarak sokulmuştur. Oysaki o söz, bugünkü kader anlayışını savunanların deyimiyle bir ‘haberi vâhit’tir, yani Peygamberimizden bir tek kişinin rivayetidir. Ve hadisçilerin de kabul ettikleri bir kurala göre, haberi vâhit imanla ilgili konularda delil olmaz. Kader sözcüğü, Kur’an’da 11 yerde geçmekte ve tümünde de ‘ölçü’ anlamında kullanılmaktadır. Türkçe’deki ‘miktar’ (Arapça özgün şekliyle mikdar) sözcüğü de ölçü anlamındadır ve kader kökündendir.

Allah her şeyi bir ölçüye göre yapıp yönetmektedir. Platon’un güzel deyimiyle “Tanrı hep geometri kullanmaktadır.” Gökten su ölçüyle iner (Müminûn, 18; Zühruf, 11); inen suyun yeryüzünde vadilerde dolaşması bile ölçüyledir. (Ra’d, 17) Topraktan pınarlar fışkırması, fışkıran suların birleşmeleri yine belli bir ölçüye göredir. (Kamer, 12)

Tüm bu ölçüye bağlılıklar, kader kelimesi veya türevleri kullanılarak ifade edilmiştir. Ve bu ifadelerle önümüze konan kader kavramının temel amacı, insanın fiillerinin belirlenmiş olduğunu değil, varlık ve oluşta rastlantının bulunmadığını göstermektir.

Kur’an, kader kavramıyla ‘sünnetullah’ da denen tabiat kanunlarını kastetmektedir. ‘Kader asla değişmez’ söyleminin Kur’ansal anlamı budur. Bu kullanım, şu ayetlerde herkesin anlayabileceği açıklıktadır: Ra’d, 8, 17; Hicr, 21; İsra, 77; Fâtır, 43;Müminûn, 18; Ahzâb, 38, 62; Şûra, 27; Zühruf, 11; Fetih, 23; Kamer, 49; Talak, 3; Mürselât, 22.

Kader kökünden gelen ve ölçüye bağlamak anlamında olan ‘takdir’ sözcüğü de tabiat kanunları, değişmez ölçüler, yani sünnetullah anlamında kullanılmıştır. Bu kullanıma göre, Ay ve Güneş’in belirlenmiş ölçülere göre seyretmeleri, kısacası, irade sahibi tek yaratık olan insan dışındaki tüm varlıkların, her türlü iş ve oluşun, her türlü yaratılış ve yaratışın seyri değişmez kurallara, bağlanmış, determine edilmiştir.

İnsana gelince, onun için, kader kavramının, tabiat kanunlarının değişmezliği dışında herhangi bir değişmezlik getirmesi söz konusu değildir. Çünkü insan özgür iradeye sahip tek varlıktır.

Kur’an’daki kaderin anlamı budur. Ve bu anlamda bir kaderin değişmezliği, Allah’ın tabiata, varlığa koyduğu yasaların değişmezliğidir ki, Kur’an bunu açıkça ve defalarca ifade etmiştir. Bu değişmezlerin insanın fiilleriyle, iradesi ve özgürlüğü ile bir ilgisi yoktur. Oradaki değişmezlik, kanunların Yaratıcı tarafından koyulmasıdır; insan fiillerinin Yaratıcı tarafından önceden belirlenmesi değildir.

Biz, varlığın ve evrenin yönetimine, ontolojik yapıya ilişkin kanunlar koyamayız; bizim böyle bir yetkimiz yoktur. Ama biz, kendi fiillerimiz ve yönetimimizle ilgili kanunlar koyarız ve koymalıyız.

Kur’an’daki kader, İbn Teymiye’nin deyimiyle, yaratılışla ilgili ontolojik bir kavramdır; davranışlarla ilgili bir kavram değil. (İbn Teymiye; el-Furkan, 98-99)
Yine İbn Teymiye’nin ifadesiyle kader, Allah’ın yaratış ve dileyişiyle ilgili bir kavramdır, buyrukları ve hoşnutluğu ile ilgili bir kavram değil.

Kemal Sağır yazıyor: “Bildiklerinizi sonuna kadar paylaşın, yayınlamadıklarınızı ne olur çabuk yayınlayın. Sadece Türkiye değil İslam âlemi de doğrular ile yanlışları tartsın ve dünya, İslamiyet’in bize anlattıkları gibi olmadığını görsün de gerçek Müslümanın Allah diye diye boğaz kesenler olmadığını bilsin.”
'Atatürk'le Aldatmak' kitabı yayınlanacak!
Onur Aytacoğlu yazıyor: “Yaklaşık 15 senedir USA’de yaşayan, Türkiye’de ki gelişmeleri internet aracılığı ile takip eden birisiyim. Yaklaşık bir senedir haftalık yaptığınız programları youtube üzerinden izliyorum. İtiraf etmeliyim ki verdiğiniz bilgiler sayesinde dinimizin çocukluğumuzda öğrendiğimiz dinden çok farklı ve çok mantıklı olduğunu öğrendim. Kur’an çevirinizi hemen hemen her gün okuyorum.”

“Katıldığınız Ruhat Mengi’nin programını youtube üzerinden izlerken laiklik ve rakı konusunda diğer kişiler ile tartışmanızı dinledim. Siz bunu sadece bir örnek olarak verirken, oradaki katılımcıların nasıl böyle bir tepki verdiğini anlayabilmiş değilim. Sizin hep soylediğiniz angutizm gerçekten had safhada. Atatürkçülerin Atatürk’ü, dincilerin dini bilmediği Türkiye’de, bu cahilliğin yarattığı kutuplaşma gerçekten ağlanacak bir olgu. Umarım bahsettiğiniz ‘Atatürk’le Aldatma’ adlı kitabınız bu sorunun çözülmesinde bir çare olur.”

Aziz Âşık yazıyor: “Bu iletiyi size 17 yaşındaki bir lise öğrencisi olarak yazıyorum. Yaklaşık 2 senedir sizin kitaplarınızı ve videolarınızı takip ediyorum. Bu videolar ve kitaplardan edindiğim bilgilerden dolayı size teşekkür etmeyi bir borç biliyorum. Kur’an-ı Kerim’i kendi dilimde okuduysam, şu an yaşamımın bir gayesi olduğunun farkına vardıysam, insanları içlerinde oldukları yanlış dinsel inanışlara karşı uyarabilecek bir güvene sahipsem bu sizin sayenizdedir.”

“Son olarak söylemek isterim ki, sizin bu millete ve ümmete kattıklarınızı birçok insan anladığında iş işten çoktan geçmiş olacak. Sizin gibi birisiyle aynı dönemde yaşamış  olmamın  ve sizin gibi bir insanın benim dilimde bu denli muazzam eserler vermesinin Allah’ın bir lütfu olduğunu düşünüyorum ve yine  Allah’ın huzurunda size tekrar ve tekrar teşekkür ediyorum.”

Müyesser Karaibrahim yazıyor: “Siz ülkemize, toplumumuza armağansınız. Varsın anlayamayanlar kendi egoları içinde kıvransınlar. Mustafa Kemal'i anlamadıkları gibi. Siz bir devrim yaptınız ve ülkemin tarihine iz bıraktınız. Ve eyleminiz sürüyor. Ne mutlu bize, çocuklarımıza, torunlarımıza.” “Siz bir evrensiniz. Sığ olanların küstahlığı sizi incitmesin.” “67 yaşında bir ilkokul öğretmeniyim. Ülkeme ve şehitlerimize olan borcumu ödemeye çalışıyorum. Sizin hizmetleriniz karşısında kum tanesi olmaya çalışıyorum.”

Özgür Gedik yazıyor: “Sizi tarih kitaplarından değil de yaşarken tanıma fırsatı bulduğum için Allah'a çok müteşekkirim. Beni ben yapan fikrî ve ilmî yapıtaşlarımın %90'ının mimarı siz oldunuz. Ben, sizin rehberliğinizde, Kur’an ışığında Allah ve insanlık yolunda yaşamaya gayret ediyorum. Fakat ben şimdi çevremdeki sözde Müslüman ama gerçekte zalim insanlar tarafından ateist ilan edildim. Kuran'ın ışığında yaşamak demek ki ateistlikmiş. Ben Kur’an'ı' okuduğum için ne dediğimi biliyorum, ölsem Kur’an'dan vazgeçmem. Ben Kur’an'a inanıyorum. Bana sataşanların tarlalara gübre bile olamayacaklarını biliyorum. Sonsuz hürmetler.”
Sorular ve cevapları
Bizi yıllardır takip eden bir grup aydın adına sorulan aşağıdaki soruları ve cevaplarını dikkatle izleyelim.

M. Kemal Sağır yazıyor: “Bu soruları birçok formasyona sahip olduğunuz için, sadece Türkiye değil, bir ‘dünya değeri’ olduğunuz için sizin cevaplamanız isabetli olacaktır.
 “Bir din bilgini olarak cevaplamanızı istediğimiz sorular:
1. Birbirini boğazlayan cihatçılar, sürekli aldanan ve aldatıldıklarını söyleyen devlet adamları, Allah ile aldatıp dini kullananlar, hırsızlıklarını sadaka ile meşrulaştıranlar İslam dini içinde nasıl barınıyor?
2. Bu tür insanları buraya çeken nedir?
3. Müslüman olduğunu söyleyen bu insanlar bu davranışları nasıl ve neden yapar?
4. İslam bu davranışları neden terbiye edememiştir ya da bu ruhlarda baskın olan ne var ki böyle davranıyorlar?
5. Bu ruhlar nasıl ıslah edilir?”

“Bir hukuk adamı olarak cevaplamanızı istediğimiz sorular:
1. Yargılanma süreçleri nasıl böyle mesnetsiz olabiliyor?
2. Böyle devasa davalarda ‘Ben yanılmışım, beni kandırmışlar’ diyen savcı, avukat, hâkimlerin bir sonraki kararları şüphe uyandırmaz mı?
3. Allah inancını hukuksuzluk aracı yapan bir zihniyetten insana hayır beklenebilir mi?”

“Felsefeci bir insan olarak cevaplamanızı istediğimiz sorular:
1. Bütün bu olup bitenlerin bir üst plan mantığı muhakkak var. Bu mantık nedir ve nasıl işler?
2. Bu mantığın değişmesi için ne yapılmalıdır?” 

Soruların tümünün ayrıntılı cevapları elliyi aşkın eserime yayılmış olarak verilmiştir. O eserler, bu ülke için bir tür ‘okul’ niteliğindedir. Söylemek zorundayım ki bu ülke, o eserleri layıkıyla okumadan, maruz kaldığımız Allah ile aldatmanın yarattığı ıstıraplardan kurtulamaz.

C. Filizli yazıyor: “Bir gece yarısı sizi rüyamda görüp sabahı bile beklemeden uyanabiliyorsam, uyandığımda bu ülkede bir şeylerin değişebileceğine hâlâ inandığımı fark ediyorsam, bu duygularımı saat 3.50 itibariyle acele sizinle paylaşma ihtiyacı hissediyorsam bu milletin hâlâ umudu var hocam.”

Fatih Ayhan yazıyor: “Hurafeye ve cehalete teslim olmuş anlayışın nasıl bir illet olduğunu bize hep Kur'an penceresinden açıklıyorsunuz. Bu ne güzel bir yol ve yöntemdir. Hakkı ve adaleti yazılarınızda dile getirdiğinizden kuşkumuz yok. İlminize ve bilgi birikiminize her zaman güvendik. Asırlardır milletimize anlatılmayan Kur'an hakikatlerini eserlerinizle dile getirip bilgilenmemizi sağladığınız için teşekkürler ediyoruz. Bizlere çok şey öğrettiniz ve öğretmeye devam ediyorsunuz. Size dualar ediyoruz.”
Dini de sorgulayın ateizmi de!
Cihan Erdoğan yazıyor: “Çok büyüksün be hocam! Sana pek çok ateistten benzer içerikli postalar geliyordur; bu yüzden aynı şeyleri tekrar etmek istemiyorum. Ben, Allah’a inanan biri değilim ama ‘Yaşar Nuri Öztürk bir şey söylüyorsa boşuna söylemez’ diyerek defalarca ateizmimi sorguladım. Eğer Allah varsa ve her şeye muktedirse ondan tek bir isteğim var: Benim ömrümden alıp sana versin. Bu millete sen lazımsın. Yaşadığın her fazla gün, değerlendirilmesi gereken bir fırsattır.”

Cihan kardeşim! Tanrı’nın bana biraz daha fazla ömür vermesi için senden bir miktar aşırmaya ihtiyacı olamaz. Tanrı ikimize de mutlu ve insanca bir ömür versin. Uzunluğu ve kısalığı çok önemli değil. Yaratıcı bir ömür olsun, yeter. Sen, ateizmini de dini de sorgulamaya devam et, kardeşim. Eşek gibi inanmaktansa sorgulama pahasına inanmamak (veya inanmamak pahasına sorgulamak) daha insancadır. Kur’an’ın bana öğrettiği gerçeklerden biri de budur. Zaten bunun aksini isteyen bir kudrete Tanrı denemez.

Kendisinin sorgulanmasından mutluluk duymak, Tanrı’nın şanındandır. Güçlü olan, sorgulanmaktan sadece keyif alır. Ve Tanrı çok güçlüdür. Hesap basit ve açık: Sorgulayan, akıl değil mi? Aklı yaratıp “Bunu işletin, işletmezseniz üstünüze pislik indiririm” (Yunus suresi, 100) diyen, Tanrı değil mi? O halde, Tanrı, sorgulanmaktan asla çekinmez. Dinciler bunun aksini din zannettikleri içindir ki, ‘secdeli hayvan’ olmaktan kurtulup bir türlü insan olamıyorlar.

Sinan Çakan yazıyor: “Din konusunda üstü örtülen gerçekleri ortaya koyarak ilahiyatçı, araştırmacı, yazar vs. birçok insana konuşma cesareti verirken bir sanat tarihçisi olan benim de ufkumu genişlettiniz. Bugüne kadar birçok konuda kitaplar yazdınız, Mûtezile mezhebi ile ilgili de bir kitap yazmanıza değer diye düşünüyorum.”

Mehmet Kale yazıyor: “36 yaşında bir makine mühendisiyim. Bir süreden beri Tayland’da iş yapıyorum ve bu maili de oradan yazıyorum. Bizlere vermiş olduğunuz değerli bilgiler ve eserlerinizden ötürü size teşekkürü bir borç biliyorum.”

“Küçükken Kur’an kurslarına giderdik. Özellikle Ramazan ayında. Bilmediğimiz, anlamadığımız halde Kur’an ayetlerini dinlerdik. Üniversite çağlarında bir kez Kur’an’ı okumaya çalıştığımı hatırlıyorum ama bende korkudan başka bir izlenim bırakmamıştı. Tanrı’nın varlığından kuşku duymuyordum ama Kur’an konusunda anlamsızlıklar içindeydim. Çevremdeki hocalar beni tatmin etmiyordu. Hepsi aynı cümleleri, hadis olarak söylenenleri tekrarlıyordu. Oysa benim içimde boşluk vardı ve bu boşluk benim vicdanımı kanatıyordu.”

“Sonraları sizin eserlerinizi okumaya başladım. Kur’an’ı da sizin mealinizden okumaya başladım. Ayet ayet okuyordum, düşünüyordum. Okudukça, düşündükçe ruhumdaki boşluklar dolmaya başladı. Okudukça ne kadar haybeye yaşadığımızı, sözde bir Müslümanlık içine itildiğimizi anladım.” “Büyük bir sorumluluk ve yük altındasınız. Allah size güç versin!”
Kur'an müminlerinden mektuplar
İbrahim Özinan yazıyor: “Gerek dinci münafıkların gerekse dinsiz angutların, Kur’an’dan referans vermeye kalktığınızda rahatsız olup size dil uzatıp alay etmelerinin sebebini, Kalem suresi 51. ayette buldum. ‘O küfre sapanlar, Zikir'i/Kur'an'ı işittiklerinde az kalsın gözleriyle seni devireceklerdi. ‘Bu tam bir cinlidir.’ diyorlardı.’ Demek ki, dinsiz angutlara Kur’an ayetinden referans verilmiyor, dincilere ise ayetlerde tahrifat yaparak vermek gerekiyor. Size yapılan benim çok ağırıma gidiyor.”

“Kul hakkı, günümüz münafıklarının deşifre edilmesine ve Kur’an’dan bugüne kadar anlayamadığımız gerçeklerin tam anlaşılmasına vesile olduğunuz için Allah sizden razı olsun! Bu bilgilerle insanları ve kendimi daha iyi tahlil edebiliyor ve Kur’an’ı daha iyi anlayabiliyorum.”

“Sizi kıskananların Allah cezasını veriyor. Şöyle ki; size eziyet edildikçe ve siz saldırıya uğradıkça sizden daha güzel eserler çıkıyor. Kur’an sizinle âdeta konuşuyor ve mesajını sizin vasıtanızla bize aktarıyor.”

M. Kemal Sağır yazıyor: “Dünyanın gidişatına bakınca aklıma şu soru geldi: Acaba Müslümanlar Tevrat’ı okuyup icra ederken, İsrail de Kur’an’ı mı okuyup icra ediyor?”

Meriç Tekil yazıyor: “Yazılarınızdan, kitaplarınızdan çok faydalandım. Kur’an Meali çalışmanızı 1 kere tamamen okudum ve faydalanacağım temel kitap olarak seçtim. Arapça bilmiyorum. Öğütleri Türkçe dilinden yararlanarak özümsediğimi ve o ruhu yakaladığımı düşünüyorum. İbadetlerim sırasında kendi dilimi kullanıyorum.”

“Ben, bid’at kültüründen gerçekten rahatsız olanlardanım. Bize yakın iki cami var. Kitapta belirtildiği üzere cuma günü toplanmak ve Allah'ı anmak için camiye gittiğimde rahatsız olduğum konular şunlar: 1. İstisnasız her gittiğim cumada namazdan sonra para toplanması, 2. Namazın Arapça kılınması, 3. Farz olmayan namazların camide kılınmasına izin verilmesi.

“Farzı toplulukla birlikte kıldıktan sonra camiden dışarıya çıkacak yol bulamıyorum, herkes sünnet kılmaya başlıyor. Gün içi 3 vakit tek başıma kıldığım namazımı da böyle kılıyorum. Bildiğim dil ile. Ben bu camilerin takva üzerinde olan mescitler olduğundan şüpheliyim.”

Bülent İmir yazıyor: “İniş sırasına göre çevirisini yaptığınız Kur’an mealini 5 kez hatim ettim. 10’dan fazla kişiye satın alıp hediye ettim, ediyorum da. İslam’ı bana siz öğrettiniz. Size ettiğim dualarımın Allah katında kabul olduğu inancındayım. ‘Allahım, dünya gözüyle hocamı görmeyi nasip et!’ diye dua ederdim. 4 sene önce Didim kitap günlerinde sahilde onu da nasip etti.”

“Rabbim, resullerine gösterdiği sevgi ve muhabbeti size, ailenize de nasip etsin inşallah; her sıkıntı ve şerden korusun sizi!”
Gazze'yi yakan kim?
Sorunun en doyurucu cevabını verenlerden biri de Araştırmacı yazar Adil Hacıömeroğlu. 18 Temmuz’da yazdığı ve bize de gönderdiği çok değerli yazısında bakın neler söylüyor: “Flistin davasını tüm dünyaya anlatıp destek sağlayan FKÖ idi. Tüm Filistinli siyasal eğilimleri bağrında toplamaktaydı. Filistin davasının haklılığı neredeyse tüm dünya tarafından kabul edilince ABD-İsrail işbirliğiyle ılımlı İslam çizgisinde Hamas ortaya çıkarıldı. Hamas, güçlenince ilk olarak FKÖ’ye saldırdı. Filistin hareketi, ustalıkla bölünmüştü.”

“Türkiye’deki ılımlı İslamcılar, Hamas ortaya çıkıncaya kadar Filistin davasına duyar-sızdı. Filistin, hep Türk solunun ilgi alanında oldu. FKÖ’nün laik yapısı, Türkiye’deki dincilerin ilgisini çekmedi. Ne zamanki kendi ideolojik çizgilerinde bir oluşum ortaya çıktı, Filistin akıllarına geldi. Çünkü tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’deki ılımlı İslam da bir ABD projesiydi.” “RTE çıkmış, bağırıyor: ‘İslam dünyası nerede?’ Nerede olacak? ABD-İsrail desteğiyle Ortadoğu’yu, kendi ülkelerini, paramparça etmekle meşguller.” “Ey Erdoğan, Filistin direnişinin tüm destekçilerini ABD ve İsrail’le el ele vererek siz yok ettiniz. Filistin’i öksüz bıraktınız. Filistin’in efsanevî lideri Arafat neden zehirlenip öldürüldü, sorup soruşturdunuz mu? Filistin’in birliğini simgeleyen Arafat’ı çözümün önündeki en büyük engel olarak niteleyen sen değil miydin ey Tayyip?”

“Saddam ve Kaddafi neden hunharca öldürüldü? Suriye’de Esat neden yıkılmak istendi? Senin ideolojik örgünde emperyalizme karşı savaşmak diye bir şey yok! Irak’ta bir buçuk milyon insan ölürken tek damla gözyaşı dökmedin ey Tayyip! Suriye’de, Müslümanların kafaları, desteklediğiniz çetelerce kesilirken gözyaşlarınıza ne oldu? Libya, düşmanlaştırılan aşiretler ve ithal çetelerin boğazlaşmasına terk edilirken sen neredeydin?”

“Tam da cumhurbaşkanlığı seçimi arifesinde saldırdı İsrail, Gazze’ye. Tabi, bir de ramazan ayı. RTE, kaçırır mı bu fırsatı? Timsah gözyaşlarını akıtır miting alanlarına ve iftar sofralarına. Yüreğinin yirmi dört saat, İslam dünyasının acılarıyla kan revan olduğunu anlatır durur. Kimse de çıkıp sormaz ona: Ey Tayyip, Malatya Kürecik’teki radarları İsrail’in güvenliği için neden kurdurdun oraya? Yine RTE’nin miting alanlarında oy uğruna döktüğü gözyaşlarına gözyaşı karıştıranların aklına gelmez Gazze’yi bombalayan İsrail jetlerinin yakıtlarının Türkiye’den gönderildiği.”

SİZ İŞTE BUSUNUZ!
“Gazze’yi siz yaktınız, siz! Siz kim misiniz? Siz, yeşil dolarlara aldanarak insanlığını unutanlarsınız. Siz, koltuk sevdasıyla doğup büyüdüğünüz topraklara ihanet edenlersiniz. Siz, bilgisizliğinizle İslam toplumunun kollarına esaret zincirlerini dolayanlarsınız. Siz, ABD ve İsrail’i efendi sayanlarsınız. Siz, Ortaçağ’ın ideolojik bataklığına saplanarak toplumlarınızı geri bırakanlarsınız. Siz, BOP’a ortak olup İslam dünyasını etnik kökenlere ve mezheplere göre paramparça edenlersiniz.”
“Yaşadığı coğrafyada emperyalizme karşı çıkmayanlar, ABD ve İsrail’le el ele yakmaktalar Gazze’yi. Yangın, yakanlarca söndürülemez.”
Ortadoğu gerçeği üstüne
Araştırmacı Nurullah Aydın yazıyor: “Papağan gibi Filistin diye sayıklayanlar var. Filistin sorunu neyi örtüyor? Bilimden, sanattan, teknolojiden uzak din istismarcıları; ortaçağ dinler savaşını yeniden canlandırmak çabasındalar.”
“Filistin sorunu; Ortadoğu Arap ülkelerindeki diktatörlerin halkı sömürmesinin ve gütmesinin bilinmesini önlüyor. Filistin’in konuşulması; Türkiye ve Ortadoğu halklarının insanca ve hakça yaşama bilincine varmasını önlüyor. Filistin sorununun gündemde tutulması; İslam din istismarcılığının örtülmesini sağlıyor. Türkiye’de Filistin sorunun sürekli canlı tutulmasının temel nedeni; çocuklar katlediliyor çığlığı altında Türkiye’deki hırsızlığın, devleti soymanın, haksızlığın, eşitsizliğin, adaletsizliğin konuşulmasını önlemektir.”
“Ortadoğu; kan, vahşet ve yıkım bölgesidir. Ortadoğu; insanlık tarih mirasının bulunduğu kentler yakılıp yıkılırken, müzeler soyulurken, kinin nefretin ve öfkenin din adıyla insanların beyinlerine yerleştirildiği bir coğrafyadır. Dünyanın diğer bölgeleri barış içinde yaşarken, Ortadoğu’nun kan, yıkım, vahşet bölgesi olmasının sebebi; dindar, kindar ve ırkçı insanlar yetiştirilmesidir. Hırsızlığın, yalanın, talanın meşru görüldüğü, barış içinde birlikte yaşama düşüncesinin, insan haklarının, eşitliğin, evrensel değerlerin ortaçağ din hurafeleriyle tersyüz edildiği bölgedir. Bilime, teknolojiye, sanata, estetiğe, sevgiye, hoşgörüye yöneltilmeyen insanların öç alma duygularıyla hareket etmeleri, tahripkâr olmaları kaçınılmazdır.”
“Türkiye; dünya üzerinde sorun olarak gözüken Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu ve Körfez bölgelerinin ortasında yer almaktadır. Bu konumu, onu, bu bölgelerde çıkarları olan ülkeler açısından vazgeçilmez yapmaktadır. Her devlet; kendine göre doğru kabul ettiği bir alanda içinde yaşadığı mücadelenin stratejisini belirler ve uygulamaya çalışır. Her toplumun mücadele alanı vardır. Bir yerde mücadele varsa, bir yerlerden de tehdit geliyor demektir.”
“Türkiye; akıl ve bilim öncülüğünde güçlü ekonomisi, güçlü ordusu, genç dinamik işgücü ile stratejik planlama ile tarihi bölgesel ve küresel rolünü oynamak zorundadır. Ortadoğu bölgesinin huzuru, güveni, barışı; insanî değerlerin esas alınacağı inançta, düşüncede, yaşamda yenilenmedir. Kindar düşünce odaklı eğitimlerle, hırsızlığı, yalanı meşru kabul eden diktatörlerle ve yandaş yalakalarıyla Ortadoğu halkları barış ve huzur bulamaz.” “Türk Milleti çağdaş evrensel değerlerle yetişmiş lider kadrolarıyla yeniden bölgenin ve dünyanın barış, huzur, güven, sevgi, kardeşlik, adalet sağlayan düzenini oluşturacaktır.”

Çevirmen-yazar Tuba Çekinirer yazıyor: “Meclistekiler ‘Hepimiz Gazzeliyiz’ demişler. Irak'ta, Suriye'de, Çin'in kuzeyinde soydaşlarımız Türkmenler, Uygurlar katledilirken neredelerdi acaba? Gazzeliler, Suriyeliler insan da Türkler değil mi? Diyanet de hutbe okutmuş. Arkasından yine para toplarlarsa şaşırmam. Yine para toplayacaklar ve burnumuzun dibinde Van'a bile ulaşmayan yardım paralarının hesabını sormayan milletimiz maalesef yine para gönderecek ve muhtemelen Filistin'in garibanlarına ulaştığını düşünecek. Diğer Arap ülkeleri Suriye'de, Filistin'de keza Lübnan'da olan katliamlara seslerini çıkarmadılar. ABD'li Yahudi cemaatleri bile protesto yürüyüşleri yaparken, İsrail'in yaptıklarından utanç duyduklarını bildirirken, Araplar susuyor. Gitsinler altın tuvaletlerde oturan petrol zengini, soydaşlarına.”

“Gazze'deki sorun İsrail bitene kadar devam edecek. Biz Karadeniz, Akdeniz ve Ege ile boğazlarda egemenlik kurmakla ilgilenmeliyiz. Suyumuzu, toprağımızı, zeytinliklerimizi, madenlerimizi satanların, soydaşlarımızın, vatandaşlarımızın ıstıraplarını görmeyip, gariban Gazzeli ve Suriyelilerin ıstırapları üzerinden menfaat sağlayanları Allah yaksın!”
'Türkiye halkını bekleyen büyük tehlike'
Yakın tarih araştırmalarıyla tanıdığımız Zeki Sarıhan, dikkatle okunması gereken bir yazı yazmış ve bize de göndermiş. Bu çok önemli yazıyı kısmen özetleyerek aktarıyorum: “10 Ağustos 2014 cumhurbaşkanlığı seçimleriyle Türkiye, büyük bir tehlikenin ağzındadır. Ya çoğunluğun sağduyusuyla bu tehlikeyi atlatacak, ya da gene çoğunluğun oyları ile bir diktatörlüğün pençesine düşecektir.”

“Diktatörlük sözcüğü kötü bir durumu çağrıştırsa da onun herkes için ifade ettiği şey farklıdır. Örneğin halk kitleleri uyansalar, örgütlenseler, mücadele etseler ve iktidarı ele geçirseler, sonra da bin yıllardır kendilerini aşağılayan, sömüren, zulüm yapan sınıflara karşı diktatörlük yapsalar insanlık için ne kadar mutlu bir sonuç doğardı! Onlara karşı böyle bir diktatörlük, halk için en geniş demokrasiden başka bir şey değildir.

“İster laik, dinci veya faşist olsun, Doğu veya Batı kültürünü benimsemiş olsun, hâkim sınıfların diktatörlüğü kendileri için bir cennet, halk için ise bir cehennemdir. Böyle bir rejimde iktidar sahipleri yiyecekler, içecekler, çalacaklar, çırpacaklar, her şeyin sahibi ve hâkimi olacaklar fakat kimse kendilerinden hesap soramayacaktır. Kanun devletinin yerini muktedirin iradesi almıştır. O ne derse odur! Ayakta kalmak için kendi çevresini beslemeyi, onlara makam ve mevki vermeyi de ihmal etmeyecektir.”

“Türkiye şimdi böyle bir tehlikeye doğru adım adım yaklaşıyor!”

“Türkiye halkının 150 yıldır örgütlenerek, zaman zaman gösteriler yaparak, hatta ayaklanarak geliştirdiği bir demokrasi kültürü de var. Fakat bugün koskoca bir millet, geliyorum diyen yeni diktatörlüğü önlemekte âdeta aciz durumdadır.”

“Eskiden diktatörlükler, askerî darbe ile gelirdi.  Asker ve polis gücüyle ayakta dururdu. Sonra milletin sesli veya sessiz muhalefetine dayanamaz, zulüm makinelerini yavaşlatır, anayasal düzene dönerdi. Diktatörlüğü önleyecek olanın serbest seçimler olduğuna inanılırdı. Şimdi ise bu şablon işlemez haldedir. Diktatörlük sandıkla kurulmaktadır!”

“Şimdi, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde diktatör olma hevesini açıkça ortaya koymuş bulunan bir adaya oy vermeye hazırlanan bir kitle, kendi lehine gördüğü istikrarın devamı için onun yolsuzluklarını göz ardı etmekte ve tek adam olma isteklerine de tahammül göstermektedir.”

“Türkiye’yi bekleyen tehlike, ekonomik refahın halk kitlelerine doğru yaygınlaşmasına dayanarak, bu kitlelerin oyunun bir gerici mezhep diktatörlüğüne çevrilmesidir. Başbakan, bunu milleti yoklaya yoklaya, adım adım ve her türlü imkânı kullanarak gerçekleştirmeye çalışıyor. Zira yolsuzlukların hesabını vermekten kurtulması için bundan başka bir yolu da yoktur. Söylemine bakılırsa o, gemileri yakmıştır. İktidarını korumak için yapamayacağı bir şeyin olmadığı da anlaşılıyor. Buna bir iç savaş ve daha önce niyetlendiği gibi komşularla savaşa tutuşmak da dâhildir.”

“Tayyip Erdoğan’ın dinci faşist diktatörlük heveslerine son verecek olan politika, bütün iktidarın ve bütün servetlerin halka ait olduğunu ilan etmekten başka bir şey değildir. Ayrıntılarla oyalanmaya yer yoktur. Onun kendi davası için gösterdiği cüreti, inadı, aldatmaları, halk kitleleri için cesarete, kararlılığa ve taktiklere dökmekten, kısacası halkı kazanmaktan başka çare yoktur.”
Halkımı buralara taşıdığım için mutluyum!
Mete Gezer yazıyor: “Öncelikle, üstlenmiş olduğunuz aydınlatma misyonunuz için size saygı ve şükranlarımı iletmek istiyorum. 43 yaşındayım, elektronik mühendisiyim. Kitaplarınız ve Youtube'da bulabildiğim geçmiş konferans ve tv. programlarınız hayatıma ve ailemin hayatına ciddi anlamda ışık tutuyor. Ben tüm kitaplar için ‘okunmalı’ gözüyle bakarken, sizin kitaplarınızı farklı bir kategoride tutuyorum. ‘Okunmalı ve sürekli referans kaynak olarak elimin altında durmalı.” Sizin kitaplarınız sadece okunacak değil, sürekli olarak danışacağımız, aydınlanacağımız ve sürekli destek alacağımız kaynak değerlerdir.”
“Tüm eserlerinizin 4 adet 'İ' harfi üzerinde durduğunu görüyorum: İlim, İdrak, İrfan, İman. Bu benim hayat felsefem olmuştur ve çocuklarıma da sürekli şunu aşılamaya çalışıyorum. Hayat dediğimiz sadece bir seçenektir. Bir tarafta İlim, İdrak, İrfan, İman; diğer tarafta istek, arzu, hırs. Hayattaki bütün eylemlerinizde mutlaka 4 'i'den onay alın diyorum.  Sadece istek ve arzulara söz hakkı verirseniz, siz de her gün etrafımızda izlediğimiz (özellikle din adına işlenen) hezeyanların içinde olursunuz. Yaşar Nuri’nin körler çarşısında ayna satmaya çalıştığı körlerden değil, 4 'İ' ile görenlerden olun ki o aynada Kuran'ın muhteşem yansımasını fark edebilesiniz.”
“Tarih her şeyi gösteriyor. Ben eminim ki, ileride siz bu dünyadan ayrılıp geride eserlerinizi bıraktıktan sonra bugün size karşı olan zihniyet hemen sizin adınızı kullanıp ya bir tarikat ya bir mezhep adı koyarak sizin adınız üzerinden rant elde etme yoluna gidecektir. Sizden öğrendiğimiz, geçmişte yaşamış büyük ruhlar hayattayken türlü zulme maruz kalmış, fakat dünyadaki bedensel varlığı sona erince hemen din tüccarları tarafından manevî mirası talan edilmeye başlanmış. Sizin akıbetizinin de farklı olacağını düşünmüyorum.” “Müsterih olunuz; siz hayattayken değerinizi bilen, mahşerde sizi işaret ederek ‘Ben Kur’an’ı Yaşar Nuri’den öğrendim’ diyecek çok insan var.”

“Kur’an’daki matematiksel bir mucizeyi size göndermek istiyorum. Kur’an’daki sure numaraları ile ayet sayıları bir x-y grafiğinde çizildiğinde ekteki gibi Arapça Allah yazısı çıkıyor. Bu yazının bizzat Allah tarafından yazılmış olması heyecan verici ayrı bir mucize. Bize verdiğiniz hizmet için saygı ve şükranlarımı arz ediyorum.”

Azerbaycan’dan Refik Kasımov yazıyor: “Öncelikle sizi bana tanıttığı için Allah’a şükürler ediyorum. Siz Müselman dünyasına çok gereklisiniz. Allah sizi bizlere çok görmesin. Sizin sayenizde asıl İslam’ı anladım. Sizin Azerbaycan’a geldiğinizi duydum. Sizi göremediğim, elinizi öpemediğim için derin üzüntü duydum. Siz benim hocamsınız. İslam’ı sizden öğreniyorum ve kendi çevreme sizi ve sizin görüşlerinizi aktarıyorum.”

Alper Ertem yazıyor: “İstanbul Üniversitesi İngilizce İktisat Bölümü mezunuyum, 35 yaşındayım, özel bir şirkette yönetici olarak çalışmaktayım. Kendimi bildim bileli sizi takip etmeye çalışıyorum. ATV'deki Ayşe Özgün şov başta olmak üzere, şu anda Sokak TV'de yaptığınız tüm programlara kadar hiçbirini kaçırmadan izledim. Bu maili size şükranlarımı sunabilmek için yazıyorum. Biz ailece sizin sayenizde gerçek İslam dinini tanıdık. Bu muhteşem dinin gerçek mesajlarını bütün sadeliği ile siz bizlere ulaştırıyorsunuz. Allah sizden razı olsun, size uzun ve sağlıklı bir ömür versin!”
Yaptığımız iş tam da bu!
Mustafa Şen yazıyor: “Yirmibeş yıldır sizin takipçinizim. Sizi tanımadan önceki halimle şimdiki halimi karşılaştırdığımda o kadar değiştiğimi gördüm ki anlatılır derecede değil. Bana dini o kadar sevdirdiniz ki mutluluktan uçuyorum. Beni tanıyanlar değişimimi öyle anlatıyorlar ki inanın duysanız bana katılırsınız.”
“Kur'an elimden düşmez oldu. Onu her okuyuşum bende yeni ufuklar açtı. Tabii ki anladığım dilde sizin mealinizden. Her sayfa bende yeniliklerin kapısını araladı. Kur'an'a her kafa yoruşum beni dinçleştirdi, gençleştirdi. Pozitif bir insan olmayı, insanları sevmeyi, cennet için değil beni mutlu ettiği için, insanlığa faydam olması gerektiği için yaşamayı, değerler üretmeyi yani gerçek ibadeti yapmayı öğrendim. 35 kadar kitabınızı da okuyarak kendimi daha dik, daha dinamik hissetmeye başladım. Çünkü kitaplarınız sayesinde bu zamana kadar bizleri ablukaya alıp hayatımızı zehir eden Kur'an dışı nice bilgileri hayatımdan atarak ben olmaya başladım. Kur'an mümini olmaya çalışıyorum artık.”
“44 yaşında Alevi birisiyim. Ali gibi düşünüp Ali gibi yaşamaktır hedefim. Ayırımcılığa sonuna kadar karşıyım. Nasıl Aleviler Ali 'yi tam anlamıyla tanımıyorlarsa Sünnî kesim de ne Hz. Peygamberi ne de mezhebindeniz dedikleri o büyük insan İmam Âzam’ı tanıyor. Peki, insan nasıl olur da tanımadığı birisinin yolundayım diyebilir. İmam Azam'ı, o büyük insanı, o büyük değeri tanımak için neden çaba sarf etmiyorlar? Hanefî mezhebindeniz diyorlar, Muaviye'nin yolundan gidiyorlar, Emevînin sünnetini yaşıyorlar. Ebu Cehil gibi giyinmeyi Peygamber sünneti deyip Ebu Leheb gibi yaşıyorlar. Her ne hikmetse Kur'an'a yaklaşmıyorlar, O'nu kesinlikle anlamak için okumuyorlar, hatta çoğu hiç okumuyor. Ondan kaçıyorlar.”

CAMİLER TEVHİT MABEDİ OLMAKTAN ÇIKARILDI
“Reklam ede ede namaz kılıyorlar ama Besmelenin anlamını bilmiyorlar. Peygamberin  'Kılarsanız evinizde kılın' dediği teravih namazını camilere koşa koşa jet hızıyla kılıyorlar. 33 defa okudukları Kur'an’ın özeti olan Fâtiha suresinin bırakın tamamını, bir cümlesinin anlamını bile bilmiyorlar. Rükû nedir, secde nedir, selam nedir hiçbirinden haberleri yok. Namaz bunlar için bir arınma değil, kıl beşi, bitir işi gibi bir görev. Ben namazlarımı kıldığım zamanlarda canım isteye isteye ve ne dediğimi anlayarak Türkçe kılıyorum ve namazım beni çok mutlu ediyor. Sizin küçük dualar kitapçığınızdan öğrendiğim dualarla namaz kılıyorum. Ve en önemlisi benim kıldığım namaz, zannediyorum ki Maun suresinde lanetlenen namazlar gibi Muviyecilerle, Ebu Cehilcilerle aynı safta namaz kılmayı ben reddediyorum. Bunun için, ne zaman gerçek Muhammedî namaz kılınmaya başlanır o zaman camilere gideceğim. Cuma namazlarında da artık camiye namaz için gitmiyor, o vakitte Kur'an okuyorum. Umarım bu hareketimi olumlu görürsünüz. Mescitlerimiz, camilerimiz ayrımcılık, tefrika kokuyor. Tevbe suresine göre de buralarda namaz kılmamanın gerektiğini biliyorum. Aklını işleten birisi olarak yaşamak istiyorum. ‘Allah, aklını çalıştırmayanların üstüne pislik yağdırır’ ayetindeki üzerine pislik yağdıranlardan olmak istemiyorum.” “Hz Peygamber'in sevgi ve rahmet peygamberi olduğunu biliyor, sevgi ve merhametle dolu bir hayat yaşamak istiyorum. Görüntüde Müslüman değil, özde mümin olmaktır hedefim. Beni bu duygu ve düşüncelere yönelttiğiniz için size sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.”
Sadece Aldatanlar Sorumlu Değil!
Zulüm ve hıyanetlere sessiz kalarak, basit çıkarlar için zalimlere destek vererek, yani ‘zulme isyan’ gerçeğini işletmeyerek aldatanların namussuz hegemonyalarını dokunulmaz kılan ‘aldatılmış kitle’ de sorumludur. Allah, zulme isyan yerine itaat edenlerden intikam alacağını söylediğine göre (bk. Zühruf suresi, 54-56), bu aldatılanlar da zalimdir ve gerçek bir hak adamı bunlarla da mücadele etmelidir.

Meseleyi tam omurgasından yakalamış bir okuyucum, Ufuk Erkıvanç şöyle yazıyor: “Neden sadece Müslüman kesimi hedef aldığımı soruyorlar. Tek cevabım var: Balık baştan kokar! İslam'a en büyük hıyaneti, Müslüman kesimin içindeki aldatan ve aldatılanlar yapıyor. Farkında olsunlar veya olmasınlar nihayetinde işbirliği içindeler!”

“Kuyruğunu yutmaya çalışan bir karayılan gibi fasit bir daire, bir kısır döngü içindeler. Kuyruğu kopmuş bir karayılanla kafası kopmuş bir karayılan arasındaki farkı bir düşünün. Yüzeyde olan çürüme ile merkezden gelen çözülme arasında en azından yayılma hızı farklıdır. Bir öğretmenin talim ve terbiye vermeye çalıştığı öğrencileri arasında; en titiz davrandığı, en müsamahasız yaklaştığı, öğrencilerinin en sevgilileri, en yetenekli, en zeki ve en çalışkan olanlarıdır.”

ATATÜRK’ÜN MELAMÎLİĞİ
Mustafa Yıldırım yazıyor: “Kur'an Verileri Işığında Tasavvuf ve Tarikatlar’ adlı kitabınızın birinci cildinin 294'üncü sayfasındayım. ‘Aydınlanma Sanatı Olarak Melâmet’ bahsini okuyunca Atatürk'ü hatırladım. Yurt gazetesinde ‘Aydınlanma Sanatı Olarak Melâmet ve Atatürk’ konulu bir yazı yazmanızın çok anlamlı olacağını düşünüyorum.”

Büyük sûfî düşünür Muhyiddin ibn Arabî’nin dediği gibi, “Melâmet, Kur’an ahlakının esası, ruhudur.” Ve Atatürk, tarihin en büyük, en muhteşem melâmîlerinden biridir. Atatürk’ün bu yanını, ‘Atatürk Gerçeği’ adlı eserimde inceledim. Yakında yayınlanacaktır.

MENDERES’İ DE İNÖNÜ YETİŞTİRDİ 
Doç. Dr. Aylin Kantarcı yazıyor: “Kitaptan Aydınlığa programında dile getirdiğiniz İnönü'nün dinî konulara kayıtsızlığı ile ilgi-li düşüncelerimi sizinle paylaşmak istedim: Atatürk Cumhurbaşkanlığı sırasında Kur’an'ın Türkçe'ye çevrilmesi ve tefsiri konularını ele almış ve başarılı olmuştu. Din Eğitimi de okullarda gerçek dinin öğretilmesini sağlayacak şekilde düzenlenmişti. Diyanet İşleri Başkanlığı da halkı gerçek din konusunda aydınlatmak amacıyla kurulmuştu. Dolayısı ile bu konu rayına oturmuştu.”

“Gerçek dinden sapma Adanan Menderes zamanında başladı. Dolayısı ile İnönü'nün bu konuda bir sorumluluğu olduğunu düşünmüyorum. Ayrıca o devirde sizin gibi bir filozof yoktu. Olsaydı muhakkak hem Atatürk hem de İnönü sizin bilgi ve düşüncelerinizin halka ulaşması için size çok büyük destek olurdu diye düşünüyorum.”
“Mazbata'da ‘TC’ neden yok?”
Araştırmacı yazar Adil Hacıömeroğlu, çarpıcı yazılarından birini daha yazıp bize de göndermiş. Tarihin kulağına çok anlamlı bir mesaj üfleyen bu yazıyı aktarıyorum.

“Son yıllarda AKP hükümeti, bazen sinsice bazen de açıkça devlet kurumlarının tabelalarındaki ‘TC’ yi kaldırdı. Bu konuda halkın tepkisi olunca da geri adım atmak zorunda kaldı.”
“Gerici çevreler oldum olası ‘cumhuriyet’ sözcüğünden nefret ederler. Saltanat ve hilafet özlemi içindeki bu grupların 1923’ten beri, Cumhuriyet’e karşı bir öfke biriktirdikleri bilinmektedir. Aslında onlar ‘Türkiye’ sözcüğünü de çok benimseyip içlerine sindiremediler. Her fırsatta devletin adındaki ‘Türk’ sözcüğünden rahatsız oldular.”
“RTE, cumhurbaşkanı seçildi. Birden birkaç tane unvanı oldu: 12. Cumhurbaşkanı, Başbakan ve AKP Genel Başkanı. Bu konuda hukuksal tartışmalar da sürmekte. Çünkü RTE’nin koltuğunda birden çok karpuz var. Yakında yeni unvanlar eklenirse şaşmam.”
“YSK Başkanı Sadi Güven, Erdoğan’ın mazbatasını hazırlayıp TBMM Başkanı Çiçek’e sundu. Bizi ilgilendiren, mazbatanın verilişi değil, içeriği. Mazbatada ‘Türkiye’nin Cumhurbaşkanı’ diye yazmakta. Ayrıca Güven’in basın açıklamasında “12. Türkiye Cumhurbaşkanı” demesi de ilgi çekici.”
“RTE’nin cumhurbaşkanı olduğu devletin adı ne? Türkiye Cumhuriyeti. Peki, neden ‘cumhuriyet’ sözcüğünü kullanmak ağır geliyor bazılarına? ‘Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’ demek çok mu zor? YSK gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin önemli bir kurumunun, bu konuda daha özenli olması gerekmez mi?”
“YSK’nın da duyurduğu üzere RTE, Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı seçilmemiş? Acaba nerenin cumhurbaşkanı olmuş, söyleyin de öğrenelim!”

“ÖLDÜ” HABERLERİNİN ANLAMI ÜSTÜNE
Çiğdem Kayaoğlu yazıyor: “Neden sizin için ‘Öldü’ haberleri çıkıyor biliyor musunuz? Ne zaman bize güveniniz sendeliyor, ‘Kim için savaşıyorum? Bu nankör ve kadir-kıymet bilmeyen tembeller için mi?’ diye düşünüp üzüldüğünüzde. Bence rabbim sizi seven ve gerçekten kıymetinizi bilip de yaptıklarınızın değeri altında ezilenleri göresiniz diye böyle şeylere izin veriyor.”

MAUN SUÇLULARININ DİNİ OLAMAZ
Canan Şimşek yazıyor: “Siz bize Maun suresini açıklamasaydınız her zaman şüphe içinde yaşıyor olacaktık. Öyle ya, adam çalıyor, çırpıyor, talan ediyor ama beş vakit namaz kılıyor, Allah'ın adını da ağzından düşürmüyor, bizi de ‘Ne biçim Müslümansınız?’ diye durmadan itham ediyor. Bu adam dinsiz-imansız olur mu? Maun suresi ‘Olur’ diyor.”

“Sayenizde Kur’an okuyorum. Yanında ‘Kur'an Penceresinden Kurtuluş Savaşı’ kitabınızı okuyorum. ‘Allah ile Aldatmak’ kitabınız da sırada. Büyük heyecan duyuyorum. Dualarım sizinle. Ama işiniz çok zor. Tabii, bizim işimiz de çok zor.”
Ar, nâr ve şinâr
Baş­lı­ğı­mız­da­ki ke­li­me­le­rin üçü de Arap­ça. Ar, Türk­çede de kul­la­nıl­dı­ğı şek­liy­le utanç de­mek. Nâr, Türk­çede ba­zen kul­la­nıl­dı­ğı şek­liy­le ateş ve ce­hen­nem an­la­mın­da. Baş­lı­ğı­mız ka­fi­ye­li ol­sun di­ye ay­nen ko­ru­du­ğu­muz şinâr ise ah­lak­sız­lık, er­dem­siz­lik anlamların­da. Ke­li­me­ler, Hz. Pey­gam­ber'in sa­ha­bî­le­rin­den bi­ri­si ta­ra­fın­dan, ka­mu malın­dan bir­ şey­ler aşır­ma­ya kal­kan­la­rı azar­lar­ken kul­la­nı­lan bir söz­de ge­çi­yor. Kamunun hak­kı olan ve an­cak dev­let baş­ka­nı sı­fa­tıy­la Hz. Pey­gam­ber'in paylaştırabilece­ği ga­ni­met­ler­den "Bu o ka­dar önem­li de­ğil" di­ye­rek bir­kaç iğ­ne al­ma­ya kal­kan­la­ra, şöy­le di­yor sa­ha­bî: "Ye­ri­ne ko­yun o iğ­ne­le­ri! Ka­mu­ya ait mal­lar­dan bir­ şey­ler aşır­mak ar, nâr ve şinârdır." (İbn Hemmâm, el-Mu­san­nef, 5/243)

Gü­nü­müz Türk­çe­siy­le tek­rar­la­ya­lım: "Ka­mu­ya ait mal ve hak­lar­dan bir­ şey­ler aşırmak, bir­ şey­le­re el koy­mak utanç, ce­hen­nem ate­şi, ah­lak­sız­lık ve er­dem­siz­lik­tir."  Bu aşı­rı­lan şey, bir iğ­ne bi­le ol­sa. Aca­ba mil­yarlık dolarları, Avroları­ ve tril­yon­la­rı aşırmak ne olu­yor? Dü­şün­mek bi­le deh­şet ve­ri­ci.

Tüm ha­dis­çi-ta­rih­çi­ler bu ve ben­ze­ri tes­pit­le­ri, eser­le­ri­nin ‘gulûl’ baş­lı­ğı­nı ta­şı­yan bölüm­le­rin­de ve­rir­ler. Ha­dis ve si­yer (Pey­gam­be­ri­mi­zin ha­ya­tı­nı an­la­tan ta­rih da­lı) kaynak­la­rı­nın tü­mün­de yer alan bu baş­lık bu­gün­kü dil­le "ka­mu ma­lın­dan, hal­ka ait mal ve ni­met­ler­den ça­lıp çırp­mak, aşır­mak, ka­mu mal ve imkânlarını ki­şi­sel çı­kar­lar için sö­mür­mek" an­lam­la­rı­na ge­li­yor. (bk. Âli İm­ran, 161)

Bu suça Maun ihlali suçu da diyebilirsiniz. Çünkü Maun suresi bu suçu işleyenlerin namazlarını lanetliyor, onları dinsiz-imansız ilan ediyor.

Hz. Pey­gam­ber'in, gulûle bu­laş­mış sa­ha­bî­le­ri­ne kar­şı tav­rı ür­per­ti­ci­dir. Gulûlculuğu kesin­leş­miş ki­şi­le­rin ce­na­ze na­maz­la­rı­nı kıl­ma­dı­ğı bi­lin­mek­te­dir. Gulûle bu­laş­mış ama da­ha son­ra ken­di diz­le­ri­nin di­bin­de şe­hit ol­muş bir sa­ha­bî­si için: "Ne mut­lu şe­hit­sin sen!" di­ye ağ­la­yan­la­rı sus­tur­muş ve o ki­şi­nin ka­mu ma­lın­dan çal­dı­ğı bir ku­maş yüzünden şe­hit­li­ği­ ve cen­ne­ti kay­be­dip ce­hen­ne­mi boy­la­dı­ğı­nı söy­le­miş­tir.

Din, İs­lam, Peygamber, cen­net-ce­hen­nem slo­gan ve ede­bi­ya­tıy­la or­ta­lı­ğı ka­sıp ka­vu­ran tüm siyaset dincileri, Kur'an di­ni­nin, biz­zat Al­lah El­çi­si ta­ra­fın­dan al­tı çi­zi­len bu yaklaşı­mı­nı dik­ka­te ala­rak ken­di­lerine sor­ma­lı­lar: Biz bu di­nin mensubu muyuz?

Bu so­ru­nun bi­zi ge­ti­re­ce­ği ger­çek, ana baş­lık ola­rak in­san ger­çe­ği,  alt baş­lık ola­rak da in­san hak­la­rı ger­çe­ğidir. Bu­ra­ya gel­di­ği­niz za­man, ken­di­si­ne ‘İs­lam dün­ya­sı’ di­yen o koca kit­le­nin, Kur'an'ın elin­den sı­nıf ge­çe­cek bir not al­ma­sı müm­kün de­ğil­dir. Bı­ra­kın Kur'an'ı, bu İs­lam dün­ya­sı, in­sa­na ve onun hak­la­rı­na say­gı ba­kı­mın­dan Kur'an'ın çok ge­ri­sin­de kal­mış bu­lu­nan ça­ğı­mız­dan da sı­nıf ge­çe­cek not ala­maz.

Di­ni ya­lan say­ma­nın iki te­mel alâmetini ka­mu hakla­rı­na ta­sal­lut ve iba­det­le­ri şov ara­cı yap­mak ola­rak tescil eden Kur’an’ın iman ço­cu­ğu ol­du­ğu­nu söy­le­yen­le­rin, du­rum­la­rı­nı ye­ni­den göz­den ge­çir­me­le­ri ge­re­ki­yor. Ve her­ke­sin sor­ma­sı ge­re­ki­yor: “Biz bu di­nin nere­sin­de­yiz?”

Gulûl esp­ri­si açı­sın­dan bak­tı­ğı­mız­da, ül­ke­miz­de, "Biz bu di­nin ve in­san hak­la­rı­na say­gı­nın ne­re­sin­de­yiz?" so­ru­su­nu gün­de bir­kaç kez sor­ma­sı ge­re­ken­le­rin ba­şın­da saltanat dincilerinin gel­di­ği tar­tış­ma­sız bir ger­çek­tir. Çün­kü ar, nâr ve şinâr it­ha­mı­na ön­ce­lik­le çar­pan Mer­cü­mek­le­me, Deniz Feneri, 17 Aralık talanlarının ve daha nicelerinin babaları on­lar­dır.

Ar, nâr ve şinâr it­ha­mı al­tın­da­ki­le­rin bu­na kar­şı in­san­ca ve mert­çe bir ta­vır sergilemeleri bek­le­ni­yor. Onlara sesleniyoruz: Ar, nâr ve şinâra uzak­sa­nız, Kur’an’a ve onun tanıttığı Allah’a gerçekten imanınız varsa, ilk adı­mı atın: Kitlenin önünde tövbe edin. Aksi halde, Kur’an’ın tanıttığı anlamda bir Allahınız olduğuna asla inanmayacağız!
Kurtuluşumuz bu uyanışta!
Özgürlük haykırışlarının bu yüzyıldaki en güçlülerinin zuhur mekânı da Türkiye’dir. Türkiye’de anlam ve önemi gelecek zaman içinde daha iyi anlaşılacak bir büyük iş yapılmıştır: Siyaset dinciliğinin kimliği ve tahribatı deşifre edilmiştir. Bunu yapanların en güçlülerinden birinin de, bu satırların yazarı olduğunda Batı’da hemen hemen ittifak vardır. Batı üniversitelerinin bizimle ilgili on küsur doktora tezine imkân vermesinin ve Time Dergisi anketinde bizi dünya kamuoyunca ‘Yüzyılımıza etki etmiş en büyük yüz adam’ listesinde 9. sıraya koymasının anlamı üzerinde bu açıdan da durmak gerekiyor. Türkiye, birçok konuda olduğu gibi bu konuda da bir ‘farkediş tembelliği’ içinde olabilir ama Batı, durumun farkındadır. Türkiye, dinci iktidarın neronik zulümlerinin kahrı altında kendine gelmeye başlamıştır. Gezi Eylemleri bu kendine gelişin ilk işareti oldu. O eylemdeki gençlerin ruhu tüm ülkeye egemen olsun diye dualar etmeliyiz. Aşağıda o ruhtan gelen mektuplardan örnekler okuyacaksınız.

Prof. Dr. Füsun Özer yazıyor: “Ben Pensilvanya Üniversitesi diş hekimliği fakültesinde öğretim üyesiyim ve 6 yıldır bu ülkedeyim. Şu anda hem internetten sizin programınızı dinliyor hem de size yazıyorum. Birçok kitabınızı okudum ve buradan kitaptan aydınlığa programınızı izliyorum. Size binlerce defa teşekkür ederim hocam, bana kitabımı, dinimi öğrettiniz. Sizi dinledikçe Allahıma binlerce defa teşekkür ediyorum bana sizi dinlemeyi okumayı nasip ettiği için. Sizi dinledikçe, okudukça nasıl üzülüyor, nasıl kahroluyorum anlatamam. Uçakta gelirken Allah ile Aldatmak kitabınızı okuyordum ve kitabı uçakta bitirdim. Kapağını kapattığımda ağlıyordum. Bu nasıl bir şey böyle. İnsanlarımızı dinimizle ve Kur’an’la nasıl tanıştıracağız. Bütün dualarım ülkem insanlarının daha fazla suç işlemeden doğruyu bulmaları için.” “Size buradan saygılarımı iletiyor, sağlık ve mutluluk dolu uzun bir ömür diliyorum. Siz benim ülkem için ve bütün İslam âlemi için o kadar önemlisiniz ki! Ne olur kendinize çok ama çok iyi bakın.”

Deniz Topuz yazıyor: “Yaz tatillerinde Kur’an kursuna ya da mahalle hocalarına giderek bu tatili tamamlardık. Tekrar yapınca bazı sureler ezbere yakın okunabiliyor ama dur şunun anlamını bulup okuyayım deyince başın ağrıyor; anlamıyor, bunalıyorsun; yorgunlukla kapatıyorsun. Bir gün ölüp gideceğim. O kadar kitap okudum, Kur’an’ı okumadan bu dünyadan gideceğim düşüncesi bir yerlerde yumruk gibi iniyor. 20’li yaşlardan 40’lı yaşlara böyle geliniyor. Tarikatlar mezhepler... İşin içinden çıkamıyorsun. Hâlbuki sana bir kitap verilmiş. Bir dene. Şimdiye dek nelere vakit harcadın, bir de buna harca. Defalarca başladığım ve niyet ettiğim bu kitabı okuyorum, henüz bitiremedim. Önce kendim sırayla okuyayım dedim. Sonra zaten iniş sırasına göre var onu da Yaşar Nuri Öztürk hazırlamış dedim, aldım. Şimdi namaz surelerini Türkçesiyle ezberleyip okuyorum. Türkçesi içimi titretiyor. Düşünmek güzeldir. Allah tövbeleri sürekli kabul eder, Gafurdur. Bana yardımcı oldunuz Allah da size yardımcı olsun!”

Bilgin Erözlü yazıyor: “Yaşar Hocam! Kitaplarınızla, konuşmalarınızla karanlık müptelası bu milleti aydınlığa taşıma ödevimizde bizlere ışık tutmaya lütfen devam edin.”
Ne dediğini anlamadan namaz kılanlar lanetlenmiştir
Ne dediğini anlamadan namaz kılanları lanetleyen ben değilim, filan veya falan müfessir veya fıkıhçı da değildir. Ne dediğini anlamadan namaz kılanları lanetleyen, Kur’an’dır. Kur’an, namaz kılanların iki tipini lanetliyor:
1. Bir yandan namaz kılıp bir yandan da insanların haklarına tecavüz edenler, özellikle kamunun haklarına tecavüz edenler.
Maun suresinin temel mesajı işte bu lanetlemedir. Bu mesajın ayrıntılarını ben, ‘Maun Suresi Böyle Buyurdu’ adlı devrim yaratmış kitabımda verdim.
2. Anlamını bilmediği, ne dediğini anlamadığı şeyleri okuyarak namaz kılanlar.
Ayrıntılarını ‘Ana Dilde İbadet Meselesi’ adlı kitabımda verdiğim bu çok önemli konuyu burada kısaca açıklayacağım. Önce, meseleye zemin oluşturan bir mektubu okuyalım.

Armağan Karamanlı yazıyor: “Hacı olmuş, 5 vakit namazını kılan kişilere, ‘Namazda okuduğun şu duanın anlamını biliyor musun?’ diye sorduğumda bilmedikleri yanıtını aldığım anda çok üzülüyorum. Diyorum ki, ‘Namazı Türkçe kılın, ne farkı var, anlam olarak aynı şeyi söylemiyor musunuz?’ Bunu dediğimde, ‘Olmaz öyle şey, sen de Yaşar Nurileşme’ diyorlar.” “Kuran'ı Kerim’in Türkçesini okudum, hâlâ baştan sona okuyorum. İnen ilk ayet ‘Oku!’ Okumak ne demektir? Arapça’yı zaten öğrenemem; bütün hayatımı ona adamam gerekir ki, öyle bir vaktim yok. İlk emir “Oku!” ne demek? Bana otur Arapça’yı öğren ve anla mı diyor yoksa bu kitabı anla mı diyor? Kutsal kitabımızı anlamam yönünde telkin veriyor. Ben insanların Türkçe namaz kılınmaz derken nasıl bir vebal altına girdiklerinin farkına varamadıkları için çok üzülüyorum. Allah’a yöneliş nasıl kısıtlanır, aklım almıyor.”

ALLAH, SADECE ARAPÇA MI BİLİYOR?
Dinci güruh, hemen hemen tüm konularda bugün bana yaptıkları zulmün aynısını, İmamı Âzam’a yapmışlardır. ‘İmamı Âzam’ adlı iki eserimi okuyanlar bu gerçeği çok yalın olarak görürler. Kur’an’ın tercümesiyle namaz meselesi, İmamı Âzam’a zulümlerine âlet ettikleri konuların başında gelir. İmamı Âzam 767 yılında dinci namussuzlar tarafından öldürüldü. Aradan 1250 yıl geçti. Allah, o günden beri İslam dünyası denen âlemin başını beladan kurtarmadı. Dinci imansızların bugün yaptıklarına bakılırsa, Allah’ın cezalandırmasının daha uzun süre devam edeceğine rahatlıkla hükmedilebilir. Dinci imansızlar, sadece kendilerini mahvetmekle kalmadılar, bütün Müslüman kitleleri perişanlığa ittiler. Dahası: İnsanlığın başına da bela oldular. Ve olmaya devam ediyorlar. İslam dünyası, bu imansız güruhun iftira, itham, akıl düşmanlığı ve Kur’an’dan rahatsızlık gibi temel cürümlerini deşifre edip yeni nesilleri bu güruhun aldatmalarından kurtarmadıkça mutlu olamaz. İmanını Kur’an’ın istediği şekle getirip aklını işletmeli, eskilere tapmayı din zannetmekten kurtulmalıdır. Aksi halde, cami sayısını arttırıp mabet sandığı o nifak ve şirk mekânlarında yatıp kalktıkça Allah da onun perişanlığını arttıracaktır. Bunun böyle olacağı Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in açık ihbarlarıyla belirlenmiştir.
Biz; akla dost, Kur’an’a imanı tam insanlar olarak, Arabizme, Arapçılığın soysuz uşaklarına teslim olmadan Allah’ın dinini Allah’ın muradına uygun şekilde anlamak için elimizden geleni yapalım; gerisini Cenabı Hak kotarır.
Boyutlarımızı tutan idrak, işte bu!
Serhan Bakır yazıyor:
“Birçok kitabınızı birkaç sefer dikkatle okudum, konuşmalarınızın çoğunu dinledim. Dilerdim ki toplum olarak çok daha yüksek düzeyde bir kavrayış ve eğitim seviyesine erişmiş olsak ve günümüzün sığ ve basit konularını aşıp cevherinizden tam anlamıyla faydalanabilsek. Bazen sizi izlerken, üstat bir virtüözün Afrikalı bir kabileye Bach çalması ve anlaşılmayı beklemesi gibi bir sıkıntı içinde olduğunuzu düşünüyorum.”

“Lise çağlarındayken televizyonda ilk kez sizi izlediğim ve ‘Kur’an okuyun’ sözünüzü duyduğum gün Kur’an’ı elime aldım ve bir daha bırakmadım. Bu süreç içinde hayretle şunu fark ettim: Ülkemizde Kur’an, aklını sıkı çalıştıran insanların gönlünden uzak, gönlüne yakın olan insanlarınsa aklından uzak kalıyor. Dosdoğru yolu sayenizde tutturduğumu düşünüyorum.”

“Ben mühendisim. Yapısal analiz, işimin gereği. Sizin Kur’an’ı analiz etme biçiminizi gerçekten etkileyici buluyorum. Bakış açınızın ve yorumlayış biçiminizin radikal veya reformist olduğunu düşünmüyorum. Tam aksine, bence tam olması gerektiği gibi özçağrılı. Kur’an’ı yine Kur’an ile yorumluyorsunuz. Bunu yapabilmek içinse kitabın tamamını, beynin kılcallarında çözümlemiş olmak gerekir ki bu da insanların yolunu aydınlatmanız için size verilmiş bir hikmet, sayenizde bize de bir nimet.”

“Yaptığınız programları takip ettim ve insanın yaradılışına dair bir yorumunuz beni yeni bir aydınlanmaya doğru adım attırdı: Melekler, ‘Yeryüzüne bozgunculuk edecek, kan döken birini mi atayacaksın?’ diye sorduğunda, Allah, ‘Ben sizin bilmediklerinizi bilirim’ diyerek cevap verdi. Dediniz ki, Melekler gaybı bilemeyeceklerinden, insanın kan döktüğünü ancak daha önce görmüş oldukları için biliyorlardır. Şunu da eklediniz: Buradan da insanın, farklı planlarda, daha önceden yaratılmış olduğunu ve bu sebepten meleklerin insan doğasına zaten aşina olduklarını çıkartabiliriz.”

Sonsuzluk ve biz

“Sonsuzluğun Allah’a mahsus olduğunu düşünürsek dünya hayatının da ahiret hayatının da bir başı ve sonu olduğunu söyleyebiliriz. Bizim için, dünya hayatı başlayıp biteceği gibi, ahiret hayatı da başlayıp bitecektir. Bu belki bizim farkındalığımızın dışında bir bitiş olabilir, fakat bittikten sonra Allah boş duracak değil ya, yaratılış döngüsünü belki başka bir formatta, belki benzer bir biçimde tekrarlayacaktır. Böyle döngüler içinde döngüler ile aslında gerçekleşmekte olan bir arıtma, saflaştırma, iyileştirme süreci midir? Bu büyük tasarım hakkında sizin nasıl bir çözümleme yaptığınızı ve nasıl bir sistem tasarımı gördüğünüzü merak ediyorum.”

“Son dönemde yapılan teorik fizik çalışmaları, zamanı mekân ile birbirine bağlayan Einstein’ın kuramlarından uzaklaşıyor ve zamanı 4. boyut olarak değil bağımsız bir unsur olarak tanımlama eğilimi gösteriyor. Siz, Kur’an koordinatları çerçevesinde, nasıl bir zaman algılıyorsunuz? Allah’ın yaratışını, büyük tasarımını nasıl görüyorsunuz, mekanizmanın temel çalışma prensiplerini, döngülerin başını, sonunu nasıl tanımlıyorsunuz? Kendi katında var olmayan zaman kavramını bizim algılayacağımız bir forma sokan, muhteşem ve kusursuz bir tasarım ile her şeyi var eden Rabbimizin bunu neden yaptığını düşünüyorsunuz?”

“Son günlerde sizinle ilgili çıkan yalan haberden sonra fark ettim ki sizi gözleriyle ve sözleriyle devirmeye çalışan bir grup var. Umarım ne sizin sağlığınıza ne de keyfinize zerre bir zararları olabilir ve yaptıklarının da cezası asla affedilmez.”
Ümidimiz bu gençlerde
Serdar Cihan Güleç yazıyor: “1982 doğumluyum. Ailem Boğaziçi Üniversitesi mezunu mühendis bir çift. Ben lisans eğitimimi klasik diller üzerine yaptım. Eski Yunan Dili ve Edebiyatı mezunuyum. Ardından Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe Tarihi'nde yüksek lisans yaptım. Lisans eğitimime ilaveten Klasik usulde aldığım eğitimle, Modern Arapça ve İslam bilimleri üzerine aldığım eğitimi de koyarsak 10 seneyi aşkındır bu alanda çalışıyorum. Aynı zamanda, çeşitli seviyelerde İngilizce, Klasik Yunanca, Latince, Arapça dersler veriyor, çeviriler yapıyorum.”

“Çocukluğumda ve gençliğimde size karşı nefret ve önyargılı bir söylem içinde, tahammül edemediğim bir süreç yaşadım. Söylediklerinizi araştırma ve inceleme gereği duymamıştım. İşin gerçeği İslam’ı da pratik olarak yaşamıyor ve tamamıyla ütopik bir dinin imkânsızlığıyla adeta onu rafa kaldırmış gibi davranıyordum. Üniversite yıllarında tekrar İslam'a döndüm.”  

“Daha sonra bir filoloji öğrencisi olarak Allah'ın mesajını anlamak için Arapça öğrenmeye karar vererek onu da ‘aziz’ addettiğim geleneğin mirasına sahip çıkmak üzerinden yapmaya meylettim. Medreselere gittim, çeşitli insanlarla oturdum, kalktım. Bir dizi metin okudum, farklı coğrafyaların insanlarıyla görüştüm. Arapça öğrenmek suretiyle farklı dünyaları kendilerinin anlattığı biçimiyle tanıdım. Daha sonra, ihtilaf kültürünü tanımam sizin gibi bazı modern araştırmacılara birtakım suçların isnat edilmesine şahit oldum ve bunda siyasal tutumların dinsel hezeyan olarak yansıtıldığını gözlemledim. Bu benim için ikinci bir uyanış oldu.”

“Arapça öğrendiğimde ve temel kaynakları taradığımda getirdiğiniz eleştiriler ve çözümlemelerin kaynaklarına ilk elden ulaştım ve aradan geçen yıllar sonunda gördüm ki verdiğiniz bilgiler doğruymuş.”
“Söylediklerinizi sorgulanamaz bir dogma gibi kabul etmiyorum. Ama artık sizden nefret etmiyorum, hak yolunda yaptığınız işlerden dolayı diğer bütün Müslümanlar gibi, gayret eden bir insan evladı olduğunuz için size bir borcu ödüyorum: Size teşekkür ediyorum. Peşinen taklitçiliğin altında örselenmeyen bir zihinle söylediklerinizi Allah’ın ve Kur’an’ın, iyi niyetin, aklın çerçevesinde ele almak benim şiarım artık.” 
“Kendimi hesaba çektiğim düşünce serüvenimde, Yaşar Nuri Öztürk'ün haklı olduğuna inandığı davasında üslubunun ve iletişiminin herkesten daha nazik, mütevazı olmasının
kaçınılmaz olduğu önerisini de kendisine ileterek, kendisinden helallik isteyerek saygı ve selamlarımı sunuyorum.”

Tahsin Sırsaklar yazıyor: “32 yaşında inşaat mühendisiyim. Size duyduğum saygıyı, sevgiyi ve hayranlığı burada anlatmaya çalışsam, inanın maillere sığdıramam. Bence siz Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli ilim adamısınız. Ve en önemli aydınısınız. Ben ve benim gibilerin ufkunu açan, hurafelerden kurtaran, gerçek Kur’an'ı anlamamızı sağlayan yegâne insansınız.” “Kitaplarınız, TV programlarınız sayesinde hurafeye bulaşmadım, gerçek dini öğrenmeye çalıştım ve beynimi kimse zehirleyemedi. Katıldığınız programların internet üzerinden tekrarını izliyorum geceleri. Allah sizi başımızdan eksik etmesin. Sizi çok seviyoruz.”
Her komünist ateist değildir!
Komünizm, ekonomik bir düzendir. Baş düşmanı da sömürü, kapitalizm ve onların hamleci gücü olan emperyalizmdir. Bir komünist ateist olabileceği gibi, son derece dindar da olabilir. Tarih, özellikle İslam tarihi bunun örnekleriyle doludur.

Emperyalizmin öncüleri olan kapitalist kodamanlar, komünizmin kendileri için bir tür Azrail olduğunu bildiklerinden onu sahneden silmek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Ve bu, insanlığın en büyük kayıplarından biri oldu. Emperyalizmin komünizm aleyhine birinci dereceden kullandığı araç iftira olmuştur. Emperyalizmin kapitalist firavunları, baş düşmanları komünizmi yenik düşürmek için tarihin en büyük namussuzluklarına tevessül etmekten çekinmediler. Bu namussuzlukların en başta geleni, “Komünizm eşittir ateizm” sloganıdır. Özellikle Müslüman kitleler, emperyalizmin komünizme karşı verdiği onursuz savaşta, işte bu slogan kullanılarak aldatıldı. Ve ne yazık ki, tek düşmanı zulüm (sömürü, istila, hak ihlali, haram servet, emeğe ihanet) olan İslam, baş düşmanı olması gereken emperyalizmin yanında, hatta hizmetinde bir konuma getirildi. Son yüzyılda, insanlık için de İslam ve Müslümanlar için de en büyük kayıp bu olmuştur. Şimdi, bu kaybın acılarını fark eden, vicdanı yerinde bazı insanların mektuplarından örnekler verelim.

Adem Çolak yazıyor: “Elimde, yazmış olduğunuz ‘Kur'an’ı Tanıyor musunuz?’ adlı kitabınız var. Bence insanlar bu eserinizi okumalılar ve bunu okuduktan sonra Kur'an-ı Kerim’i okumalılar. Allah senden razı olsun, kalemine ve yüreğine sağlık.”

“Yalnız, kitabınızın 212. sayfasında dini Allah adını kullanarak sömürü yapanlardan bahsederken, 1990’lı yılların en hararetli 'şeriat' demagogları içinde, eski yılların en hızlı ateist-komünistleri de vardır, şeklinde bir cümle kullanıyorsunuz. Buradan şunu anlıyoruz ki ateist olan aynı zamanda komünisttir de. Yahut komünist olan ateisttir. Ben bir komünistim hocam ve komünizmin İslamla asla ters bir yapı olduğunu da düşünmüyorum; bilakis, komünizmin, Kur'an-ı Kerim’in bahsettiği doğruluk, dürüstlük, hak yememe, yardımlaşma, sosyal adalet ilkelerine en yakın bir ekonomik sistem olduğunu kabul ediyorum. Her komünist ateisttir diye bir şey yoktur. Ateizm ve komünizm farklı şeylerdir. Sadece söylemek istedim.”

“Sen yüce rabbimin bizlere bahşettiği tebliğcilerden birisin. Seninle daha bir sever olduk yüce dinimizi, senin bilginle ve önderliğinle keşfettik yüce kitabımızı ve seninle anlar olduk yüce peygamberimizi. Biz senden ziyadesiyle razıyız, Allah da senden gani gani razı olsun!”

İrem Özkaya yazıyor: “Ne güzel ilham kaynağısın anlayana! Öğrenmeye meraklı olanadır mesajınız. Düşünme ve algı çok önemli ve bu da angutlarla çok zor. Bu çabalarınızdan bir ışık doğacaktır.”

“İlkin, sevgili annemden duydum adınızı, o gün bugündür konuşmalarınızı gönülden severek dinliyorum.”
Yanmak ve uyanmak
"Ham­dım; yan­dım, piş­tim" di­yor Mevlana Ce­la­led­din Rumî. Var­lık­ta­ki oluş ve eriş sırrı­nı ifa­de eden ölüm­süz söz­ler­den bi­ri­dir bu. Ham­lık­tan piş­miş­li­ğe, to­hum­dan fi­li­ze, filiz­den çi­çek ve mey­veye ge­çiş, yol­cu­la­rı ka­dar yol­la­rı da yü­rü­yen ha­ya­tın her an ye­ni bir men­zi­le ulaş­ma aşk ve ira­de­si­nin ser­gi­le­ni­şi­dir. Bu hal­den ha­le ge­çiş, di­ğer varlıkların ak­si­ne, in­san­da, ‘ken­di­ni fark e­den de­ğiş­me’ ola­rak yü­rür.

İn­san­da­ki şu­ur­lu yol alı­şın gös­ter­ge­si ıs­tı­rap­tır. Bu yüz­den, Mevlana, in­san­da­ki oluş ve eri­şi ‘yan­mak’ di­ye ni­te­li­yor. Taş-top­rak da ya­nar a­ma on­la­rın ya­nı­şı ıs­tı­rap de­ğil­dir; çün­kü on­lar şu­ur­lu de­ğil­ler­dir. Ya­ni on­la­rın ‘ben’i yok­tur.

Ya­nış­sız ula­şı­lan zevk­ler aşk ol­mu­yor. Ya­nış­sız el­de edi­len ka­dın, sev­gi­li ola­mı­yor, sadece ‘dişi’ olu­yor. Aşk, vus­la­tı hep da­ğın ar­ka­sın­da tu­tar ki âşık bi­raz da­ha yanabilsin. Arzu­la­dı­ğı­nı­zı kolayca kol­la­rı­nı­za tes­lim eden bir sev­da aşk de­ğil, et ve kan hoşnutluğudur.
Ya­nış­sız iş­le­nen gü­nah­la­rın bi­le zev­ki yok­tur. Ya­nı­şı ol­ma­yan yüz­ler­de nur, göz­ler­de fer gö­re­mez­si­niz. Ya­nış­sız el­de edil­miş ser­vet­ler­le bes­le­nen­ler in­san ola­mı­yor; in­san görünü­mün­de hay­van olu­yor.
Ya­nı­şı ol­ma­yan iba­det­ler Hakk'a var­dır­mı­yor, sa­de­ce nef­si oya­lı­yor. Ya­ra­tı­cı ruh­la­rın, ya­nı­şın eş­lik et­ti­ği gü­nah­la­rı ya­nış­sız iba­de­tlere ter­cih et­me­le­ri bun­dan­dır.
Ya­ra­tan kar­şı­sın­da bo­yun bük­tü­rüp göz­ya­şı dök­tü­ren gü­nah­la­rı, uka­la­lık ve tam­lık duy­gu­su­na gö­tü­ren iba­det­le­re ter­cih edin. Çün­kü bi­rin­ci­sin­de yan­mak, ikin­ci­sin­de aldan­mak var­dır.

Al­lah'a, iddia ve gurur ka­pı­sın­dan git­me­ye kal­kan, yol­da ka­lır; Al­lah'a, bo­yun bü­küş ve göz­ya­şı ka­pı­sın­dan git­me­ye ba­kın. Çün­kü o ka­pı­da ya­nı­şa bağ­lı eriş var­dır.

Yan­mak, ger­çek uya­nışın ana­sı­dır. Ya­nış­sız uya­nan­lar, ger­çek ayık­lı­ğa ula­şa­maz­lar, uyur-ge­zer olur­lar. İs­ra­i­lo­ğul­la­rı, ya­na­rak uyan­mış bir kit­le ol­duk­la­rın­dan dün­ya­yı avuç­la­rın­da tu­tu­yor­lar. İs­ra­i­lo­ğul­la­rı­’na hep ıs­tı­rap ve­ren çöl, Arap'a bol pet­rol ver­di de ne ol­du! Ya­hu­di hâlâ güç­lü, Arap hâlâ hor ve ze­lil.

EN BÜYÜK NİMET, CUMHURİYET
Tan­rı bi­ze pet­rol ver­me­di di­ye ya­kın­ma­yın. Bi­ze, uyu­şuk­lu­ğa ye­nik dü­şür­me­yen bir nimet ge­re­kir­di; Tan­rı bi­ze onu ver­di. O ni­met, Atatürk Cum­hu­ri­yet­i’dir. Be­da­va bulan­lar kıy­me­ti­ni bil­me­se­ler de bu cum­hu­ri­yet, bu yüz­yıl­da İs­lam dün­ya­sı­na ve­ril­miş ni­met­le­rin en bü­yü­ğü­dür. Bü­yük ya­nış­la­rın kar­şı­lı­ğı ola­rak el­de edil­miş bir eriş­tir Atatürk Cum­hu­ri­yeti: Yüz bini aşkın şe­hit Ça­nak­ka­le'de, 20 bin şe­hit Kur­tu­luş Savaşı'n­da.

Tür­ki­ye'ye, 21. yüz­yıl­da tev­hi­din en bü­yük ka­le­si ol­ma ka­de­ri­ni layık gö­ren Yü­ce Tanrı, her tür­den mi­ras­ye­di hainin yay­ga­ra­sı­nı, cum­hu­ri­ye­tin ye­ni oluş ve eriş­ler el­de etmesinde ‘deneyim’e dö­nüş­tü­re­cek­tir. Sabredin göreceksiniz.

Al­lah'ın va­a­di hak­tır. El­ve­rir ki, da­ha iyi pi­şe­bil­mek için ya­na­bil­me gü­cü­nü­zü ko­ru­yun!
Müşriklere karşı tavrımız ne olmalı?
Önce bir mektubu okuyacağız. Nazlı Özhan ve arkadaşları yazıyor: “Yayınlamış olduğunuz kitaplarınızı zevkle okuyoruz ve çevremize de öneriyoruz. ‘Lanetlenen Soy’ adlı kitabınızın 199. sayfasında bahsettiğiniz müşrikler konusunda iki sorumuz olacak:
1. Müşriklerle nikâh caiz değildir. Müşrikler kadın veya erkek müminlerle nikâhlanamazlar. 2. Müşriklerin kestiği etler yenmez. Yahudi ve Hıristiyanların kestikleri hayvanların etleri yenilir, müşriklerin kestiği yenmez. “Burada bahsi geçen veya kastedilen müşrikler kimler ve hangi topluluktur. Bu konuda bizleri aydınlatırsanız seviniriz.” 

ŞİRKİN ESAS ÇEHRESİ HEP SAKLANDI, ÇÜNKÜ…

Şirk, Müslüman kitlelere, Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in anlattığı gibi hiçbir zaman anlatılmadı. Konuyu, Kur’an’ın ve Hz. Muhammed’in beyanlarına uygun olarak anlatan ilk eser benim ‘Din Maskeli Allah Düşmanlığı: Şirk’ adlı eserimdir.

Neden anlatmadılar şirki? Çünkü Kur’an’ın anlattığı şirk, Arap-Emevî saltanatının din diye dayattığı şeyin ta kendisiydi. Emevî Arabizmi Kur’an’ın tanıttığı şirkin anlatılmasına izin verseydi kendisinin gerçek kimliğini deşifre ettirmiş olacaktı. Buna izin veremezdi. Emevîleri aynen takip eden saltanat dincileri bugün aynı yolu izliyor ve Kur’an’ın tanıttığı şirkin örtülü kalması için her oyunu oynuyorlar. Şirkin tevhit dinine karşı bir din olduğunu söylemiyorlar; şirki ateizm veya dinsizlik diye tanıtarak kitleleri aldatıyorlar. Şirki Kur’an’ın tanıttığı şekilde tanıtırlarsa camilerde bir yığın maskeli müşrikin kol gezdiği ortaya çıkacak ve dinciliğin maskesi düşecek. O bakımdan durumu olabildiğince idare etmeye çalışıyorlar.

Bana sataşmalarının sebebi, benim bu durumu Kur’an’ın karşı çıkılamaz hüccetleriyle ortaya koyarak insanlığı ve Türk halkını uyandırmamdır. Ben; ‘Allah ile Aldatmak’, ‘Din maskeli Allah Düşmanlığı: Şirk’, ‘Maun Suresi Böyle Buyurdu’ ve ‘Kur’an’da Lanetlenen Soy’ adlı kıyamet koparan kitaplarımla, maskeli müşrik olan dincilerin maskelerini yırttım veya tama-men düşürdüm. Benden nefret etmelerinin sebebi budur. Şaşılacak bir şey yok.

Şirk konusunda uyanmak isteyenler, ‘Şirk’ adlı kitabımı mutlaka okuyacaklardır; başka çare yoktur. Mektuptaki sorunun özel cevabına gelince, o şudur: ‘Müşrikler’ denince Kur’an bir kategorik topluluk anlamaz; şirke batmış kişileri anlar. Bir müşrik, Allah’a inanabilir, namaz kılabilir, oruç tutabilir, hacca, umreye gidebilir. Ama bunları yapması onu müşriklikten kurtaramaz. Bakacağımız esas nokta şudur: Bir kişi, Allah ile insan arasında yaklaştırıcılar, şefaatçılar, kurtarıcılar kabul ediyor mu! Allah’ın yetkilerinin bir kısmını bir biçimde birilerinin kullanmasına seyirci kalıyor mu! İnsan haklarını çiğniyor, kamu haklarını yiyor mu! Dine, ibadet hayatına ve özellikle de namaza riya bulaştırıyor mu! Buna bakacaksınız; bunlara bulaşarak müşrik durumuna düşmüş kimseyle evlenmeyeceksiniz, onun kestiği eti yemeyeceksiniz, onunla aynı safta namaz kılmayacaksınız. Çünkü Kur’an’a göre, müşrikler ‘Allah düşmanıdır ve bizatihi pisliktir.’ (Tevbe suresi, 28, 114) Bu kadar açık ve net.
Yıllardır beklediğimiz, bu sesti!
Asırlardır beklediğimiz yaratıcı, kurtarıcı, erdirici ses nihayet yükselmeye başladı. Allah’a sonsuz şükürler olsun! Mutluyum, bu sesin yükselmesinde tarih ve Tanrı bana görev verdi. Çok ıstırap çektim, çok zulme maruz kaldım; haklarım çok çiğnendi ama geldiğimiz yer bütün bunları unutmamı gerektirecek bir büyük ‘mutluluk çizgisi’dir. Son zamanlarda birbiri ardınca aldığım her düzeyde mektuplar, iletiler bu söylediklerimin tarihsel belgeleridir. Bir bilim ve düşünce adamı, bu belgelere sahip olabilmek için neler vermez! O beklenen sese çok güzel bir örnek sunuyorum.

Ali Topaloğlu yazıyor: “Yaşadıkça, bir şeyler öğrendikçe sizi saygı, sevgi ve duayla anmaya devam edeceğim. Din konusunda bize sorgulamayı ve düşünmeyi öğrettiğiniz için size minnettarız. Devrim niteliğindeki (Şirk, Maun Suresi Böyle Buyurdu, Allah ile Aldatmak, Kur'an'daki İslam, İslam Nasıl Yozlaştırıldı, Lanetlenen Soy, Kur'an'ın Yarattığı Devrimler) kitaplarınızı okumuş bulunmaktayım. Şu anda da ‘Kur'an'ın Temel Kavramları’ adlı iki ciltlik eserinizi okuyorum.”

“Kitaplarınızı okudukça toplumun geleneksel tabular altında nasıl sıkıştığını, cehalet ve ilimsizliğin nasıl din sanıldığını görmekteyim. Yüzde 99'u ‘Müslüman’ (!) olan bir ülkede insanlar inandıkları kitabı okumuyor veya okuyamıyorlar. Birileri onlara Kur'an'ı anlamadığı dilde okutuyor ve bir şeyleri anlamalarını engelliyor. Dini saltanat dincisi hocalardan öğrenmekteler. Ve işin ilginç yanı dini, bu hocaların dedikleri sanıyorlar. Kimse ‘Neden?’ diye sormuyor veya birileri onlara bu soruyu sordurtmuyor. Din adına söylenenler kimse tarafından sorgulanmıyor. Kimse ‘Nerede yazıyor, Kur'an'da böyle bir şey var mı?’ sorusunu sormuyor. Gerçi sorsak ona da cevapları hazır: Hadis adı altında bir sürü yalan söz üretiyorlar. Akılla, ilimle, mantıkla, Kur'an ile bağdaşmayan bu sözleri sorgulayanlar sünneti inkârla suçlanıyor.”

“Toplum olarak müthiş bir çıkmazın içindeyiz. Saltanat dincisi hocalara kayıtsız şartsız itaatin bizi sefalet ve karanlığa götürmekten başka bir işe yaramadığını görüyoruz.” 

“Anılan hocalar ve onun gibileri bizi dinsiz gibi görüyor. Biz onların anlattığı gibi bir dine inanmıyoruz. Biz, Allah'ın gönderdiği Kur'an'ın dinine inanıyoruz, saltanat dincilerinin dinine değil. Biz, insan haklarına saygılı, bütün insanları eşit gören, yetimin itilip kakılmasını lanetleyen, insanlık adına değer üretmemizi isteyen Kur'an’a inanıyoruz, Allahu Ekber nidalarıyla insanları yakan veya kafa kesenlerin dinine değil.” 

“Bize, bu anlamda yol gösterdiğiniz için size bir kez daha teşekkür ediyorum ve ne kadar teşekkür etsem az, onu da biliyorum.”
O ses eyleme dönüşmeli!
Bir önceki yazım, beklediğimiz sesin artık çıkmaya başladığını ifade için yazılmıştı. Okuyucularım, o sesin epey zamandan beri var olduğunu bildiren iletiler gönderdiler. Çok mutlu oldum. Bu yanılmamı mutluluk vesilesi sayarım. O halde şunu söyleyelim: Artık o ses eyleme dönüşsün. Çünkü Türkiye ve genelde tüm İslam dünyası, korkunç bir karanlığa ve yıkıma doğru gidiyor. Mademki ses var, eylem de gelsin.

Doç. Dr. Hakan Yıldırım’ın mektubunu bu temennimi unutmadan okuyalım: “Yıllardır Beklediğimiz, Bu Sesti’ yazınızı okudum. Biraz alındım. 45 yaşındayım. Sizi ben, 1983'ten bu yana okumaktayım ve emin olunuz sizi milyonlar okuyor. Milyonlar sizin söylemlerinizle bu dini tanıdı, bildi ve ona yaklaştı. Atatürk’e de… 12 yaşımdan bu yana, ben de sizi, Allah'ın dinini gerçek anlamda anlatan, özel görevlendirildiğine inandığım insanlardan biri olarak görmekteyim. Yanlış anlaşılmasın; sadece insan olarak görmekteyim; insanüstü bir varlık olarak değil.”
“Yazdıklarınızın hepsine gönülden katılıyorum. Ülkede her şeyin içinin boşaltıldığı, üniversitelerin hiçbir niteliğinin kalmadığı şu karanlık günlerde ifade etmek isterim ki, beklediğiniz o ses hep vardı. Olacak da.  En azından ben 12 yaşımdan bu yana o sesi hep işitiyorum.” “Sağlığınıza iyi bakınız ve sinirlenmeyiniz. Çünkü insanlar kitaplarınızı daha çoook okumak istiyor. Elbette ben de.”

DİNİ KUR’AN’DAN KOPARANLARI LANETLEYİN!

Gökhan Derbent yazıyor: “Ben Sünnî bir aileye mensubum ama kendim yaklaşık beş sene önce Müslüman oldum (Kur’an Müslümanı) şimdi ailem ve çevremdeki herkes beni dinsiz, deli ilan etti. Sizi çok önceden beri takip ediyorum. Raflarım sizin kitaplarınızla dolu, bundan dolayı, ‘Seni o Yaşar Nuri yoldan çıkarttı' diye bir de sizden şikâyet ediyorlar, hatta annem sizin için: 'O adamın telefonu yok mu, ver bana arayıp konuşacağım, dinden çıkarttı seni' diye söylenip duruyor. Tabii ki ben inandığım yoldan dönmedim, dönmeyeceğim!”
“Tüm elçiler böyle ne dediğini anlamayan kişilerin kınama ve iftiralarına maruz kaldılar. Ben bir Müslüman olarak bunları gördüğümde ne kadar doğru yolda olduğumu anlıyorum. Sizin gibi âlimlerden Allah razı olsun! İnsanlara ışık oluyorsunuz. Ben de Kur’an ile bu ışığı taşıyabildiğim yere kadar ulaştıracağım. Tümü bir araya gelip dinsiz ilan etseler de umurumda değil. Esas umurumda olan, Allah. Ben de O’nun kitabı ile şaşmadan yürüyeceğim.”

Gökhan kardeşim! Tevhidin büyük peygamberi Hz. İbrahim’in, müşrik babası tarafından, bizim peygamberimizin de müşrik amcası tarafından ‘dinsiz-imansız, sapık’ ilan edildiğini unutma. Şunu da bil: Mevlana Rumî diyor ki, “Kapalı kapı sana nasıl açılır, anahtara düşman kesilmişsin!” Bugünkü İslam dünyasının ve Türkiye’nin çelişkisini, dramını bu söz kadar güzel anlatanı olamaz. Müslümanlar, bir yandan, kurtuluş kapısının kendilerine açılmadığını en acıklı sesleriyle haykırıyorlar, öte yandan o kapıyı açacak ne kadar anahtar adam varsa onları dışlıyorlar. Örnek mi arıyorsunuz? Atatürk’e ve ona yapılanlara bakın! Daha elle tutulur örnek mi istiyorsunuz? Bana yapılanlara bakın!
İmamı Âzam bilinmeden olmaz!
Asırlarca aldatıldık. Kur’an okumak adına Arap harflerinin telaffuzunu bize kutsal bir uğraş olarak dayattılar. Hem beynimizi hem gönlümüzü hem de imanımızı perişan ettiler. Kur’an ‘tedebbür’ (yani ne dediğini anlayarak okuyup okuduğu üzerinde düşünmemizi) istiyor, Arapçı dayatmacılarsa ‘tedebbür’den hiç söz etmiyor, sadece ‘telaffuz’ dayatıyorlardı. Çünkü saltanatları, Kur’an’ın ne dediğinin anlaşılmamasına uyarlanmıştı. Onu tehlikeye atamazlardı.

Bu imansız ve namert oyunu tarih içinde ilk darbeleyen ilim ve irfan öncüsü, İmamı Âzam oldu. Arapçılık onun yaptığından çok rahatsızdı. Onu ilmen ve fikren aşamadılar, teslim alamadılar. Sonunda zehirleyip öldürdüler. Ama onun yaktığı ışık, Batı’da kilise kodamanlarının saltanatını yıktı. Luther’in devrim yaratan fikirlerinin öncüsü İmamı Âzam’dır.

İmamı Âzam’ın fikirlerini bir devletin omurgası, bir devrimin ruhu yapan önderse Mustafa Kemal Atatürk oldu. Bu gerçeği insanlığa ilk kez ama çok özet olarak Pakistanlı düşünür Muhammed İkbal (ölm. 1938) açıkladı.

İmamı Âzam’ın muhteşem mesajıyla Atatürk icraatı arasındaki irtibatı, ayrıntılı biçimde ortaya koyma onuru bize nasip oldu. ‘Arapçılığa Karşı Akılcılığın Öncüsü İmamı Âzam’ adlı eserimiz, yaptığımız o işin belgesi ve göstergesidir.

Şimdi Arabizmi din diye yutturanların dayatmalarından ıstırap çekmiş milyonlardan birinin ibret dolu mektubunu okuyalım:

Necdet Kaplan yazıyor: “İyi eğitim görmüş, ana kucağında İslam dini ile tanışmış biriyim. Sülale boyu dindar bir aileden geliyorum. Helal lokma yiyerek büyüdüm. İnşaat mühendisliği mesleğimi helal lokma yiyerek sürdürüyorum. Rahmetli babam beni ilkokul sonrası, Kur’an’ı okuma eğitimine gönderdi. Tecvitli telaffuzla Kur’an’ı Arapça olarak okumayı öğrendim. Ancak Besmele’nin dahi anlamını öğrenemedim.”

“Sizi televizyon programlarınızdan tanıdım. Yaklaşımlarınız, beni Kur’an’ı kendi dilimden okuyup, anlamaya sevk etti. Babamın bana verdiği Kur’an’ı Arapça okuma eğitimi, manevî haz dışında bir katkı sağlamadı. Eserleriniz ve sıkı uyarılarınız sayesinde Kur’an mealini okumaya ve Kur’an’ı anlamaya yöneldim. Aman Allahım!!! Her bir ayet bir ışık.”
“Hayatım boyunca; İmamı Âzam Ebu Hanîfe adlı kitabınız kadar beni etkileyen, Müslüman âlemde bu gün yaşanan sefilliklerin ve rezilliklerin nedenlerini bu kadar güzel anlatan bir eser okumadım, görmedim, duymadım. Birçok konuya cevap bulmakta zorlanıyordum. Dünyamı aydınlattınız. Cenabı Allah her iki dünyanızı aydınlık kılsın. Karşılaştığım herkese, İmamı Âzam adlı eserinizi büyük bir heyecanla anlatıyor, okumalarını tavsiye ediyorum. ‘Okumadan ölmeyin!’ diyorum. Eserinizin hepsini okuyorum. Ancak İmamı Âzam adlı eseriniz  her şeyi bir arada anlatıyor. Neden Müslümanlar bu kadar sefil duruma düştüler? Bu sorunun cevabı mükemmel bir anlatımla bu eserinizde veriliyor.”

“Siz; İslam âlemi  ve insanlık için, çok değerlisiniz. Allahın izniyle siz ve sizin gibiler sayesinde İslam aslına dönecektir. Sayenizde, İslam âleminde yaşanan olayları, bunların nedenlerini artık çok rahat anlayabiliyorum. Uyardınız, uyandırdınız. Allah, bu ışığı etrafınıza yaymaya devam etmekten sizi mahrum bırakmasın!”
Muhammed İkbal'i mutlaka tanımalıyız!
Ömer Eren yazıyor: “Gaziantep Üniversitesi'nde genç bir İngilizce okutmanıyım. Düşünce dünyamın, açtığınız ufuklarla ne kadar geliştiğini kelimelerle tarif etmem imkânsız. Tarihin size verdiği kutlu görevin bizler de şahidiyiz. Biz de bu yolda bir toz parçası olabilirsek ne mutlu.”
“Muhammed İkbal'in eserleri ile ilgili araştırma yaparken, üstadın 1908 yılında vermiş olduğu bir konferansın Lahor’da 1977 yılında basılmış ikinci baskısını buldum. Kitap
Avustralya'daydı oradan getirttim, bugün elime geçti. Kitabın adı ‘Islam as an Ethical and a Political ideal’. Bu kitabı Türkçeye çevirerek halkımıza bir katkıda bulunmak istiyorum.”
“İkbal konusunda tartışmasız bir otorite olan sizin bu konuda eğer mümkünse tavsiyelerinizi ve uyarılarınızı öğrenmekten mutluluk duyarım. Çeviriye hemen başlayacağım. Size çok minnettarım. Bu duygularımı bir defa rüyamda size ilettim ama dünya gözü ile de sizinle bir kahve içmek için neler vermezdim! Allah sizden razı olsun!”

TÜRK DİLİNDE İKBAL
İkbal’in bir konferansı olan bu eserin ilk baskısı, 1955, ikinci baskısı 1977 ve üçüncü baskısı 1988 yılında Lahor’da yapıldı. Benim elimde üçüncü baskısı var. Baskıyı gerçekleştiren S.Y. Haşimî, eseri dipnotlar ve açıklamalarla zenginleştirmiştir. İkbal’in bu önemli eserini ben, son yedi sekiz kitabımda geniş sayılacak ölçüde değerlendirdim. Ama bu yetmez. Hayatî mesajlar taşıyan o eserin bağımsız bir kitap olarak ve İkbal’le ilgili geniş bir giriş de eklenerek basılması çok yararlı olur. Bu işi genç bir İngilizce okutmanının üstlenmesi sevindiricidir.

İkbal, hem dinciler hem de angutlar tarafından yadırgandı. Angutlar onu, Kur’ancı olduğu için sevmediler. Dincilerin onu dışlaması içinse pek çok sebep vardı: İkbal akılcıydı, Kur’ancı idi, hukuk devletinden yanaydı, felsefeye çok önem veriyordu. Dahası: İkbal, bazı küçük eleştirileri olmakla birlikte cumhuriyetçi ve Atatürkçü idi. Atatürk’ü, İslam dünyasının tıkanan yolunu açıp karartılan kaderini aydınlığa çıkaran önder olarak görüyordu. Kendisi için yapılan duaları da “Bu duaları Mustafa Kemal için yapın” diye Atatürk’e yönlendiriyordu.

İkbal, Atatürk’ün devrimlerini İmamı Âzam fıkhının modern bir uygulanışı olarak görüyordu. Cumhuriyeti ve parlamenter sistemi, Kur’an’ın taleplerine tamamen uygun sistem olarak değerlendiriyordu. Parlamenter sistemin, Kur’an’ın ruhuna hilafet sisteminden çok daha uygun olduğu kanaatini taşıyordu.

İkbal’i Türkiye’de ve Türkçe okuyarak tanımak isteyenlerin başvuracağı kaynak bizim eserlerimizdir. Özellikle, ‘İmamı Âzam’ ve ‘Hallâc-ı Mansûr’ adlı eserlerimiz bu konunun temel kaynaklarıdır. ‘İmamı Âzam’ kitabımın 13. bölümünün adı, ‘Muhammed İkbal’in İmamı Âzam Fıkhıyla Atatürk Cumhuriyeti Arasında Gördüğü Paralellik’tir. ‘Hallâc-ı Mansûr’ adlı eserimin ikinci cildinde yer alan yaklaşık yüz sayfalık dokuzuncu bölüm ise ‘Hallâc’ın Yirminci Yüzyılda Zuhuru: Muhammed İkbal’ başlığını taşıyor.
Mustafa Kemal Atatürk’ün; ölümsüz tespitleri:
5 Şubat 1924 günü, İstanbul’da gazetecilere yaptığı bir konuşmada şöyle diyor: “Bu milletin şimdiye kadar Arapların, Acemlerin din maskeli iğfalleriyle aldatılmış olduğunu ispat etmek isteyen bir adamım.”-ABE. 16/208 *ABE.: Atatürk’ün Bütün Eserleri
 
29 Ekim 1923 günü, soruların